Mta-türk videolar için tıklayınız.

İlk talimat: Kişisel çıkar olmamalı

Her şeyden önce şunu söyleyeceğim ki bir mübelliğin gizli çıkarları olmamalı; dinleyiciler de öyle bilmeli. Eğer mübelliğin kişisel çıkarları olursa isterse namaz konusunda konuşuyor olsun dinleyicilerin kulaklarına sadece “para ver para ver” sesleri gidiyor olacaktır. Müslüman vaaz verenlerde çok kötü bir huy oluşmuştur ki vaazdan sonra hep bir şey isterler.

Hatta bu hastalık o kadar yaygın hale gelmiştir ki artık dinleyenler bunun bir dini vazife olduğunu düşünmeye başlamışlardır. Bu gerçekten de çok kötü bir örf ve adet haline gelmiştir. Vaaz veren vaazını verirken dinleyiciler ceplerini yokluyorlar; “bu gidince buna ne kadar para verelim” diye düşünüyor oluyorlar. Bunun tek sebebi şudur ki genellikle mollalar bir şeyler söyledikten sonra ellerini uzatıverirler. Bu çok tehlikeli neticeler doğurmuştur ve millet vaaz verenin dediklerini ilgi ve teveccühle dinlemez hale gelmiştir.

Sözün özü vaaz verenin hiç çıkarı olmamalı, bu gibi düşüncelerden pak olmalı. Eğer eski alışkanlığı veya bir hırsı gereği böyle bir istek kalbinde oluşuyorsa da hemen vaaz vermeyi terk etmelidir. Tövbeye yönelip kalbinin o durumu değişene kadar beklemelidir. İnsanlara hissettirmelidir ki onlardan hiçbir isteği yoktur; vaazının arkasında herhangi bir menfaati yoktur. Ancak böyle yapabilen mübelliğin vaazı etkili olacaktır, diğerlerinin değil.

Aynı şekilde vaaz vermiyorken de elini uzatmaktan uzak durmalıdır. Zaten bir şey istemek mümine yakışmaz ama vaaz veren bunu yaparsa doğrudan yanlış anlaşılacaktır. Dolayısıyla bu istenilmeyen bir şeydir ve mübelliğler özellikle bundan uzak durmalıdır. Durmazsa söylediği her şeyin etkisi ya tamamen yok olacaktır ya da en azından çok azalacaktır.

İkinci talimat: Cesur olmalı

İkinci unutulmaması gereken şey şudur ki bir mübelliğ cesur olmalı; yürekli olmalı. Yürekli olmadıkları sürece ağızlarından çıkan tavsiyeler etki yapmaz ve ancak çok kısıtlı çaptaki dairede etkili olur.

Sebebi de şudur ki cesur olmayan kimse hep övünüleceği yerlere gider. Oysaki cesur olsaydı dayak yeme olasılığı olan yere de giderdi; küfürler yağdırılan yerlerden çekinmezdi. Böyle yapanın etki alanı birden bire çok büyür. Bizim mübelliğlerimiz para istemez; hatta birçoğu resmen ganidir ama cesaret eksiklik onlarda da vardır. Yani sadece Ahmedilerin olduğu bölgelere gidip vaaz verirler, kimsenin olmadığı yerlere gitmezler. Bunun arkasında gizli bir övülme isteği yatmaktadır. Onlarca kez çeşitli şehirlere giderler ama hep daha önce gitmiş oldukları ve zaten belli sayılarda Ahmedi Müslümanların olduğu yerlere giderler. Hiç Ahmedi olmayan yerlere “oraya gidersek dayak yeriz” diye gitmezler. Oysaki en çok öyle yerlere gitmemiz gerekiyor. Zaten tohum atılmış bir bölge kendiliğinden yeşerecektir; bizim ise hiç tohum atılmamış bölgelere ulaşmamız gerekiyor. Allah’ın sünneti de buna işaret etmektedir.

Dikkat edin; cemaat hep çeşitli yerlere dağılmış olur. Kadıyan’ı alalım; burada da istisnasız herkes Ahmedi olmamış; Vâdedilen Mesih’i (a.s.) kabul etmemiş. Hatta en sıkı muhaliflerimiz buradadır. Ama gelin görün ki Batala şehrinden de insanlar Vâdedilen Mesih’e inandılar. Ama orada da herkes inanmadı; bir kısmı inandı; çoğunluk muhalefet yaptı. Sonra Lahor’dan bir kısım inandı, sonra da Kalkatta şehrinden inananlar oldu. Bu gösteriyor ki Allah (c.c.) bu gerçeği aynen bir tohum gibi muhtelif yerlerde ekmek istiyor. Böylece doğruluğu temsil eden merkezler oluşur ve oradan büyürler.

Sözün özü önce buranın tüm insanlarını Ahmedi yapalım; sonra ilerleriz demek son derece yanlış bir yaklaşımdır. Bu doğru bir yaklaşım olsaydı hala Kadıyan’da tebliğ yapıyor olurduk. Ama böyle olmadı; olması da doğru değildi zaten. Bazı insanların karakteri öyle olur ki birkaç günde kabul ederler, bazılarıysa daha fazla. Yine bazıları iki üç sene alır ve yine bazıları on onbeş senede o noktaya gelirler. Her şehir her tür insanla kaynıyor. Eğer uzun müddette inanacak olanlar yüzünden hep bir yerde beklersek diğer yerler mahrum kalacaklardır. Onların arasındaki çabuk kabul eden insanları kaybederiz. Ama bizim mübelliğlerimiz bu noktayı tam olarak anlamamışlardır ve bu sebeple yüzbinlerce insan doğruyu kabul etmekten mahrumdur. Mübelliğlerimiz her yere gitmiş olsaydı birçok insan bize katılmış olurdu çünkü her yerde kolay ve çabuk inananlar vardır. Bu sebeple her yere gidip tebliğ yapmalıyız.

Bir arkadaşımız trende birisiyle görüştü ve çok az bir konuşma neticesinde adam Ahmedi oldu. Adamın maaşı sadece üç rupi’dir ama ayrıca yiyecek ve giyecek veriliyor. Çok ihlâs sahibidir; bu kadar az maaşa rağmen kendi parasıyla gazete alıp okuyor. Ahmedi olmasıysa anlattığım gibi sadece bir günlük tebliğin neticesiydi. Dolayısıyla kapsama alanımızı genişletmemiz gerekiyor ama mübelliğlerin hataları yüzünden başaramıyoruz. Anlattığım gibi bir mübelliğ cesur olmalı. Öyle olursa diğerleri de onun cesaretinden etkileneceklerdir; sadece bunu görüp bile kabul edeceklerdir. Birçok Hindu ve Müslüman sırf bunun için Hıristiyan olmuştur. Onlar Hıristiyan misyonerlerin cesaretinden etkilenip bu adımı atmışlardır. Bizim mübelliğlerimiz de öyle olmalı; kimseden korkmadan daha önce gidilmemiş yerlere gitmeli. Cesaret ve yüreklilik öyle vasıflardır ki tüm dünyada saygıyla bakılırlar. Mübelliğ ise herkesten daha cesur olmalı çünkü o başkaları için örnektir. Örnek korkaksa kabul edenlerin cesur olması mümkün olmayacaktır. İşte bu bizim zayıf noktamızdır; birçok yere sırf cesaret eksikliğimizden gitmeyiz. Oysaki öyle yerler var ki birisi azıcık cesaret gösterip giderse her tarafın alev alev olması sadece bir kibrite bakar. Örneğin Afganistan ve bizim güneyimiz gibi birçok yer böyledir. Bir mübelliğimiz canına kıyarak giderse kısa sürede herkesi Ahmedi yapar geri gelir. Onlar da Araplar gibidir; Ahmedi olunca hep birlikte olacaklar.

Genellikle medeniyet sahibi ülkelerde kanunlar işler. Örneğin burada birisi birisini öldürmüyorsa gerekçesi akrabalarının intikam almak için onu da öldürmesi değildir. Asıl gerekçe şudur ki hükümet onu yakalayıp asacaktır. İşte medeni ülkelerde insanlar kanundan korkarak zulüm ellerini geri çekerler. Ama medeniyetin olmadığı yerlerde kişisel ve ailevi ilişkiler her şeydir. Herkes kendi faydasını ait olduğu grubu desteklemekte görür ki onlar da gerektiğinde onu desteklesinler. Bu sebepten dolayı böyle yerlerde hiç kimse yalnız değildir; hep bir grubun himayesindedir. Bizim ülkelerimizde aile neyse o ülkelerde aşiretler olur. İşte bundan dolayı medeniyet oturmamış ülkelere gidip mübelliğlerimiz üç beş kişiyi daha Ahmedi yaparlarsa karşı aşiretlerinin tepkisi yüzünden onların aşireti bir anda Ahmedi oluverecektir. Böylece çok kısa sürede yüzbinlerce arkadaş elde edebiliriz.

Afrikalılar bu şekilde Hıristiyan olmuşlardır. Öncelikle bir kadın doktoru gitmişti. Vahşi kabileler doktorluk yaptığı için ona bir şey demezlerdi ama bir gün bir sebepten dolayı bu yamyam kabileler onu yediler. Kadının Hıristiyan bir hizmetçisi vardı. O hemen üçyüz mil mesafesindeki en yakın İngiliz kampına haber verdi. Oradan da İngiltere’ye telgraf çekmişler; olaydan haberdar etmişler. Haber İngiltere’ye ulaşınca kadının ait olduğu misyonerler grubundan birçok kadın hemen gönüllü olarak Afrika’ya gitmek için kendilerini sundu. İşte bu şekilde bir sürü Hıristiyan mübelliğ oraya gitti ve kısa sürede Uganda Hıristiyan oldu. Öldürülen kadın yedi senedir orada yalnız çalışıyordu. Ama öldürülmesi diğerlere de cesaret verdi ve artık korkmadan oraya gitmeyi kabul ettiler.

Sözün özü bir mübelliğin cesareti çok önemlidir; büyük işler başarmasına sebep olur; aynı zamanda bulaşıcıdır. Bir seferinde birisi çok sevinerek Peyghami’lerden[1] bir mübelliğin bir yerde dövüldüğünü anlatıyordu. O sevinerek anlatıyordu ama ben içimden üzülüyordum. İçimden “keşke bizim mübelliğimiz dövülseydi” diyordum. “Keşke bizimkiler cesaret gösterip dayak yeseydi” diyordum. Ama onlar bu fırsatı kaybettiler. Oysaki böyle durumlarda dayak yemek ayıp değildir. Tam tersine cesaretle yapılınca yüce bir davranıştır. Vaazcılarımızdan Hekim Halil Ahmad beyi Madras şehrinde öldürmeye çalışmışlardı. Ben buna sevinmiştim; hatta haberi özellikle gazetelere verdim. Bir arkadaşımız yanlış anladı ve bana “gazetelere böyle haberler vermesinler diye uyarmalıyız” dedi. Oysaki haberi ben kendim vermiştim ve çeşitli hikmetleri arasında şu hikmette vardı ki okuyunca cemaatimiz etkilenecektir; gururuna dokunacağı için harekete geçecektir. Şunu da hemen eklemekte fayda vardır. Amacım “kendinizi boşu boşuna tehlikeye atın” demek değildir. Sadece şudur ki sürekli arayışlar içinde olun; hiçbir yeri terk etmeyin; her yere tebliğinizi ulaştırın. “İnsanlar zulmetseler de bir şey yapmayın” demek de istemiyorum. Kanun nereye kadar izin veriyorsa hakkınızı savunun. Ama musibetler ve sıkıntılar sizi asıl işinizden alıkoymasınlar; kapsam alanınız darıcık olup kalmasın.Ahlakiyat meselesini çok inceledim ve çıkarttığım bir sonuç şudur ki günahların neredeyse yüzde yetmişi korkaklıktan oluşur. İnsanlar cesur olsalar etrafımızda bu kadar günah görmeyiz. Bu sebeple de cesareti besleyiniz ki bununla alakalı olan günahlar sizi etkilemesin; çabalarınız en iyi şekilde sonuçlansın. Ama her tür fesat ve kavgadan uzak durmak ve fesadı yok etmeye çalışmak da her zaman aklınızda olsun; bunu yapmak için en güzel ahlaklardan faydalanın. Birisi buna rağmen yine size dövüyorsa, dayak atıyorsa, incitiyorsa, küfrediyorsa artık dayanın; sabredin ama bir zerre kadar korkaklık beslemeyin.

Üçüncü talimat: Acı ve sevgiyi paylaşmalı

Bir mübelliğ’de olması gereken üçüncü özellik insanların sevgisi ve onların acılarını gerçek anlamda paylaşma isteğidir. Bir mübelliğ herkesin iyiliğini düşünmeli; acılarını hissetmeli; yaptığı her şey iyi niyet ve sevgi kokmalı. Bu iyi niyet insanlar tarafından sezildiği an dini ihtilafların etkisi azalacaktır; yok olacaktır. Dünya sadece dini duygularla hareket etmez. Öyle olsaydı tüm dünya çoktan Müslüman olmuştu. Dolayısıyla bir mübelliğ için gittiği her yerde iyi niyetini apaçık bir şekilde sergilemek şarttır. İnsanlar temiz niyetli insanların sözlerini daha büyük bir dikkatle dinlerler; daha çok etkilenip fikirlerini değiştirirler.

Dördüncü talimat: Dünyevi ilimlere sahip olmalı

Bir mübelliğ’de olması gereken dördüncü özellik dünyevi ilimlerden yoksun olmamasıdır. Cahillik çok kötü etki yapar. Örneğin birisi “Cava nerede’dir” diye soracaktır ve her ne kadar bu sorunun dinle hiçbir alakası olmasa da “bilmiyorum” cevabı onu soğutacaktır. “Otuz milyon Müslüman’ın yaşadığı bir yeri bilmeyen mübelliğe ne güvenelim” dedirtecektir. Yani bir mübelliğin genel kültürü geniş olmalı; cahiller gibi durmamalı. Her konuda âlim olması mümkün değildir ama en azından bir fikir sahibi olmalı. Birinci Halife Hazretleri (r.a.) bir olayı anlatırdı. Bir seferinde hasta birisine bakmak için bir yere gittiğinde adamın ailesinden “termometreyle ateşini ölçtünüz mü?” diye sordular. Tesadüfen orada bir hekim de oturuyordu. Birinci Halife Hazretlerinin bu sualini duyunca “eğer gâvur ilaçları kullanacaksanız en iyisi ben gideyim” dedi. Birinci Halife Hazretleri ona termometrenin bir ilaç değil ateş ölçmek için bir alet olduğunu anlattı ama o “ne olursa olsun; bu gâvur icatları hep sıcak etki yapar ve hastanın bedeni zaten çok sıcaktır” diyerek kendince konuyu kapattı. İşte böyleleri de vardır ve bunlar cehaletlerini gösterince etraftaki insanlar üzerinde çok kötü bir etki bırakırlar; kendilerini küçük düşürürler. Ama bir mübelliğ insanların arasında nasıl oturulur nasıl kalkılır gibi konulara vakıf olmalı; cahil kalmamalı; fikir sahibi olmalı. Vâdedilen Mesih’in (a.s.) anlattığı bir olaya göre bir padişahın bir piri varmış. Padişah hep vezirine pirinden bahsedermiş ama vezir, pirin gerçeğini bildiği için pek yanaşmazmış. Bir seferinde padişah, pirinin yanına gittiğinde vezirini de zorla yanına götürmüş. Pir, padişahı görünce “efendim; dine hizmet etmek çok yüce bir iştir; örneğin büyük İskender dine çok hizmet etmiştir; bu açıdan hala meşhurdur” dedi. Vezir bu saçmalığı duyunca hemen padişaha dönmüş ve “efendim piriniz sadece dini konularda bilgili değilmiş; tarihten de anlıyormuş” demiş. Vezir, pirin bariz hatasını yakaladığı için pir, padişahın gözünden düşmüş ve o günden itibaren o da ondan nefret eder hale gelmiş. Vâdedilen Mesih (a.s.) bu olayı anlattıktan sonra hep mecliste oturmanın kurallarının ne kadar önemli olduğunu vurgulardı. İnsan bu kurallara göre hareket etmeyince herkesin gözünden düşer. Meclisin adapları da aynen böyledir. Düşünün ki çok ciddi bir oturum devam ederken bir âlim içeri girsin ve herkesin yanında uzanıversin! Böyle bir âlimin ilmi kimi etkileyebilir! Tam tersine herkes ondan iğrenecektir. Dolayısıyla meclisin adapları da son derece önemli şeylerdir ve bir mübelliğ tarafından bilinmeleri şarttır. Her mübelliğ ayrıca coğrafya, tarih, matematik, tıp, konuşma adabı, oturma adabı vs. konusunda eşraflarla birlikte oturabilmek için en azından temel bilgiye sahip olmalı. Bu o kadar zor bir şey değildir; biraz eğitimle elde edilebilecek bir şeydir. Dolayısıyla her mübelliğ bu konularda temel kitapları okuyup kendisini eğitmeli. Sonra güncel konulardan haberdar olmalı. Örneğin birisi Gandi hakkında sorarsa cevabı “yabancı gelmiyor ama tam çıkaramadım” olursa herkes gülecektir ve mübelliğ onların gözünden düşecektir. Dolayısıyla güncel konulardan haberdar olmak da önemlidir.

Beşinci talimat: Temiz olmalı

Bir mübelliğ’de olması gereken beşinci özellik temiz olmasıdır. Cismani temizlik konusu da bizim için çok önemlidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “camide tüküren yanlış yapar; Küffare’si şudur ki tükürüğünü defnetsin” demiştir. [2]Vâdedilen Mesih’in başkalarının eksikliklerine karşı ne kadar tahammüllü olduğunu bilirsiniz. Ama birisinin ıspanak, zerde, helva, pilav ve çorba gibi her tür tatlı tuzlu yemeği karıştırıp yemesinden o kadar tiksindi ki herkesle beraber yemek yemeyi terk etti. Sonradan “O kadar etkilendim ki istifra etmek üzereydim” demişti. Böylece insanlar da beraber yemek yemenin feyzinden mahrum kaldılar. Sonra Vâdedilen Mesih’in (a.s.) yapısı, başını kazıttıranlardan da etkileniyordu. Ben de bu konuda böyleyimdir; hatta başım ağrımaya başlıyor desem yeridir. Demek istediği şudur ki zahiri temizlik ve genel görünüş de çok önemli unsurlardır. İnsanlar görüşmekten çekinmemelidir. Zahiri temizlikten kastettiğim kravatlar ve belli saç modelleri değildir. Bu gibi şeyler bazen abes bazen ise günah olur. Kastettiğim genel anlamdaki temizliktir. Vücudunuz temiz olmalı; güzel kokmalı. Ama aşırıya kaçıp tüm zamanınızı buna harcarsanız, o da doğru olmaz.

Altıncı talimat: Gereksiz para harcamamalı

Altıncı ve genellikle atlanan konu şudur ki mübelliğlerimiz bir yere gittiklerinde gereksiz yere para harcarlar. Bana göre bir mübelliğ sadece kira, yemek ve kalacak yer için para talep etmeli. Olmazsa olmazların dışında para talep etmeleri caiz değildir. Örneğin damak zevklerini hitap eden özel yemekler veya tatlılar için kendi ceplerinden harcamalı. Durumumuz bu gibi harcamalar yapmaya müsait değildir; yakışmaz da. Ben Birinci Halifenin döneminde arkadaşlarla iki kez yolculuk yaptım. Kendimce arkadaşlarımın aldıklarından gereksiz olanların parasını kendim verdim. Kendi harcamamı zaten hiç almamıştım. Birçok kişinin Banaras’a kadar olan bu yolculuğu işte bunun sayesinde sadece yetmiş rupilik bir harcamayla tamamlanmıştı. Bir mübelliğ de bu bunun gibi elinden geldiği kadarıyla az harcamalı. O diğerleri için örnektir; israf ederse insanlar itiraz edeceklerdir. Kendi kazanan istediği gibi harcayabilir ama bir mübelliğin durumu farklıdır. O azıcık bir israf ederse görenler “çarçur ediyor; kendi cebinden çıkmıyor ki dikkat etsin” diyeceklerdir. Sonra bunu göre göre herkes çandalar konusunda zayıf düşecektir.

Yedinci talimat: Övülmeyi istememeli

Bir mübelliğinin yedinci özelliği övülme isteğinin olmamasıdır. Birçok insan bunun yüzünden mahvolur. Khvaca Sahib[3] kendi konuşmalarını kendi övüp sanki diğerleri övmüş gibi yapıp o şekilde yayına verirdi. Bir seferinde Mevlevi Sadruddin Bey, Khvaca Sahib’in bir konuşmasının raporunu Birinci Halife Hazretlerine sunuyordu ki Birinci Halife Hazretleri elinden kâğıdı aldı. Kâğıdın arkasında Khvaca Sahib’in el yazısıyla “Ben böyle dedim; şöyle dedim” gibi yerler “Khvaca Sahib böyle dedi; şöyle dedi” olarak değiştirilip basılmalı yazıyordu. Birinci Halife Hazretleri yazıyı okuyup bana verdi ve arkasında yazılan talimatları ben de okudum. Çıkan netice zaten ortadadır. Demek istediğim; bir mübelliğ “oraya gittim ve öyle bir konuştum ki kimse bir şey diyemez hale geldi” gibi şeyler söylememeli. Bazı insanlar böyle konuşarak bir haz alırlar. İnsanların, dediklerine karşı nasıl da sustuklarını anlatmak onları mutlu eder çünkü anlattıktan sonra herkesin onları öveceğini beklerler. Yapılan işin neticesinin açıklanması da gereklidir; Vâdedilen Mesih (a.s.) de anlatırdı ama bunlar ruhani yolda çok ilerlemiş kimselerin işidir. Yolun başında olanlara yakışmaz. Dolayısıyla mübelliğlerimiz yaptıklarını kendileri övmemeli. Ne sorulduysa onu cevaplamalı. Karşı tarafta oluşan etkiyi övüne övüne anlatmak onların işi değildir. Etkilenenler kendi anlatacaklardır. Sonra “onu öyle bir sıkıştırdım ki adam şaşa kaldı” gibi cümleleri sarf etmek de mübelliğe yakışmaz. Bunu siz söylemeyin; bırakın şaşa kalanları görenler söylesin. Sizin kendi ağzınızdan sizi öven bir kelime dahi çıkmasın. Siz olayı anlatın; karşı tarafta yaratılan etkiyi değil. Özellikle genç ve yolun başında olan mübelliğler için bu çok gereklidir. Ustalaşmış olanlar için ise bazen bunları anlatmak mecburi oluyor.

Sekizinci talimat: İbadetinde titiz olmalı

Sekizinci özellik ibadet konusunda titiz olmakla alakalıdır. Bu olmadan ne dünyayı fethedebilirsiniz ne de kendi nefsinizi. Mübelliğler farz ibadetleri yerine getirirler ama teheccüd namazı da son derece gereklidir. Sahabelerin zamanında teheccüdü kılmamak ayıptı ama günümüzde kılan birisine veli derler. Oysaki ruhani olarak gelişmek nafile namazlara ve özellikle teheccüde bağlıdır. Her kes için zaruridirler ama bir mübelliğ için bunlar olmadan hiç olmaz. Fazla değilse az kılsın ama muhakkak kılsın; sekiz yerine iki kılsın; bunu da yapamıyorsa uzandığı yerden istiğfar yapsın ve yavaş yavaş ilerlesin. Namaz dışında diğer zikirler konusunda da ilerlemeli çünkü onlar olmadan ruh cilalanmaz. Farzları kaçıran zaten artık bir mübelliğ sayılmaz bile; nitekim farzı kaçıran mübelliğ yoktur. Camiye gelenler tanınır; ama İlahi yakınlık nafile ibadetlerle elde edilir ve diğer zikirlerle birlikte son derece önemlidir. 

Dokuzuncu talimat: Dua

Bir mübelliğ için dokuzuncu önemli şey duadır. Dualar Allah’ın fazlını cezbeden şeylerdir. İbadet edip dualardan uzak duran kimse kibirlidir. Böyle birisi ameliyle Allah’ın yardımının kendisi için önemli olmadığını gösterir. Oysaki Hazreti Musa (a.s.) gibi bir peygamber bile:

Onuncu talimat: Organizasyon kabiliyeti olmalı

Onuncu özellik organizasyon kabiliyetiyle ilgilidir. Böyle bir kabiliyete sahip olmayan bir mübelliğin etki alanı da son derece dar olacaktır; hayatının bitmesiyle beraber misyonu da bitmiş olacaktır. Bu sebeple bir mübelliğ başlattığı işin kendisinden sonra devam etmesini sağlamalıdır ve bu ancak yerine geçebilecek adamları eğiterek mümkündür. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir mübelliğ idi ama aynı zamanda kendisinden başka mübelliğleri yaratan bir zattı. Görüyorum ki birçok mübelliğimiz bu konuya ilgi göstermemiştir. Gittikleri her yerde kendilerinin yerine geçebilecek birini bırakmayı düşünmezler. Bu sistemin yürümesi için şarttır. Bir mübelliğ gittiği her yerde ilgili ve kabiliyetli insanları bulmaya çalışmalı; gözü hep onları aramalı ve bulunca onları eğitmeli; çeşitli meseleleri ve delilleri anlatmalı; sonra git gide bilgilerini artırmalı. Sonra onlara “Bizden sonra sen bu işi devam et; yaptıklarından da bize haberdar et” demelidir. Tasnif ve İşâat bölümlerini bu konuda uyarmıştım; onlar da zayıf bir şekilde karşılık vermişlerdi ama öyle kaldı. Birçok yerde özel tebliğ sekreterleri tayin bile edilmedi; tayin edildikleri yerlerde ise harekete geçmediler. Gerçek şudur ki bunlar önce kendilerini ihya etmeli; sonra kendilerinde hayat belirtileri görünce başkalarını da etkilemeli. Ama kendisi bir ceset gibi duran başkasını nasıl ihya etsin. Sözün özü mübelliğlerimiz gittikleri her yerde yeni mübelliğler yaratsınlar. Delilleri anlatsınlar; delil nasıl verilir göstersinler. Hitap etmek başka şeydir; münazara yapmak ise bambaşka. Bunun taktikleri öğretilmeli ki onlar gittikten sonra işlerini devam edebilen insanlar kalmış olsun.

Onbirinci talimat: Düşmanı hakir görmemek ve ondan korkmamak

Onbirinci konu birçok mübelliğin dikkate etmediği bir konudur. Bu konu son derece incedir ve bu konudaki yanlışlıklar zarar verebilir. Ben özellikle bundan çok faydalanmışımdır; elde edilmesi de son derece kolaydır. Fakat ilginçtir ki birçok insan bundan faydalanmaz. Kastettiğim düşmanı hiçbir zaman hakir sanmamak ama aynı zamanda kalbimizde herhangi bir korkuya yer vermemek konusudur. Münazaralar konusunda çok tecrübeli değilim ama gördüğüm kadarıyla bazen çok sıradan insanlar def edilmesi çok zor olan itirazlar ederler. Hatta bazen çocukların ağızlarından da son derece ağır itirazlara şahit olmuşumdur. Bu sebeple bir mübelliğ hiçbir zaman karşı tarafı hafife almamalı; cahildir deyip geçmemeli. Her zaman “bu karşı tarafı temsil eder; büyük bir muhaliftir” demeli. Eğer kalbini etkileyemediği bir çocuk önüne çıkarsa “belki de bu benim için bir sınavdır” demeli. Yani bir tarafta karşınızdaki bir çocuk olsa dahi onu hakir görmemelisiniz ama diğer yandan da kalbinizde hep “sonuçta biz Allah’ın seçtiği cemaatiyiz; hak tarafında olduğumuz için korkmamız gerekir” gibi düşünceler yer edinmeli. Yani ne karşı tarafı zayıf göreceksiniz ne de umutsuzluğa kapılacaksınız. Allah’a güvenen muhakkak yardımını da görür ve gerçek şudur ki düşmanın kalbine fetheden her zaman Allah (c.c.) tarafından gelen yardımdır.

Kim dünyadaki tüm ilimleri ezberleyebilir. Birisinin aklına gelebilecek tüm itirazlara kim cevap verebilir! Her insanın zihni başka başka şeyler düşünür. Bu sebeple tek dayanağımız Allah’ın (c.c.) zatı olmalı. Ancak O yardım ederse kazanabileceğimizi düşünmeliyiz; düşmanı da hakir sanmamalıyız. Bu iki şey oluşunca insan birçok yerde rezil olmaktan kurtulur. Ama gördüğüm kadarıyla birçok insan birkaç yerde münazaraları kazanınca veya etkili konuşmayı öğrenince “artık kimse karşımızda duramaz” diye düşünmeye başlarlar. Bu çok yanlıştır. Düşmanı hiçbir zaman hakir görmemeliyiz ama hemen ardından kendimiz “Allah (c.c.) herkesten büyüktür; O’nun yardımı olursa elbette ki kazanırız” demeliyiz. “Düşman güçlüyse yardımcım ondan da güçlüdür; O beni koruyacaktır” demeliyiz. Bu iki özellik birleşirse her şeyden önce Allah (c.c.) itiraz edenlere itiraz etme fırsatını vermeyecektir; verse de itirazın en güzel cevabını da öğretecektir.

Bir keresinde buraya Walter adlı bir İngiliz papaz gelmişti. Ahmediyyet hakkında bir kitap da yazmıştı; artık ölmüştür. Bana gelip “Kur’ân İncil ve Tevrat’ı tasdik eder. Oysa bunların arasında çelişkiler vardır” dedi. Gerçi ben Kur’ân’ın tasdikinden başka bir şey anlıyorum ama o anda Allah (c.c.) kalbimde “çelişki yoktur de; hiç çelişki gösteremeyecektir” düşüncesini yerleştirdi. Ben hemen “Gösterin; ne çelişki var” dedim. O da kahkaha attı ve “bir tane değil ki göstereyim; onlarca çelişki var” dedi. Ben de “Bırakın onlarca çelişkiyi; şimdilik siz bir tanesini söyleyin” dedim. Bütün bunları Allah (c.c.) söylettiriyordu yoksa her ne kadar onun dediği tarzdan ihtilaf olmasa da ihtilafın var olduğunu bende biliyordum. Adam bir papazdı; İncilin uzmanıydı; açıklanması zor olan bir şey sunsaydı iş uzardı. Ama kalbimde şiddetli bir şekilde “gösteremeyecek” tesellisi yerleştirildiği için bende hiç çekinmeden “varsa gösterin” dedim. Biraz düşündü ve sonra “Bakınız Kur’ân’da Mesih’in kuşlar yarattığı söylenir ama İncil böyle bir şey demez” dedi. Ben de “Bayım; siz akıllı birisiniz; tarih hakkında da bilgi sahibisiniz. Bir tarihçi kitabında bir olay hakkında yazarsa ama diğeri hakkında yazmazsa bu iki tarihçinin ihtilafa düştüğü anlamına mı gelir!” diye cevap verince papazın yanında olan iki İngiliz güldü;  “bu gerçekten de ihtilaf sayılmaz” dediler. Papaz ise tamamen sustu. Sözün özü insan Allah’a güvenince Allah da onu yalnız bırakmaz; Kendisi yardım eder. Düşmanı ne kadar güçlü olursa olsun mağlup ettirir.

Hz. Mirza Beşiruddin Mahmud Ahmed

Hutbet-e Mahmud adlı eserinden
 


[1] İkinci halife hazretlerinin halife olarak seçildiği dönemde cemaatten ayrılan grup – Lahori olarak da geçiyor *

[2] Musnad Ahmad Bin Hambal

[3] Sonradan Lahori cemaate katılan birisi *

[4] Kasas 25

[4] “Ya Rabbim; Senden gelen her tür hayır’a muhtacım.”demiştir. Eğer Allah’ın peygamberi her şeye muhtaçsa bir sıradan mümin neden olmasın. Her mübelliğ duadan faydalanmalıdır; hiçbir durumda terk etmemelidir.


Related news items:
Newer news items:
Older news items:

İlgili Diğer Konular

Sosyal Medyamız

Ahmediyet'e Davet

Multimedya

Dergimiz 18. sayısı

3. Dünya savaşının tartışıldığı şu günlerde

İLAHİ UYARICIDAN BİR UYARI

Kur'an Meali

Cemaatimiz tarafından hazırlanan İkinci Kuran Mealimiz Yayında

Her Sureden önce açıklaması, Arapçası ve Türkçesi aynı hizada, Geniş indeks, Geniş Dipnotlar

Kitap

Downloads: 154

Aligarh Müslim Üniversitesi’nin kurucusu Sir Seyyid Ahmed Han, Hindistan’daki Müslümanların çok önemli bir lideriydi. O, yeryüzünde meydana gelen her olayın kaza ve kadere tabi olarak...

Video

Downloads: 91

Müslüman Ahmediye Cemaati Başkanı ve Vadedilen Mesih'in 5. Halifesi Mirza Masrur Ahmed Hazret...

Ses-mp3

Namaz Vakitleri

Bölge :

Üyelere Özel Hediye Kitap

Galerimiz Resimler