Mta-türk videolar için tıklayınız.

Hz. Resulüllah (S.A.V.) Hudeybiye dönüşü Medine’de işlerini yoluna koyduktan sonra, tebliğini yaymak için yeni bir plan düşündü. Meseleyi sahabelere açtığı zaman, onlar arasında kral saraylarının usul ve âdetlerine vâkıf olanlardan bazısı, mühürsüz mektupları kralların kabul etmediğini Hz. Resulüllah (S.A.V.)’a anlattılar. Bunun üzerine, Hz. Resulüllah (S.A.V.) üzerinde “Muhammed Resul Allah” kelimelerinin kazılı olduğu bir mühür yaptırdı. Allah kelimesi hürmeten en üste, Resul ortaya ve Muhammed de an alta konuldu.

628 yılı Muharrem ayında elçiler, Hz. Resulüllah (S.A.V.)’ın birer mektubunu hamilen muhtelif başkentlere gittiler ve hükümdarları İslâmiyeti kabule davet ettiler. Bu hükümdarlar arasında Bizans İmparatoru Kayser Herakliyus, İran kralı ve o zaman Kayserin himayesinde olan Mısır Kralı ve Habeş kralı vardı. Başka krallara ve hükümdarlara da elçi gönderilmişti. Kayserin mektubunu götüren Dihya Kalbi (R.A.)’ye evvela Basra valisini görmesi tembih edildi. Dihya (R.A.) valiyi ziyarete gittiği zaman, imparatorluğu dahilinde bir tetkik seyahatine çıkmış olan büyük Kayser Suriye’de idi. Vali, Dihya (R.A.)’yı, zorluk çıkartmaksızın Kaysere gönderdi. Dihya (R.A.) saraya gittiğinde, Kayser tarafından huzura kabul olunanların onun önünde yere kapanmaları lazım geldiği kendisine anlatıldı. Dihya (R.A.), Müslümanlar hiçbir insanın önünde secdeye kapanmazlar, diyerek bunu yapmayı reddetti ve mûtad reveransları ve yere kapanmaları yapmaksızın Kayserin huzurunda oturdu. Kayser mektubu bir tercümana okuttu ve şehirde bir Arap kervanı var mı diye sordu. Kendisini Müslüman olmaya davet eden bu Arap Peygamberi hakkında bir araba bazı sorular sormak istediğini söyledi. Tesadüfen Ebu Süfyan bir ticaret kervanı ile orada bulunuyordu. Saray memurları kendisini Kaysere götürdüler. Ebu Süfyan’a yalan veya yanlış bir beyanda bulunduğu takdirde bunu düzeltmeye memur edilen başka Arapların karşısında oturması, emrolundu. Ondan sonra Herakliyus Ebu Süfyan’ı sorguya çekti. Tarihlerde yazılı olan bu konuşma şöyledir:

Herakliyus:   Peygamber olduğunu iddia eden ve bana bir mektup gönderen bu adamı tanıyor musun? Nasıl bir aileden geldiğini söyleyebilir misin?

Ebu Süfyan: Asîl bir ailedendir ve benim akrabamdır.

Herakliyus:   Ondan evvel bu çeşit iddiaları ileri süren Araplar gelmiş midir?

Ebu Süfyan: Hayır

Herakliyus:   Bu adam iddiasını ortaya atmadan evvel, senin kavmin onu hiç yalancılıkla suçladı mı?Ebu Süfyan: Hayır.

Herakliyus:   Onun ecdadı arasında bir kral veya hükümdar var mıydı?

Ebu Süfyan: Hayır.

Herakliyus:   Onu genel kabiliyeti ve muhakeme yeteneği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ebu Süfyan: Onun zeka ve dirayeti ile muhakeme kabiliyetinde asla bir kusur ve hata görmedik.

Herakliyus:   Onun taraftarları ne biçim insanlardır? Büyük ve kudretli şahıslar mı, yoksa fakir ve mütevazı insanlar mı?

Ebu Süfyan: Fakir ve mütevazı insanlar çoğunluğu teşkil ediyor.

Herakliyus:   Sayıları artıyor mu, eksiliyor mu?

Herakliyus:   Onun taraftarları arasında eski dinlerine dönen var mı?

Ebu Süfyan: Hayır.

Herakliyus:   Kendisi sözünden hiç döndü mü?

Ebu Süfyan: Şimdiye kadar hiç dönmedi. Son zamanlarda kendisiyle bir antlaşma imzaladık. Bakalım bu antlaşmaya karşı tutumu ne olacak?

Herakliyus:   Onunla bu güne kadar harp ettiniz mi?

Ebu Süfyan: Evet.Herakliyus:   Netice ne oldu?

Ebu Süfyan: Dolap kuyusunun kovaları gibi. Bazen o üstte biz altta, bazen biz üstte o altta. Mesela Bedir muharebesinde bizim tarafı yenmeye muvaffak oldu. Bizim tarafın kuvvetlerine komutanlık ettiğim Uhud muharebesinde ise onlara dayak attık. Midelerini, kulaklarını ve burunlarını kestik kopardık.

Herakliyus:   Pek âlâ amma, o size ne öğretiyor?

Ebu Süfyan: Bir olan Allah’a tapmamızı ve O’na başka tanrıları ortak yapmamızı. Babalarımızın taptığı putların aleyhinde konuşuyor. Bizim putlarımıza değil tek Allah’a tapmamızı, yalnız doğruyu söylememizi ve kötü amellerden her zaman uzak durmamızı istiyor. Birbirimize karşı iyi davranmaya, taahhütlerimize ve borçlarımıza sadık kalmaya bizi teşvik ediyor.

Bu enteresan konuşma bitince Kayser şunları söyledi:

Sana evvela onun ailesini sorum ve asîl bir aileye mensup olduğunu söyledin. Filvaki, peygamberler daima asîl ailelerden gelir. Sonra, kendisinden evvel başka Araplar Peygamberlik iddiasında bulundu mu diye sordum ve “Hayır” dedin. Bu suali sormamın sebebi şu idi ki; yakın bir geçmişte başka birisi öyle bir iddiada bulundu ise, bu peygamberin o iddiayı taklit ettiği söylenebilirdi. Sonra, peygamberliğini iddia etmeden evvel yalancılıkla suçlandı mı diye sordum ve sen de “Hayır” dedin. Bundan, insanlar hakkında yalan söylemeyen bir adamın Allah hakkında yalan söylemeyeceği neticesini çıkardım. Sonra, onun ecdadı arasında bir kral var mıydı diye sordum ve sen “Hayır” dedin. Bundan anladım ki, onun iddiası krallığı tekrar ele geçirmek için kurnazca tasarlanmış bir plan olamazdı. Sonra, onun cemaatine katılanlar büyük, hali vaktinde yerinde ve kudretli kimseler mi, yoksa fakir ve mütevazı insanlar mı diye sordum. Sen de onların umumiyetle büyük ve mağrur insanlar değil, fakir ve âciz kişiler olduğunu söyledin. Bir peygambere ilk iman edenler daima böyle olur. Sonra, onun taraftarları çoğalıyor mu yoksa azalıyor mu diye sordum: “Çoğalıyor” cevabını verdin. Bu, bir peygamber hedefine ulaşıncaya kadar taraftarlarının artmaya devam ettiği keyfiyetini bana hatırlattı. Sonra, taraftarları tiksinerek veya hayal kırıklığına uğrayarak kendisinden ayrıldılar mı diye sordum: “Hayır” cevabını verdin. Bu, peygamberlerin taraftarlarının umumiyetle yerinde ve fikrinde sabit kişiler olduğunu aklıma getirdi. Onlar başka sebeplerle peygamberlerden ayrılabilirler, fakat dine karşı tiksinti duymak yüzünden asla. Sonra, sizinle onun arasında harp çıktı mı ve neticesi ne oldu diye sordum. Sizin taraf ile onun taraftarlarının, dolap kuyusu kovaları gibi, münavebe ile bazen üste çıkıp bazen altta kaldığınızı söyledin. Peygamberler hep böyledir. Onların taraftarları başlangıçta muvaffakiyetsizlikler ve talihsizlikler ile karşılaşırlar, fakat neticede muzaffer olurlar. Sonra, onun ne öğrettiğini sordum;  ve sen de bir Allah’a tapmayı, doğru söylemeyi, faziletli, taahhütlere ve borçlara sadık kalmanın önemini öğrettiğini söyledin. Aynı zamanda, hilekârlık ve yalancılık ettiği hiç işitildi mi diye sordum. “Hayır” dedin. Faziletli insanların hali böyledir. Binaenaleyh, bana öyle geliyor ki, onun peygamberlik iddiası doğrudur. Zamanımızda bir peygamber çıkmasını biraz umuyordum, fakat onun bir Arap olacağını bilmiyordum. Bana söylediğin doğru ise, o takdirde onun nüfuzu ve hakimiyeti her halde bu topraklara yayılacaktır, sanırım (Buhari).

Bu sözler saraylıların canını sıktı; ve başka bir cemaatin peygamberini alkışladığı için Kayseri ayıplamaya ve protesto etmeye başladılar.  Saray memurları, bundan sonra, Ebu Süfyan’ı ve arkadaşlarını savdılar. Hz. Resulüllah (S.A.V.) tarafından Kaysere yazılan mektubun metni tarihî kayıtlarda mevcut olup şöyledir:

Allah’ın kulu ve Resulü Muhammed’den Bizansın Başı Herakliyusa. Hidayet yolunda gidenlere selam. Bundan sonra ey kral, seni İslâmiyete davet ediyorum. Müslüman ol. Allah seni bütün belalardan korur ve  seni iki kat mükâfatlandırır. Amma inkâra sapar ve bu tebliği kabulden imtina edersen, yalnız kendi inkarının günahını değil, tebaalarının inkârının günahı da senin boynunadır. “De ki: Ey kitap ehli! Aramızda müşterek olan bir söze gelin de yalnız Allah’a tapalım, ona hiçbir şeyi ortak farz yapmayalım.” Eğer yüz çevirirlerse “Şahit olun ki biz (Allah’ın iradesine teslim olan) Müslümanlarız” deyin (Zurkani).

İslâmiyete davet, Allah’ın birliğine ve Hz. Resulüllah (S.A.V.)’ın O’nun resulü olduğuna inanmaya davet idi. Mektup, Herakliyus Müslüman olduğu takdirde iki kat mükâfata nail olacağını söylüyor. Bu, İslâmiyetin hem Hz. İsa (A.S.)’ya ve hem de Hz. Muhammed (S.A.V.)’e inanmayı öğrettiğine telmihtir.

Rivayete göre, mektup Kaysere sunulduğunda bazı saraylılar onun İmparatora karşı bir hareket teşkil ettiğini söylemişler ve yırtılıp atılmasını ileri sürmüşler. Çünkü mektupta imparatora “İmparator” diye hitap edilmeyip sadece Bizansın Başı diye hitap edilmiş. Lakin, İmparator mektubu okumadan yırtıp atmanın akıllıca bir davranış olmadığını ve “Bizansın başı” hitabının da yanlış sayılamayacağını söylemiş. Ne de olsa, her şeyin sahibi ve hâkimi Allah’tır, bir imparator sadece baştır, diye de ilâve etmiş.

Mektubunun Herakliyus tarafından nasıl karşılandığı Hz. Resulüllah (S.A.V.)’e anlatıldığı zaman, Hz. Resulüllah (S.A.V.) memnun göründü ve imparatorun bu hareketinden ötürü imparatorluğunun kurtulacağını ve torunlarının imparatorlukta uzun zaman hüküm süreceğini söyledi. Filvaki, hadiseler Hz. Resulüllah (S.A.V.)’ın dediği gibi oldu. Bil’ahare cereyan eden muharebelerde Bizans İmparatorluğunun büyük bir kısmı Resulüllah’ın başka bir kehanetine uygun olarak, Bizansın elinden çıktı. Mamafih, bunu müteakip, altı yüz sene müddetle, Herakliyusun sülalesi İstanbul’da hükümran oldu. Hz. Resulüllah (S.A.V.)’ın mektubu uzun zaman devlet arşivlerinde mahfuz kaldı. İslâm hükümdarı Mansur Kalavun’un elçileri Bizans sarayını ziyaret ettiklerinde, bir kutu içinde saklı tutulan mektup onlara gösterilmişti. Mektubu kendilerine gösteren İmparator, onun Hz. Resulüllah (S.A.V.) tarafından cedlerinden birine gönderildiğini ve itina ile muhafaza edildiğini söylemişti.

İRAN KRALINA MEKTUP

İran kralına yazılan mektup Hz. Abdullah bin Huzafe (R.A.) vasıtasıyla gönderilmişti. Mektubun metni şudur:

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Bu mektup Allah’ın Resulü Muhammed’den İran’ın başı Kisrayadır. Gerçek ikaz ve irşada boyun eğenlere ve Allah’a inananlara ve Allah’ın birliğine, şeriki bulunmadığına, ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahadet edenlere selâm. Ey Kral! Allah’ın emri ile seni İslâmiyete davet ediyorum. Çünkü, bütün insanlara ikaz etmek ve bütün müşriklere tebliğimi iletmek üzere, Allah tarafından bütün insanlığa elçi olarak gönderildim. İslâmiyeti kabul et ve bütün belalardan korunmuş ol. Bu daveti reddedersen, bütün kavminin inkârının günahı da boynunadır (Zurkani ve Hamis).

Hz. Abdullah bin Huzafe (R.A.)’nin anlattığına göre, kendisi Kisranın (yani İran İmparatorunun) sarayına vardığında, huzura kabul edilmek için müracaatta bulunmuş. Mektubu İran İmparatoruna sunmuş. İmparator, mektubu okuyup açıklamasını bir tercümana emretmiş. Kisra mektubun muhteviyatına sinirlenmiş, mektubu geri almış ve yırtıp parçalamış.

Hz. Abdullah bin Huzafe (R.A.) hadiseyi Hz. Resulüllah (S.A.V.)’e nakletti. Hz. Resulüllah (S.A.V.) bunu işitince: “Kisranın mektubumuza yaptığını Allah onun İmparatorluğuna yapacak (yani parçalayacak) dedi.

Kisranın bu hadisede gösterdiği öfke ve gadap, Bizans ülkesinden İran’a göç eden Yahudilerin İslâmiyet aleyhinde yaptıkları kötü propagandadan ileri gelmişti. Bu Yahudi muhacirler İran’ın desteklediği Bizans aleyhtarı entrikalarda baş rolü oynamışlar ve İran Sarayının gözdeleri olmuşlardı. Kisra, Hz. Resulüllah (S.A.V.)’a son derece öfkelenmişti. Bu mektup, kendisine, Yahudilerin Hz. Resulüllah (S.A.V.) ile ilgili olarak İran’a götürdükleri haberleri destekler mahiyette göründü. Hz. Resulüllah (S.A.V.)’ın İran topraklarına göz diken mütecaviz bir maceracı olduğunu sanıyordu. Çok geçmeden, Kisra Yemen valisine yazdığı mektupta, Kureyşli bir Arabın kendisini Peygamber ilân ettiğinden ve ileri sürdüğü iddiaların gittikçe aşırı bir mahiyet aldığından bahsetti; ve bu Kureyşliyi tevkif edip İran sarayına getirmek üzere iki adam görevlendirilmesini validen istedi. Kisraya tâbi bir vilayet olan Yemen’in valisi Bazen, ordu subaylarından birini, yanına atlı bir yol arkadaşı katarak, Hz. Resulüllah (S.A.V.)’a gönderdi ve ellerine Hz. Resulüllah (S.A.V.)’a hitaben yazılmış bir de mektup verdi. Bu mektupta Hz. Resulüllah (S.A.V.)’a gönderilen iki elçi ile beraber derhal İran Sarayına gitmesi bildiriliyordu. Bu iki adam evvela Mekke’ye gitmeyi kararlaştırmışlardı. Fakat Taif civarına geldiklerinde, Hz. Resulüllah (S.A.V.)’ın Medine’de oturduğunu öğrendiler ve Medine’ye gittiler. Medine’ye vardıklarında, Hz. Resulüllah (S.A.V.)’ın tevkif edilip İran’a gönderilmesi için Kisra tarafından Yemen valisi Bazan’a emir verildiğini; ve Hz. Resulüllah (S.A.V.) bu emre itaat etmediği takdirde kendisinin, kavmi ile birlikte, yok edileceği gibi memleketinin de yakılıp yıkılacağını anlattılar. Ondan sonra, Hz. Resulüllah (S.A.V.)’a acıdıklarını söyleyerek, emre itaat edip İran’a razı olmasını kendisinden ısrarla istediler. Allah’ın Habibi (S.A.V.) bu sözleri dinledikten sonra, Yemenli elçilere ertesi gün kendisini tekrar görmeye gelmelerini söyledi. Geceleyin Allah’a dua etti; ve Kisranın bu küstahlığı hayatıyla ödeyeceğini Allah kendisine “Oğlunu onun aleyhine çevirdik ve bu oğul babasını bu sene Cemaziyelevvelin onuncu pazartesi günü öldürecek” mealinde bir vahiy ile bildirdi. Bazı rivayetlere göre, bu vahiy “Evlât babasını bu gece öldürdü” şeklinde idi. İhtimal ki o gece Cemaziyelevvelin onuna rastlamıştı. Sabahleyin Allah’ın Habibi Yemen elçilerini çağırttı ve kendisine geceleyin gelen vahyi onlara anlattı. Ondan sonra, Bazan’a hitaben hazırladığı bir mektupta, Kisranın filân ayın filân günü öldürülmesi mukadder bulunduğunu yazdı. Yemen valisi mektubu alınca, “Bu adam gerçek bir peygamberse, dediği çıkacak. Gerçek bir peygamber değilse, Allah ona ve memleketine acısın” demiş. Çok geçmeden, İran’dan gelen bir gemi Yemen limanına demir attı. O gemi İran İmparatorundan Yemen valisine bir mektup getirdi. Mektup yeni bir mühürle mühürlenmişti. Vâli bundan, Arap peygamberinin kehanetinin doğru çıktığına hükmetti. Çünkü, yeni bir mühür yeni bir kral demekti. Mektubu açtı ve şunları okudu:

“Kisradan Yemen valisi Bazan’a. Babamı öldürdüm, çünkü   idaresi bozulmuş ve adalete aykırı bir hale gelmişti. Asîlleri öldürüyor ve tebaalarına zulmediyordu. Bu mektubu alır almaz bütün subayları topla ve bana biat etmelerini iste. Arap peygamberinin tevkifi hakkında babam tarafından verilen emre gelince, onu hükümsüz ve iptal edilmiş say.” (Tabari, Cilt 3, Sayfa:1572-1574, ve Hişam Sayfa 46)

NECAŞİYE GÖNDERİLEN MEKTUP

Necaşiye hitaben mektubu Amr bin Umayya Damri götürmüştü. Mektubun metni şudur:

Bismillahi’r Rahmani’r Rahim. Allah’ın Resulü Muhammed, Habeşistan hükümdarı Necaşi’ye yazıyor: Selâmün-aleyküm ey hükümdar! Bir ve yegane olan Allah’a senin huzurunda hamdü sena ederim. Ondan başkası tapılmaya lâyık değildir. O, krallar kralıdır; bütün mükemmelliklerin kaynağıdır; bütün kusurlardan münezzehtir; bütün kullarına huzur ve sükûn sağlar ve mahlûklarını korur. Şahadet ederim ki, Meryem Oğlu İsa Allah’ın bir Resulü idi ve Meryem’e yapılan ilâhi vaidlerin gerçekleşmesi için geldi. Meryem hayatını Allah’a vakfetmişti. Seni, benimle birlikte, bir ve yegâne olan Allah’a bağlanmaya ve O’na itaat etmeye çağırıyorum. Seni, bana uymaya ve beni gönderen Allah’a da inanmaya çağırıyorum. Ben O’nun resulüyüm. Seni ve ordularını her şeye kâdir olan Allah’ın dinine katılmaya çağırıyorum. Vazifemi böylece yapmış oluyorum. Allah’ın tebliğini sana bildirdim ve bu tebliğin manasını sana açıkladım. Bunu tam bir hulûs ve samimiyetle yaptım ve bu yazıyı ilham eden hulüs ve samimiyete değer vereceğini umuyorum. Hidayet-i Rabbaniyeyi ittiba eden Allah’ın nimetlerine varis olur (Zurkani).

Bu mektup Necaşi’ye ulaştığında ona çok hürmet ve riayet gösterdi. Onu kaldırıp gözlerinin önünde tuttu, tahttan indi ve bir fil dişi kutu getirilmesini emretti. Mektubu fildişi kutuya koyduktan sonra “Bu mektup emniyette oldukça krallığım da emniyettedir” dedi. Dediği doğru çıktı. İslâm orduları bin sene fütuhatla meşgul iken her istikamette ilerlemişler, Habeşistan’ın dört yanından geçmişler, fakat Necaşi’nin bu küçük krallığına dokunmamışlardı. Bunun sebebi Necaşi’nin unutulmaz iki davranışı idi:

İslâmiyetin ilk günlerinde kendisine iltica eden Müslümanları koruması ve Hz. Resulüllah (S.A.V.)’ın mektubuna saygı göstermesi. Bizans İmparatorluğu parçalanmıştı. Kisra, hakimiyeti altındaki toprakları kaybetmişti. Çin ve Hint krallıkları ortadan silinmişti. Fakat Necaşi’nin bu küçük krallığı masun kalmıştı. Çünkü, o kendisine sığınan ilk Müslümanları korumuş ve Hz. Resulüllah (S.A.V.)’ın mektubuna saygı göstermişti.

Müslümanlar, Necaşinin büyük kalpliliğine bu yolda mukabele etmişlerdi. Şimdi, bunu, bu medeniyet asrında bir Hıristiyan devletin yine Hıristiyan olan Habeş Krallığına yaptığı muamele ile karşılaştırınız. O Hıristiyan devlet Habeşistan’ın savunmasız şehirlerini hava bombardımanlarıyla tahrip etti. Habeş kralı ailesi başka bir memlekete sığınmaya ve senelerce yurdundan uzak kalmaya mecbur oldu. İki ayrı dinin mensupları aynı memlekete birbirinden farklı muamelede bulundular. Müslümanlar Habeşistan’ı, hükümdarlarından bir tanesinin gösterdiği âlicenaplık sebebiyle, kutsal ve tecavüzden masun saydı. Bir Hıristiyan millet ise[1] bu memlekete saldırıp talan etti. Hz. Resulüllah (S.A.V.)’ın telkin ve misalinin ne kadar hayırlı ve devamlı neticeler verdiği bundan anlaşılabilir. Bir Hıristiyan krallığına karşı Müslümanların duyduğu minnettarlık, o krallığı Müslümanlar indinde kutsal yaptı. Hıristiyan açgözlülüğü ve hırsı aynı krallığa, Hıristiyan olduğuna aldırmaksızın saldırdı.

MISIR HÜKÜMDARINA GÖNDERİLEN MEKTUP

Mukavkis’e hitaben yazılan mektubu Hz. Hatib ibn Ebi Balta (R.A.) götürmüştü. Bu mektubun metni, Kaysere gönderilen mektubun metninin aynıdır. Keysere gönderilen mektupta, Bizans tebaasının inkârının günahını bizzat İmparatorun çekeceği belirtilmişti. Mukavkis’e yazılan mektupta da, Kıptilerin inkârının günahını hükümdarın çekeceği anlatılmıştı. Mektubun metni şudur:

Bismillâhir’r Rahmani’r Rahîm. Bu mektup Allah’ın Resulü Muhammed’den Kıptilerin Başı Mukavkise’dir. Hidayet ve salâh yolunda gidene selâm. Seni İslâmiyeti kabule davet ediyorum. İman et ki, halâs olasın ve sevabın iki kat olsun. İnkâr edersen, Kıptilerin inkârının günahı da senin boynunadır. De ki: Ek kitap ehli! Aramızda müşterek olan bir söze gelin da yalnız Allah’a tapalım, O’na hiçbir şeyi şerik koşmayalım, Allah’ı bırakıp içimizden bazılarını tanrı yapmayalım. Fakat yüz çevirirlerse: Şahit olun ki biz (Allah’ın iradesine teslim olan) Müslümanlarız, deyin. (Halbiyya, Cilt 3, Sayfa 275)

Hatip Mısır’a vardığında, Mukavkis’i başkentte bulamadı. Hükümdar İskenderiye’ye gitmiş ve denize yakın bir yerde divan kurmuştu. Hatib onun peşinden gemi ile İskenderiye’ye gitti. Saray sıkı muhafaza altında idi. Binaenaleyh elindeki mektubu uzaktan gösterdi ve yüksek sesle konuşmaya başladı. Mukavkis Hatib’in huzura getirilmesini emretti ve mektubu okudu. “Bu adam gerçek bir peygamber ise, düşmanlarının yok olması için Allah’a neden dua etmiyor?” diye sordu. Hatib “Siz Hz. İsa (A.S.)’ya inanıyorsunuz. Hz. İsa (A.S.)’ya kavmi kötü muamele yapmış, fakat o kavminin yok olması için duâ etmemişti” cevabını verdi. Hükümdar Hatib’e hürmet ve takdir gösterdi ve akıllı bir adamın akıllı bir elçisi olduğunu söyledi. Hatib sorulan sualleri iyi cevaplandırdıktan sonra tekrar söz alıp şöyle dedi: “Sizden evvel Hz. Musa (A.S.)’ya eziyet etmiş olan kibirli ve zalim hükümdar vardı. Adına Firavun derlerdi. En sonunda İlâhi cezaya çarptırıldı. Binaenaleyh, mağrur olma. Allah’ın bu peygamberine iman et. Vallahi, Hz. Musa (A.S.), Hz. İsa (A.S.)’nın geleceğini önceden haber vermişti.

“Siz Hıristiyanlar Yahudileri nasıl Hz. İsa (A.S.)’ya davet ediyorsanız, biz de sizi öylece Allah’ın Peygamberi Hz. Muhammed (S.A.V.)’e davet ediyoruz. Her peygamberin ümmeti vardır. Ümmet, peygamberine itaat etmelidir. Bir peygamberin ortaya çıkmış olduğu bu zamanda ona inanmak ve uymak vazifenizdir. Bizim dinimiz Hz. İsa (A.S.)’yı inkâr etmenizi ve ona itaatten vazgeçmenizi istemediğini de göz önünde tutunuz. Bizim dinimiz herkesin Hz. İsa (A.S.)’ya inanmasını ister.”

Bu sözleri dinledikten sonra, Mukavkis, bu peygamberin talim ve telkinlerinden malûmatı olduğunu; onun kötü şeyler öğretmediği gibi, iyi şeyleri de yasaklamadığını kanaatini beslediğini açıkladı. Yaptığı tahkikat neticesinde, onun bir sihirbaz veya kâhin olmadığını anladığını da ilave etti. Hz. Muhammed (S.A.V.)’ın doğru çıkan kehanetlerinden[2] bir kısmını işitmişti. Bundan sonra, bir fil dişi kutu getirilmesini emretti. Hz. Muhammed (S.A.V.)’ın mektubunu mühürleyip onun için koydu ve saklanması için bir köleye verdi. Hz. Resulüllah (S.A.V.)’a cevaben bir de mektup yazdı. Bu mektubun tarihlere geçmiş olan metni şöyledir:

Rahman ve rahîm olan Tanrı adıyla. Kıptların kralı Mukavkis’ten Abdullah oğlu Muhammede. Üzerine selâm. Bundan sonra beyan ederim ki, mektubunu okudum ve onun muhteviyatı ile beni davet ettiğin itikad üzerinde düşündüm. İbrani peygamberlerinin zamanımızda bir Peygamber geleceğini önceden haber verdikleri bence malûmdur. Fakat onun Suriye’de zuhur edeceğini sanıyordum. Elçini kabul ettim ve ona bin dinar ile beş hil’at hediye ettim. Sana da hediye olarak iki Mısırlı kız gönderiyorum. Kavmim Kıptların bu kızlara çok büyük hürmet ve riayeti vardır. Birisi Meryem ve ötekisi Sirin’dir. Sana yüksek kaliteli Mısır keteninden yapılmış yirmi elbise ve bir de binek katırı gönderiyorum. Hatimede sana allah’tan yine barış ve sükûn dilerim (Zurkani ve Tabari).         Mektuptan açıkça anlaşılacağı veçhile, Mukavkis mektubuna saygı göstermekle beraber İslâmiyeti kabul etmemişti.

BAHREYN REİSİNE GÖNDERİLEN MEKTUP

Hz. Resulüllah (S.A.V.) Bahreyn reisi Munzir Taimi’ye de bir mektup göndermiş ve mektubu Hz. Ala ibn Hadrami (R.A.) götürmüştü. Bu mektubun metni kaybolmuştur. Bahreyn reisi mektubu alınca iman getirdi, ve Hz. Resulüllah (S.A.V.)’a yazdığı cevapta kendisinin ve dostları ile tebaasının çoğunun İslâmiyete iltihak etmeye karar verdiklerini bildirdi. Mamafih, onlardan bir kısmı İslâmiyet dışında kalmaya karar vermişlerdi. Bahreyn reisi, kendisine tâbi olanlar arasında Yahudiler ve Mecusiler de bulunduğunu yazmış ve onlara nasıl muamele edileceğini sormuştu.

Hz. Resulüllah (S.A.V.) bu reise tekrar yazdığı mektupta şöyle diyordu:

İslâmiyeti kabul etmenize sevindim. Vazifeniz size göndereceğim elçilere ve habercilere itaat etmektir. Onlara itaat eden bana itaat etmiş olur. Mektubumu tarafınıza ileten haberci sizi bana methetti ve imanınızın samimî olduğu hakkında bana teminat verdi. Kavminiz için Allah’a dua ettim. Binaenaleyh, onlara İslâmiyetin usullerini ve âdetlerini öğretmeye çalışınız. Mallarını koruyunuz. Dörtten fazla karı almalarına müsaade etmeyiniz. Geçmişin günahları affedilmiştir. İyi ve faziletli bir insan olduğunuz müddetçe kavminizi idareye devam edeceksiniz. Yahudilerle Mecusilere gelince, onlar sadece bir vergi ödemekle mükelleftir. Binaenaleyh, kendilerinden başka taleplerde bulunmayınız. Ahaliye gelince, iaşelerini temin edecek kadar toprağı bulunmayanlara dörder dirhem ve giyecek bir miktar kumaş verilecektir (Zurkani ve Hamis).

Hz. Resulüllah (S.A.V.) aynı zamanda Uman kralına, Yamama reisine, Gassan kralına. Yemen kabilelerinden Beni Nahd’in reisine, başka bir Yemen kabilesi olan Hamdan’ın reisine, Beni Alim’in reisine ve Hadrami kabilesinin reisine mektuplar göndermiş ve bunlardan çoğu İslâmiyeti kabul etmişlerdi.

Bu mektuplar Hz. Resulüllah (S.A.V.)’ın Allah’a inancının ne kadar mükemmel olduğunu gösteriyor. Keza mektuplar, Hz. Resulüllah (S.A.V.)’ın ta başlangıçtan beri, Allah tarafından yalnız bir kavme veya bir ülkeye değil, bütün dünya milletlerine gönderilmiş olduğuna inandığını da göstermektedir. Hz. Resulüllah (S.A.V.)’ın mektup yazdığı kimselerin bu mektuplara karşı tepkisi ve muamelesi birbirinden farklı olmuştur. Bazıları İslâmiyeti derhal kabul ettiler. Bazıları mektuplara karşı saygılı davranmış olmakla beraber İslâmiyeti kabul etmediler. Bazıları alelade bir nezaket gösterdiler. Bazıları da hürmetsizlik ve kibirlilik gösterdiler. Fakat, bu mektupları alanların ve kavimlerinin akıbeti tarihin de şahadet ettiği gibi, o mektuplara yaptıkları muameleye uygun düşmüştür.


[1] Mussolini  İtalya’sı

[2] Kehanet kelimesi, cereyan etmesi önceden haber verilen bir hadise anlamında kullanılmıştır. (Mütercim)

Sosyal Medyamız

Ahmediyet'e Davet

Multimedya

Dergimiz 20 sayısı

Müslümanlar için Ahmediye Cemaati'nin fedakarlıkları

Kur'an Meali

Cemaatimiz tarafından hazırlanan İkinci Kuran Mealimiz Yayında

Her Sureden önce açıklaması, Arapçası ve Türkçesi aynı hizada, Geniş indeks, Geniş Dipnotlar

Kitap

Downloads: 330

İsa Mesih'in çarmıh hadisesi nasıl oldu. Peki çarmıhtan sonra göğemi yükseldi? Yoksa hayatına devammı etti. Şu an göktemi? Yoksa ve...

Video

Ses-mp3

Namaz Vakitleri

Bölge :

Üyelere Özel Hediye Kitap

Duyurular

Bu gece özellikle dünyanın batısı, dansla meşgulken, alkol tüketirken ve heyecanlanırken, biz yeni yılda O’nun emirlerine itaat duygusunu koruyarak, inancımızı geliştireceğize ve bütün davranışlarımızı Allah’ın emirleri doğrultusunda şekillendireceğimize, Allah’ın huzurunda söz vermeliyiz.

Allah’ın varlığı konusunu bir tarafa koyarsak, Kurtuluş sorusu belki de üzerinde durulması gereken en önemli konudur. Gerçek Kurtuluş nedir? İlahi Adalet ile birlikte orijinal günah ve reenkarnasyon kavramı gibi yanılgılar doğuran keyfi tanımları nedeniyle “Kurtuluş” konusu karışık bir hal aldı ve önemi anlaşılamadı. Öte yandan İslam, konu hakkında aslında tutarlı ve rasyonel bir anlayış sunuyor. Diğer taraftan günümüz dünyasında karşılaşılan sorunlara yer veren:

-          Dünyevi sıkıntılardan necat mümkün müdür?

-          İbtila ve azabın farkınedir?

-          Günahtan tamamen kurtulmak; necat bulmak mümkün müdür?

-          Günaha olan meyilden kurtulmak mümkün müdür?

-          Necata doğru ilerliyor olmanın belirtileri nelerdir?

Sorularına da bu kitabımızda cevap bulacaksınız.

 

Kitap için tıklayın

Namaza yeni başlayacaksanız, veya zaten kılıyorsanız,

bilmeniz gerekenleri bulacağınız bölümümüz açıldı.

TIKLAYIN...

Bu kitap, manevi arayış içindekiler için ilmi gerçekleri çok pratik ve herkesin anlayabileceği bir dille anlatan ve manevi yolculuğunuza rehberlik vasfı olan bir kitaptır. Ahmediye Cemaati’nin İkinci Halifesi olan kitabın sahibi Hz. Mirza Beşiruddin Mahmud Ahmed, kitabında konunun ehemniyetini şu sözlerle dile getirmiştir:

“Bu öyle bir konudur ki her insanın aklına gelir, kalbini gıdıklar. Birçok insan bunu bana sormuş ve varsa bir reçete talep etmiştir. Soru şudur;

“İnsan hangi yöntemlerle kötülükten arınabilir, iyilikleri cezp edebilir? “

Genellikle verilen cevap. “İyilik yap işte, kötülüklerden de sakın” şeklindedir. Ama herkesin çok iyi bildiği gibi birçok insan “biz Kûr’ân-ı Kerîm’i okuduk, hadis kitaplarını ezberledik, Vâdedilen Mesih’in yazdığı kitapları da okuduk ama tam olarak günahtan arınmış, iyilikleri cezp etmiş sayılamayız. Şimdi söyleyin; bizim ilacımız nedir?” diyorlar.”

Umarız manevi yolculuğunuzda yolunuzu aydınlatmaya vesile olur.

Kitap için tıklayın

Bir sonraki yemeğin nereden geleceğini 1 milyar kişi bugün merak ediyor, hatta güvenli içme suyu, uygun barınak, tıbbi yardımı da. 1 milyar kişi herhangi bir umut olmadan mücadele ederek bekliyor. Humanity First Yoksul insanların yoksulluğunu azaltmak için Afrika, Asya ve Latin Amerika bölgelerinde genelinde çalışıyor. Bu ay, yardımına ihtiyacım var, diyor...

Haydi yardım elini uzatın:

Fazal Ahmad is fundraising on JustGiving for Humanity First

 

Berakat-üd Dua

Yazan: Mirza Gulam Ahmed

Aligarh Müslim Üniversitesi’nin kurucusu Sir Seyyid Ahmed Han, Hindistan’daki Müslümanların çok önemli bir lideriydi. O, yeryüzünde meydana gelen her olayın kaza ve kadere tabi olarak gerçekleştiğine inanmaktaydı. Başka bir ifadeyle onun düşüncesine göre; Yüce Allahccher şeyi önceden tayin ettiği için, dua eden bir kimse, ettiği duanın sevabını ancak ahiret yaşamında bulacaktır ve dua vasıtasıyla bu dünyada bir değişiklik yaratmak mümkün değildir.

Berekâtü’d Dua, Müslüman Ahmediye Cemaatinin kurucusu Vadedilen Mesih ve Mehdi Hz. Mirza Gulam Ahmed Kadiyani’ninas, Sir Seyyid Ahmed Han’ın yukarıda beyan edilen inancını reddetmek üzere kaleme aldığı eseridir. Eser ilk olarak Kadiyan’da bulunan Riyaz-ı Hind Matbaasında, Hicri 1310 senesinin mübarek Ramazan ayında yayınlanmıştır. Kitap için tıklayın...


Namaz

Namaz nedir?

·     Namaz, bir kimsenin ihtiyaçlarını gidermesi için, tevazu ve acz ile Allah'ıncc huzurunda, O'na boyun eğmesidir.

·     Namaz,  Allah'acc karşı duyulan aşk, O'nun korkusu keza kalbin onun zikri ile meşguliyetidir.

·     Namaz bir insanın, O olmadan gerçekten hayat bulamayacağı ve de emniyet ile mutluluk yollarına erişemeyeceği, yüce şanlı Rabbinecc hitaben yalvarışıdır.

·     Namaz en yüce düzeyde bir ibadettir.

·     Namaz sadece bedeni bir durum ve hareket değildir. Farklı namaz hareketleri saygı, tevazu ve aczin göstergeleridir.

·     Namaz, günahtan uzaklaşmanın bir aracıdır. Hiçbir yol insanı, namazdaki kadar Allah'acc yakın kılmaz.

·     Namaz, ibadette bulunan bir kimsenin takvasının etkin bir ölçütüdür.

·     Yüce Allah'ıncc  lütfu ancak namaz yoluyla elde edilir. Kitap için tıklayın...

Suriye'ye Humanity First ile yardım ulaştırın

Humanity First Web sayfası için tıklayın.

Galerimiz Resimler