Mta-türk videolar için tıklayınız.

Kuran-ı Kerim, İslam öğretisinin insan fıtratına tamamen uygun olduğunu sıklıkla açıklamıştır. İslam’ın vurgulamak istediği, insanın tabiatından kök almış bir dinin, zaman ve mekân sınırlarını aşmış olduğudur. Aslında insan tabiatı, özünde hiçbir zaman değişmez. Bundan dolayı onun fıtrata uygun bir din, insanın gelişiminin geçici evreleri ile fazlaca uğraşmadığı takdirde, ilke olarak evrensel bir din olma potansiyelini taşır. Neticede, insan fıtratından doğan ilkelere sahip bir din, mantıken evrensel bir din olma gücüne de sahiptir. İslam bir adım ileri giderek, kendine özgü tavır ve anlayışından dolayı bütün dinlerde evrensellik unsurunun bulunduğunu kabul etmektedir. Ona göre Allahcc tarafından olan her dinin özünde daimi doğruluklar ve insan tabiatı ile uyumlu bazı temel öğretiler yer almaktadır. Din öğretilerinin özü ve temeli, sonraki devirlerde takipçileri tarafından bozulmadıkları takdirde, kendiliğinden asla değişmez. Kuran-ı Kerim bu konuyu aşağıdaki ayetleri ile şöyle açıklamaktadır:

Oysa onlara, dini ancak (Allah’a) halis kılmaları, daima O’na eğilip yalnızca Allah’a ibadet etmeleri, namazı ayakta tutmaları ve zekât vermeleri emredilmişti. Kalıcı talimata (sahip) din, işte budur.[1]

O halde, daima (Allah’a) yönelmiş biri olarak, bütün dikkatini din üzerinde tut. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı tabiatı (benimse.) Allah’ın yaratmasında hiçbir değişiklik olamaz. Daima ayakta tutan ve kalacak olan din, ancak budur.  Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.[2]

Bu ayetlerden insanın aklına şu sorular gelebilir. Eğer özleri itibariyle bütün dinler aynı öğretiyi içermekteyse, o zaman bu dinlerin böyle ardı ardına gönderilmesinde ne hikmet vardır? Diğer taraftan, eğer bütün dinler birbirine benzeyen ve değişmez öğretiler taşımakta idiyseler, o zaman neden İslam başkalarına göre ziyadesiyle mükemmel ve evrensel olma iddiasında bulunmaktadır?

 

İlk soruya cevaben Kuran-ı Kerim, insanoğlunun dikkatini inkâr edilemeyecek bir tarihi gerçeğe çeker. Buna göre Kuran-ı Kerim’den önce nazil olan bütün kitap ve sahifeler gerçek şekilleri ile korunmuş değillerdir. Öğretileri tedricen değiştirilmiştir yahut da onlara yeni şeyler eklenmiştir. Böylece onlar bozulmaya devam ettiler. Öyle ki, bu kitap ve sahifelerin güvenilirliği, keza kanuni ve şeri durumları sorgulanır hale geldi. Bu sahifelerin tahrif edilmediği ya da değiştirilmediğini ispatlamak, artık bu dinlere inananların sorumluluğudur. Kuran-ı Kerim’e gelince; o, bu bakımdan diğer bütün İlahi kitaplar ve sahifeler arasında münferit ve imtiyazlı bir konuma sahiptir. İslam’ın aşırı muhalifleri bile, Kuran-ı Kerim’i İlahi kelam kabul etmedikleri halde, onun hiç değiştirilmediği ve tahrife uğratılmadığı gerçeğini itiraf etmeye mecbur kalmışlardır. Onlar bugünkü Kuran’ın, Peygamber Efendimizinsav Allah’ıncc kelamı olarak sunduğu Kuran-ı Kerim ile aynı olduğunu kabul ederler. Burada örnek olarak Sir William Muir ve Prof. Noldeke’nin şu görüşlerine yer vermek istiyoruz:

 

“There is otherwise every security, internal and external, that we possess the text which Mahomet himself gave forth and used.”

Bugün elimizde bulunanın, Muhammed’insav verdiği ve kullandığı metin (Kuran) ile aynı olduğuna dair, her türlü dâhili ve harici güvence vardır.[3]

“We may, upon the strongest assumption, affirm that every verse in the Quran is the genuine and unaltered composition of Mahomet himself.”

Biz, Kuran’ın her ayetinin Muhammed’insav beyan ettiğinin gerçeği ve hiç değiştirilmemiş şekli olduğunu kesin olarak onaylayabiliriz.[4]

“Slight clerical errors there may have been, but the Quran of Uthman contains none but genuine elements, though sometimes in very strange order. The efforts of European scholars to prove the existence of later interpolations in the Quran have failed.”

Ufak tefek yazım hataları ihtimali bulunsa ve kimi zaman tuhaf bir düzende de olsa, Osman’ın Kuran’ı baştan sona asıl metni içermektedir. Kuran-ı Kerim’in sonradan tahrif edildiğini ispatlamak üzere Avrupalı âlimlerin ortaya koyduğu çabaları, başarısızlığa uğramıştır.[5]

Semavi diye nitelendirilen kitapların, kimin tarafından kaleme alındığı meselesi ise tamamen ayrı bir tartışma alanıdır. Burada, bu tartışmaya girmeden, sadece diğer kitap ehlinin, Kuran-ı Kerim semavi bir kitap değildir diye meydan okuduğunu, beyan etmekle yetineceğiz. Ancak Kuran-ı Kerim, Tevrat ve İncil hakkında, onların kısmen İlahi kelam olduklarına dair şahitlik etmektedir. O, yalnızca Tevrat ve İncil hakkında değil, dünyanın diğer bölgelerindeki farklı dinlere ait kitapların da Allahcc tarafından gönderildiğini ileri sürmektedir. Onlarda bulunan tezatlara gelince, Kuran onların insani müdahaleler sonucu meydana geldiğini beyan etmektedir. Görüldüğü gibi, diğer dinlerin kitapları ile ilgili olarak Kuran-ı Kerim’in görüşü fazlası ile gerçekçi olup, dinler arasında barışı tesis eden bir konumdadır.

İkinci soruya gelince, Kuran-ı Kerim beşeri toplumun her alanında süregelen gelişmelere dikkatimizi çekmektedir. Öncelikle de, insanların bozdukları eski dinin öz öğretisini canlandırmak üzere yeni bir dine ihtiyaç duyulmaktadır. Bunun diğer bir sebebi ise toplumsal gelişmelere ayak uydurmaktır.

Hepsi bu olmayıp, dinlerin değişmesinin başka bir sebebi de bulunmaktadır. Eski dinlerde ikinci derece diye nitelendirebileceğimiz bazı geçici öğretiler yer almaktaydı. Onlar, sadece belli bir devir için olup, belirli bir toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktaydılar. Başka bir deyişle, dinlerin öğretileri, sadece merkezindeki özü oluşturan değişmez prensipleri içermeyip, onlarda ikinci derece ayrıntıları ihtiva eden geçici öğretiler de yer almaktaydı. Zamanı geçtikten sonra, bu öğretilerin değişmeleri gereği hâsıl olmuştur.

Son fakat aynı derecede önemli bir husus ise, insanın manevi eğitim ve terbiye yolculuğunun tek defada değil, aşamalı olarak kat edilmiş olmasıdır. İnsan zihnen olgunluğa eriştiğinde, kâmil hidayeti için gerekli olan bütün temel ve daimi prensipler hakkında kendisine bilgi bağışlanmıştır. Kuran-ı Kerim’in iddiasına göre, ikinci derece öğretinin daimi ve temel prensiplere dayanan kısmı, nihai olarak, mükemmel ve en faziletli şekilde İslam’ın bir parçası olarak nazil edilmiştir. Ancak eski öğretilerin bölgesel ve geçici kısımları ise feshedilmişlerdir. Böylece gelecekte ihtiyaç duyulan öğretiler korunarak, Kuran-ı Kerim vasıtasıyla dünyaya bahşedilmiştir.

Dinin evrenselliği ile ilgili İslami görüşün özeti budur. İslam, bu manada evrensel bir dindir. Artık hangi dinin gerçekten evrensel olduğunu araştırmak ve dinler arasında mukayese yapmak insanoğluna düşer.

Şimdi bir kez daha, uluslar arası üstünlüğü sağlamayı hedefleyen dinlere döneceğiz. Açıkcası İslam da bu gayeyi taşımaktadır. Kuran-ı Kerim’de yer alan gaybi haberlere göre, İslam’ın birgün insanoğlunun tek dini haline geleceği mukadder kılınmıştır. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Müşrikler istemeseler (de,) kendisini dinin (her dalında) üstün kılmak üzere Peygamberini hidayet ve hak diniyle gönderen, ancak O’dur.[6]

İslam farklı dinler arasında barış ve uyumun tesisi için kesin bir tutum üstlenmiş olmakla beraber, dinler arasında sağlıklı bir yarıştan da yanadır. O, insanların dinlerini yaymalarını ve dinlerinin diğer dinlerden daha faziletli olduğunu ispat etmelerini teşvik etmektedir.

İslam, bizzat diğer bütün dinlere karşı son zaferini, yüce ve üstün bir hedef olarak kabul etmektedir. O, bu hedefe ulaşmak üzere Müslümanlara daimi olarak telkinde bulunmaktadır. Kuran-ı Kerim Peygamber Efendimizesav hitaben şöyle buyurmuştur:

Sen de ki, “Ey insanlar! Ben, gökler ve yerin saltanatına sahip olan Allah’ın hepinize (gönderdiği) Peygamberiyim. O’ndan başka, (hiçbir) İlah yoktur. O, diriltir ve öldürür. Onun için, siz (de) Allah’a inanın. (Hem) Allah’a, (hem de) O’nun sözlerine inanan, ümmî nebî olan (bu) Peygamberine inanın ve ona uyun ki, hidayete eresiniz.[7]

İslam, dinler arasında herhangi bir gerginlik, kırgınlık ve yanlış anlamanın oluşmaması için, ahlaki kurallarını da oluşturmuştur. İslam’ın sunduğu bu ahlaki kurallar, dürüstlüğü, kesin adaleti, ifade özgürlüğünü ve muhalefet etme hakkını herkese eşit derecede sunmakta ve garanti altına almaktadır.

Bir dinin, hem evrensel olma iddiasında bulunması, hem de dinler arasında gerginlik yaratmaması, olası bir durum değildir. Ayrıca insanoğlunu tek bir bayrak altında toplamak isteyen ve evrensel bir mesajı olan dinin, kendi öğretisini yaymak üzere güçten yana olması mümkün değildir.

Kılıçla ülkeler fethedilebilir, ama gönüller değil,

Güç karşısında başlar eğilse de, akıllar değil.

İslam, mesajının yayılması adına hiçbir zorbalığa müsaade etmez. Allahcc şöyle buyurmuştur:

Dinde zorlama (caiz) değildir. Çünkü hak ile batıl arasındaki fark iyice ortaya çıkmıştır…[8]

Hidayet ve sapıklığın farkı iyice açıklandıktan sonra, dinde zorlamaya hiç ihtiyaç yoktur. Her insan doğruluğu ve hidayeti inceleyip, onu seçip seçmeme konusunda hür olarak karar verebilir. Allahcc Peygamber Efendimizesav hitaben, toplumun islahı için sürdürülen çabalarda, güç kullanılmasına asla tevessül edilmemesi gerektiğini tembihlemektedir. O, aşağıdaki ayet ile bir ıslahçı olarak Peygamber Efendimizinsav makamını ve görevini açıklamaktadır.

O halde, (insanlara) nasihat et. Sen, ancak çok nasihat edensin. Onlar üzerinde gözetici (de) değilsin.[9]

Bu konuyu daha da açıklığa kavuşturmak üzere başka bir ayette ise şöyle buyrulmuştur:

Yine (de) yüz çevirirlerse, Biz seni kendilerine gözetici olarak göndermedik. Şüphesiz senin (görevin,) ancak (sözü) iletmektir…[10]

Mesajını tebliğ ederken bir tartışma çıkarsa yahut da muhalifler şiddete başvuracak olurlarsa, bu şartlar altında İslam, tahammül ve sabır telkin etmektedir. Müslümanlar birer sabır ve sebat örneği olmalıdırlar. Onlar, ellerinden geldiğince çatışmadan kaçınmalıdırlar. Bundan dolayıdır ki, Müslümanlara bütün dünyada İslam’ın mesajını ulaştırma talimatı verilirken, kendilerine açık ve muayyen ahlaki kurallar da öğretilmiştir. Bu konu ile ilgili olarak Kuran-ı Kerim’de birçok ayet bulunmaktadır. Onlardan birkaçını konuyu açıklamak için aşağıda sunmaktayız:

(Ey Peygamber!) Sen (insanları) hikmet ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır. Onlarla en güzel (delil) ile tartış. Şüphesiz Rabbin, O’nun yolundan sapmış olanları en iyi bilir. Keza O, hidayete ermiş olanları (da) en iyi bilir.[11]

Onların kötülüklerini, en güzel (yöntem) ile sav. Biz, onların söylediklerini çok iyi biliriz.[12]

(Her) çağı şahit olarak gösteriyorum. İnsan, şüphesiz (büyük bir) hüsran içindedir. Ancak inanan ve (yerli yerinde) iyi işler yapan, (hakka bağlı kalıp) birbirlerine (de) hakkı telkin eden ve (sabır gösterip) birbirlerine sabrı tavsiye edenler (ise bundan) müstesnadırlar.[13]

Sonra o, iman edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden (keza) birbirlerine merhameti tavsiye edenlerden olur.[14]

En iyi olanın ayakta kalması

Kuran-ı Kerim’e göre, bir dinin kalıcı olmasının ve son zaferinin dayanağı maddi bir güç olmayıp, aksine dinin sunduğu gerçek delillerdir. Bu konuda Kuran-ı Kerim’in tutumu çok açıktır. Ona göre, hakkı yok etmek ve batılı desteklemek için her ne kadar güç sarfedilirse edilsin, sonuç başarısız ve muratsız kalır. Delil gücü her türlü maddi silah karşısında eninde sonunda galip gelendir. Nitekim Kuran-ı Kerim şöyle buyurmuştur:

…Allah’a kavuşacaklarına kesin olarak inananlar dediler ki: “Nice küçük topluluklar, büyük topluluklara Allah’ın emriyle üstün gelmişlerdir. Allah sabredenlerle beraberdir.”[15]

İslam’ın üstünlük ve galebe düşüncesi, yukarıdaki ayet-i kerimenin ışığında anlaşılmaya çalışılmalıdır. Kuran-ı Kerim’in diğer bir ayeti ise şöyle buyurmaktadır:

…Allah onlardan razı oldu ve onlar (da) O’ndan razı oldular. Allah’ın topluluğu, işte bunlardır. İyi dinleyin! Şüphesiz, ancak Allah’ın topluluğu başarıya ulaşandır.[16]

İslam tarihinde gerçekleşen ilk savaş Bedir savaşıdır. Bu savaşta Müslümanların küçük bir grubu ile Mekkeli müşriklerin sayıca çok üstün ve donanımlı bir ordusu karşı karşıya gelmişlerdi. Müslümanlar sayıca çok küçük oldukları gibi, silahları da neredeyse yok denecek kadar azdı. Böyle bir durumda Müslümanlara nefsi müdafa için bir savaş musallat edildiği halde, onlar kişisel bekaları için değil, aksine inançlarını korumak üzere savaşmaya mecbur kalmışlardı. Nitekim Kuran-ı Kerim bu konu ile ilgili şunu buyurmuştur:

…(Allah,) delil ile helâk olmuş olan, artık helâk olsun ve delil ile dirilmiş olan, artık dirilsin diye, (böyle yaptı). Şüphesiz Allah, en iyi işiten ve en iyi bilendir.[17]

Aslında bu, insanoğlunun gelişiminde en önemli role sahip olan ilkedir. Bunun özeti, en iyi olanın ayakta kalmasıdır. Buna göre uygun ve daha iyi olan varlığını devam ettirir. Yaşamdaki gelişiminin yöntemi, işte budur.

 

Hz. Mirza Tahir Ahmed

 


[1] Beyyine suresi, ayet 6

[2] Rum suresi, ayet 31

[3] Life of Mahomet by Sir William Muir London, 1878

[4] Life of Mahomet by Sir William Muir London, 1878

[5] Prof. Noldeke in Encyclopaedia Britannica; 9.baskı, Kuran başlığı altında

[6] Saff suresi, ayet 10

[7] Araf suresi, ayet 159

[8] Bakara suresi, ayet 257

[9] Gâşiye suresi, ayetler 22-23

[10] Şûrâ suresi, ayet 49

[11] Nahl suresi, ayet 126

[12] Müminûn suresi, ayet 97

[13] Asr suresi, ayetler 2-4

[14] Beled suresi, ayet 18

[15] Bakara suresi, ayet 250

[16] Mücadele suresi, ayet 23

[17] Enfâl suresi, ayet 43


Related news items:
Newer news items:
Older news items:

İlgili Diğer Konular

Sosyal Medyamız

Ahmediyet'e Davet

Multimedya

Dergimiz 20 sayısı

Müslümanlar için Ahmediye Cemaati'nin fedakarlıkları

Kur'an Meali

Cemaatimiz tarafından hazırlanan İkinci Kuran Mealimiz Yayında

Her Sureden önce açıklaması, Arapçası ve Türkçesi aynı hizada, Geniş indeks, Geniş Dipnotlar

Kitap

Downloads: 154

Müslüman Ahmediye Cemaati 3. Halifesi Hz. Mirza Nasır Ahmed’in bir konuşmasından metne aktarılmış olan bu kitapta Hz. Mirza Gulam Ahmed

Video

Downloads: 55

Günümüzde hilafet ve halifeye tabi olmak meselesi tüm açıklığıyla bu bölümde anl...

Ses-mp3

Namaz Vakitleri

Bölge :

Üyelere Özel Hediye Kitap

Galerimiz Resimler