Bakara Suresi Meali

Bakara Suresi

Bu sûre, Medine devrinin birinci ve ikinci yılında nazil olmuştur. Besmele ile birlikte iki yüz seksen yedi ayettir.

Bu sûrenin ilk kısımlarında Yüce Allah’tan (c.c.), vahiy ile ilhamdan, ahirete imandan ve benzeri temel konulardan bahsedilmiştir. Fâtiha sûresinde “Mükâfatlandırılanlar,” “Mağdubi aleyhim1,” ve “Dâllîn2,” şeklinde, üç hizipten bahsedilmiştir. Yüce Allah’ın (c.c.) mükâfatlandırdıkları zikredildikten sonra, mağdubi aleyhim, yani Allah’ın (c.c.) gazabına uğramış olan topluluğun bozuk inançlarından, kötü ve çirkin hareketlerinden bahsedilmiştir.

Bakara sûresi hayret verici bir mucizedir. Burada dünyanın başlangıcından, Hz. Muhammed Resûlüllah’a (s.a.v.) kadar, değişik peygamberlerin hadiselerinden bahsedilmiştir. Ayrıca bu sûre, Kıyamet’e kadar İslâm dininin karşılaşacağı tehlikeler hakkında da bilgi vermiştir. Hz. Âdem’in (a.s.) zikrinden sonra, değişik dinlerin yüce resûllerinden bahsedilmiştir. Hz. İbrahim (a.s.), Hz. Musa (a.s.), Hz. İsa (a.s.) ile Hz. Muhammed Resûlüllah (s.a.v.), bu sûrede zikri geçen peygamberlerdendir.  Bu sûreyi okuyunca insan, din artık tamamlanmıştır fikrine ulaşır. İslâm dininin hiçbir yönü eksik bırakılmamıştır. Daha sonraki sûrelerde, başka detaylardan da bahsedildiği şüphesizdir. Ancak yine de bu sûrenin, tek başına her konuyu kapsadığı görülmektedir. Hz. Resûlüllah (s.a.v.), her şeyin bir zirvesi olur, Kuran-ı Kerim’in zirvesi de “Sûre-tül Bakara”dır, diye buyurmuştur. Bu sûrede Kuran-ı Kerim’in bütün ayetlerinin başı olan, “Ayet-el Kürsî” bulunur. Bu ayetin, Hz. Resûlüllah’a vahyedilmesi, onun yüce şanını göstermektedir. Burada namaz, oruç, zekât ve hac meseleleri de anlatılmıştır. Bundan başka, Hz. İbrahim (a.s.) ile Hz. İsmail’in (a.s.) Beytullah’ı yeniden yaptıklarındaki duaları da bu sûrede yer almaktadır.

Bu sûrede Yüce Allah’ın (c.c.) İsrâiloğulları ile yaptığı anlaşmadan, yani onlardan aldığı kesin sözden de bahsedilmiştir. Maalesef onlar bu anlaşmayı bozdular ve neticesinde Yüce Allah (c.c.), Hz. İsa’yı (a.s.) kendilerine peygamber olarak gönderdi. Bu sûrenin sonunda bütün duaların özetini kapsadığı anlaşılan bir ayet-i kerime de yer almaktadır. Böylece duaların bitmez bir hazinesi insanlığa ihsan edilmiştir.

1. Sonsuz kerem ve rahmet eden Allah’ın adıyla (okuyorum.)

ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ

2. Ben, (her şeyi) en iyi bilen Allah’ım. 1*

الٓمٓۚ

3. Bu Kitab’ın en mükemmel olduğuna hiç şüphe yoktur. (O, Allah’ın) takvasını benimseyenlere, yol gösterendir.

ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ

4. Onlar, gaybe inanırlar. Namazı ayakta tutarlar. Kendilerine verdiğimiz (rızıktan, Allah yolunda) harcarlar.

اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَۙ

5. Onlar, sana indirilene (de,) senden önce indirilene (de) inanırlar. Ahirete (de) kesin olarak inanırlar.

وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَۜ

6. Rableri tarafından gelen hidayetin tam üzerinde olanlar (da,) işte bunlardır. Muratlarına erenler (de, ancak) bunlardır.

اُو۬لٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

7. Şüphesiz kâfirleri uyarıp uyarmaman, onlar için birdir. Onlar (durumlarını değiştirmedikçe,) inanmazlar.

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

8. Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözleri üzerinde (de bir) perde vardır. Kendilerine, büyük bir azap (mukadderdir.)

خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ۟

9. İnsanlardan bazıları, “Allah’a ve ahiret gününe inandık,” derler. Oysa onlar, iman edenler değillerdir.

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ

10. Onlar, Allah’ı ve inananları aldatmak isterler. Hâlbuki kendilerinden başkasını aldatamazlar ve bunun farkında değildirler.

يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ وَمَا 
يَخْدَعُونَ اِلَّٓا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَۜ

11. Kalplerinde bir hastalık vardı. Sonunda Allah, hastalıklarını arttırdı. (Geçmişte) yalan söyledikleri için, onlara acı bir azap vardır.

ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌۙ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًاۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌۙ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ

12. Kendilerine, yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiğinde, derler ki: “Şüphesiz bizler, ancak ıslah edenleriz.”

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِۙ قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ

13. İyi dinleyin! Şüphesiz fesat çıkaranlar, ancak onlardır. Ancak onlar, (bu gerçeği) bilmezler.

اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ

14. Onlara, diğer insanların inandığı gibi siz (de) inanın, denildiğinde, “Biz (de,) aptalların inandığı gibi mi inanalım?” derler. İyi bilin ki, asıl aptal (olan) kendileridir. Ancak (bunu) bilmezler.

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ

15. İnananlar ile karşılaştıklarında, “Biz (bu Peygamber’e) inanıyoruz,” derler. (İleri gelen) şeytanları ile baş başa kaldıklarında (ise,) “Şüphesiz biz sizinle birlikteyiz. Onlarla ancak alay ediyorduk,” derler.

وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْۙ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْۙ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُ۫نَ

16. Alay ettiklerinden dolayı, Allah onları cezalandıracak ve azgınlıkları içinde şaşkın bırakacak.

اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

17. Doğruluk yerine sapıklığı benimseyenler, ancak bunlardır. Bunun sonucu alışverişleri onlara (bir) kâr getirmedi ve onlar hidayet bulanlar (da) olamadılar.

اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

18. Onların durumu, ateş yakan bir kimsenin durumu gibidir. O (ateş) çevreyi aydınlatınca, Allah ışıklarını alıp götürdü ve onları karanlıklar içinde, (hiçbir şeyi) göremez (halde) bıraktı.

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًاۚ فَلَمَّٓا اَضَٓاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّٰهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ ف۪ي ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ

19. (Onlar,) sağır, dilsiz ve kördürler. Onun için (de hidayete) dönemezler.

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَۙ

20. Yahut (onların durumu,) gökten inen yağmura benzer. Onda karanlıklar, yıldırım ve şimşek vardır. Onlar, yıldırımlardan dolayı, ölüm korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Hâlbuki Allah, bütün kâfirleri kuşatıp (helâk edendir.)

اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ ف۪يهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌۚ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِۜ وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ

21. Şimşek neredeyse gözlerini alır. Ne zaman (kendilerine yol göstermek için) parıldarsa, (onun ışığında) yürümeye başlarlar. Onlara karanlık getirince (de) dururlar. Allah dileseydi, mutlaka işitme ve görme yeteneklerini yok ederdi. Şüphesiz Allah, istediği her şeye tam olarak gücü yetendir.

يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْۜ كُلَّمَٓا اَضَٓاءَ لَهُمْ مَشَوْا ف۪يهِۙ وَاِذَٓا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُواۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ۟

22. Ey insanlar, takva sahibi olasınız diye sizi ve (sizden) öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin.

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ

23. O, yeryüzünü sizler için bir döşek ve göğü (de yaşamınızın) bir temeli olarak yarattı. Bulutlardan su indirip, böylece onunla size rızık olarak çeşitli meyveler yetiştirdi. Öyleyse bilerek Allah’a ortak koşmayın.

اَلَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْۚ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

24. Eğer kulumuza indirdiğimiz (kelâmdan) şüphe ediyorsanız, siz (de) buna benzer bir sûre getirin. Eğer doğru iseniz, Allah’tan başka yardımcılarınızı (da) çağırın.

وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ۖ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

25. Ancak (bunu) yapamazsanız (ve kesinlikle de) yapamayacaksınız, öyleyse yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten sakının. 2* O, kâfirler için hazırlanmıştır.

فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُۚ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ

26. İnanıp (da yerli yerinde) iyi işler yapanlara, içinden ırmaklar akan bahçeler olduğunu müjdele. Onlara (bu bahçelerin) meyvelerinden rızık olarak verileceği zaman, “Bu, daha önce (de) bize rızık olarak verilmişti,” diyecekler. Hâlbuki (daha önce kendilerine sadece) onun benzeri getirilmişti. Orada, onların tertemiz eşleri olacak ve içinde (de) daimi olarak kalacaklar.

وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًاۙ قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًاۜ وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

27. Şüphesiz Allah, bir sivrisineğin, hatta onun üzerinde bulunanın örneğini ileri sürmekten çekinmez.1 İnananlar, bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. Ancak kâfirler, “Allah bu örnekten, neyi kasteder?” derler. (Aslında) O, bu (örneği vermekle) birçok kimsenin doğru yoldan sapmış olduğuna hüküm verir. Birçoğuna (ise) onunla hidayet verir. O, bu (Kur’an) ile fasıklar dışında, hiç kimsenin doğru yoldan saptığına hüküm vermez.

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًاۢ يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يرًاۜ وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ

28. Onlar Allah ile yaptıkları sözleşmeyi, kesinleştirdikten sonra bozarlar. Allah’ın kuvvetlendirilmesini emrettiği (ilişkileri) bozarlar ve yeryüzünde fesat çıkarırlar. İşte zarara uğrayanlar (da,) ancak onlardır.

اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

29. (Ey insanlar!) Allah’ın (sözlerini) nasıl inkâr edersiniz? Oysa siz, ölüydünüz. O, sizi diriltti. Sonra sizi öldürecek, ardından sizi (tekrar) diriltecek ve sonunda (da,) ancak O’na döndürüleceksiniz.

كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

30. Yeryüzünde ne varsa hepsini sizin (yararınız için) yaratan O’dur. Sonra göklere yönelerek, onları yedi gök halinde tastamam kıldı. O, her şeyin (doğrusunun) daimi bilgisine sahiptir.

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟

31. Hani Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife tayin etmek üzereyim,” demişti. (Bunun üzerine melekler) dediler ki: “Sen orada fesat çıkaracak ve kan dökecek olanı mı yaratacaksın? 3* Biz (ise,) Seni hamd ile tespih eder ve her türlü yücelik sahibi olduğunu beyan ederiz.” (Bunun üzerine) Allah, “Şüphesiz Ben, bilmediklerinizi bilirim,” dedi.

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

32. (Allah,) Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra (o isimlerin ait olduğu yaratıkları meleklere) gösterip, “Eğer siz doğru söylüyorsanız, bunların adlarını bana söyleyin,” dedi. 4*

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

33. Onlar dediler ki: “Sen her türlü eksiklikten uzaksın. Bize öğrettiklerinden başka (hiçbir şeyin) bilgisine sahip değiliz. Şüphesiz (her şeyi) en iyi bilen, (her söz ve hareketin) hikmetini en iyi anlayan, ancak Sensin.”

قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَاۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

34. (Allah,) “Ey Âdem, bu (meleklere) onların isimlerini söyle,” dedi. Bunun üzerine (Âdem) isimlerini söyleyince, (Allah,) “Şüphesiz Ben, göklerin ve yerin gizliliklerini bilirim. Sizin açığa vurduğunuzu (da,) gizlediğinizi (de) bilirim, diye size söylememiş miydim,” dedi.

قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۚ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْۙ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ

35. Hani Biz meleklere, “Âdem’e boyun eğin,” demiştik.1 İblis dışında hepsi boyun eğdiler. O, yüz çevirdi ve kibirlendi. O, (önceden beri) kâfirlerdendi. 5*

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِر۪ينَ

36. Biz dedik ki: “Ey Âdem, sen ve eşin Cennet’te kalın.6* Orada istediğiniz yerden bolca yiyin, ancak o ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.” 7*

وَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اسْكُنْ اَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَاۖ وَلَا تَقْرَبَا هٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِم۪ينَ

37. (Ondan sonra) Şeytan, (o ağaç yüzünden) onları (yerlerinden) kaydırdı ve içinde bulundukları (durumdan) çıkardı. Onlara, “Çıkın buradan! (Artık) birbirinize düşmansınız ve (unutmayın ki, belli) bir süreye kadar yeryüzünde kalmanız ve geçiminizi sağlamanız (mukadderdir,)” dedik.

فَاَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَاَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا ف۪يهِۖ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ

38. Sonra Âdem, Rabbinden bazı (dua) kelimelerini öğrendi ve (ona göre dua etti.) Bunun üzerine (Yüce Allah,) kendisine lütfederek yöneldi. Şüphesiz O, tevbeleri çok kabul eden (ve) çok rahmet edendir.

فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّه۪ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ

39. “Hepiniz buradan çıkın. Bundan böyle Benim tarafımdan size bir hidayet gelirse, o hidayetime uyanlara artık ne (geleceğin) bir korkusu, ne (de geçmiş kusurlarından dolayı) bir üzüntüsü olmayacaktır,” dedik.

قُلْنَا اهْبِطُوا مِنْهَا جَم۪يعًاۚ فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي هُدًى فَمَنْ تَبِعَ هُدَايَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

40. İnkâr eden ve ayetlerimizi yalanlayanlar (da,) ancak Cehennemlik olanlardır. Onlar orada uzun süre kalacaklardır.

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟

41. Ey İsrâiloğulları, size ihsan ettiğim nimetimi hatırlayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, Ben (de) size verdiğim sözü yerine getireyim ve ancak Benden korkun.

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَوْفُوا بِعَهْد۪ٓي اُو۫فِ بِعَهْدِكُمْ وَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ

42. Elinizde bulunan (Kelâm’ı) doğrulayan, bu indirdiğimiz (Kelâm’a) inanın. Onu ilk inkâr eden siz olmayın. Ayetlerimi, düşük bir değere değişmeyin ve ancak Benim takvamı benimseyin.

وَاٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلْتُ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَكُمْ وَلَا تَكُونُٓوا اَوَّلَ كَافِرٍ بِه۪ۖ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ي ثَمَنًا قَل۪يلًاۘ وَاِيَّايَ فَاتَّقُونِ

43. Hakkı batıl ile karıştırmayın. Hakkı bilerek (de) gizlemeyin.

وَلَا تَلْبِسُوا الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُوا الْحَقَّ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

44. Namazı ayakta tutun 8* ve zekâtı verin. (Allah’a) eğilenlerle birlikte, siz (de) eğilin.

وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِع۪ينَ

45. (Başka) insanlara iyiliği emredip (de) kendinizi unutuyor musunuz? Hâlbuki Kitab’ı 9* okuyorsunuz. Yine (de) akıllanmaz mısınız

اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَاَنَّهُمْ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ۟

46. Sabır ve dua ile (Allah’tan) yardım dileyin. Şüphesiz bu, alçak gönüllülerden başkasına ağır gelir

وَاسْتَع۪ينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلٰوةِۜ وَاِنَّهَا لَكَب۪يرَةٌ اِلَّا عَلَى الْخَاشِع۪ينَۙ

47. Onlar Rablerine kavuşacaklarına ve dönüşlerinin O’na olacağına kesin olarak inanırlar.

اَلَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَاَنَّهُمْ اِلَيْهِ رَاجِعُونَ۟

48. Ey İsrâiloğulları, size ihsan ettiğim bunca nimetlerimi ve sizi (zamanın) tüm kavimlerine üstün kıldığımı hatırlayın.

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ

49. Hiç bir kimsenin başkasının yerine geçemeyeceği, kimseden şefaat kabul edilmeyeceği, hiç kimseden karşılık alınmayacağı ve kendilerine yardım (da) edilmeyeceği günden korkun.

وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ

50. Hani size işkence eden, erkek çocuklarınızı öldürüp kadınlarınızı sağ bırakan Firavun’un kavminden, sizi kurtarmıştık. (Bunda) sizin için, Rabbiniz tarafından büyük bir sınav vardı.

وَاِذْ نَجَّيْنَاكُمْ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَسُومُونَكُمْ سُٓوءَ الْعَذَابِ يُذَبِّحُونَ اَبْنَٓاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَٓاءَكُمْۜ وَف۪ي ذٰلِكُمْ بَلَٓاءٌ مِنْ رَبِّكُمْ عَظ۪يمٌ

51. Hani denizi yarıp sizi kurtarmış
ve gözlerinizin önünde Firavun’un
kavmini boğmuştuk.

وَاِذْ فَرَقْنَا بِكُمُ الْبَحْرَ فَاَنْجَيْنَاكُمْ وَاَغْرَقْنَٓا اٰلَ فِرْعَوْنَ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ

52. Hani Musa’ya kırk gece vaat etmiştik. Sonra onun ardından kendinize zulüm ederek buzağıyı (tanrı)
edinmiştiniz.

وَاِذْ وٰعَدْنَا مُوسٰٓى اَرْبَع۪ينَ لَيْلَةً ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ

53. Bundan sonra (da,) şükredesiniz
diye sizi affetmiştik.

ثُمَّ عَفَوْنَا عَنْكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

54. Hani doğru yolu bulasınız diye Musa’ya Kitap 10* ve hak ile batılı ayırt eden (mucizeler) vermiştik.

وَاِذْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

55. Hani Musa kavmine demişti ki: “Ey kavmim! Buzağıyı (tanrı) edinmekle şüphesiz kendinize zulüm ettiniz. Onun için, sizi yaratana eğilin v nefsinizi öldürün. 11* Bu, sizi yaratanın Katında, sizin için daha hayırlıdır. (Sizler böyle yaptıktan sonra, Yüce Allah da) lütfederek size yöneldi. Şüphesiz O, (kullarının) tevbelerini çok kabul eden ve çok rahmet edendir.”

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنَّكُمْ ظَلَمْتُمْ اَنْفُسَكُمْ بِاتِّخَاذِكُمُ الْعِجْلَ فَتُوبُٓوا اِلٰى بَارِئِكُمْ فَاقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ عِنْدَ بَارِئِكُمْۜ فَتَابَ عَلَيْكُمْۜ اِنَّهُ هُوَ التَّوَّابُ الرَّح۪يمُ

56. Hani siz: “Ey Musa, Allah’ı karşımızda apaçık görmedikçe kesinlikle sana inanmayız” demiştiniz. Sonra sizi mahveden bir azap yakalamıştı ve siz (gözlerinizle yaptıklarınızın neticesini) gördünüz.

وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى نَرَى اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْكُمُ الصَّاعِقَةُ وَاَنْتُمْ تَنْظُرُونَ

57. Mahvolduktan sonra (yine de) şükredesiniz diye, sizleri tekrar yücelttik.

ثُمَّ بَعَثْنَاكُمْ مِنْ بَعْدِ مَوْتِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

58. Bulutları (da) üzerinize gölge yaptık. Size “Mann” ve “Selva” 12* ihsan ettik. Size rızık olarak verdiğimiz temiz şeylerden yiyin, dedik. Onlar Bize zulmetmediler, ancak kendilerine zulmediyorlardı.

وَظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰىۜ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْۜ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

59. Hani “Şu kasabaya girin. Oradan dilediğiniz gibi bolca yiyin, tam itaat ederek kapısından, (yükümüzün) hafiflemesini (diliyoruz,) diyerek girin. Biz (de) hatalarınızı bağışlar, iyilik edenlere daha (da) veririz,” demiştik.

وَاِذْ قُلْنَا ادْخُلُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ فَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَدًا وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا وَقُولُوا حِطَّةٌ نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْۜ وَسَنَز۪يدُ الْمُحْسِن۪ينَ

60. (Bu) zalimler, kendilerine söylenen sözden başka söz (söylemeye) başladılar. Bunun sonucu Biz (de) zalimlere gökten azap indirdik, çünkü onlar itaatsizlik ederlerdi.

فَبَدَّلَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا قَوْلًا غَيْرَ الَّذ۪ي ق۪يلَ لَهُمْ فَاَنْزَلْنَا عَلَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا رِجْزًا مِنَ السَّمَٓاءِ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ۟

61. Hani Musa kavmi için su istemişti. Biz (de) ona, “Değneğini taşa vur” demiştik (ve) ondan, on iki pınar fışkırmıştı. Her topluluk su alacağı yeri tanımıştı (Onlara,) “Allah’ın rızkından yiyin, için ancak yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkarmayın,” (denilmişti).

وَاِذِ اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِه۪ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۜ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًاۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ

62. Hani siz, “Ey Musa, bir çeşit yemeğe dayanamayız. Bizim için Rabbine dua et, bize yerin bitirdiği sebze, acur, buğday, mercimek ve soğan çıkarsın,” demiştiniz. (O da size,) “İyi olanı, daha değersiz olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? Bir şehre gidin. Şüphesiz orada istediğinizi bulursunuz, demişti. Onlar, (daimi olarak) aşağılanmak ve çaresizliğe uğratılmak suretiyle, Allah’ın gazabına çarptırıldılar. Bu (da) Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmek (istemelerindendi.) Bu, itaatsizlik ve taşkınlık etmelerindendi.

وَاِذِ اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِه۪ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۜ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًاۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ

62. Hani siz, “Ey Musa, bir çeşit yemeğe dayanamayız. Bizim için Rabbine dua et, bize yerin bitirdiği sebze, acur, buğday, mercimek ve soğan çıkarsın,” demiştiniz. (O da size,) “İyi olanı, daha değersiz olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? Bir şehre gidin. Şüphesiz orada istediğinizi bulursunuz, demişti. Onlar, (daimi olarak) aşağılanmak ve çaresizliğe uğratılmak suretiyle, Allah’ın gazabına çarptırıldılar. Bu (da) Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmek (istemelerindendi.) Bu, itaatsizlik ve taşkınlık etmelerindendi.

وَاِذْ قُلْتُمْ يَا مُوسٰى لَنْ نَصْبِرَ عَلٰى طَعَامٍ وَاحِدٍ فَادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُخْرِجْ لَنَا مِمَّا تُنْبِتُ الْاَرْضُ مِنْ بَقْلِهَا وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاۜ قَالَ اَتَسْتَبْدِلُونَ الَّذ۪ي هُوَ اَدْنٰى بِالَّذ۪ي هُوَ خَيْرٌۜ اِهْبِطُوا مِصْرًا فَاِنَّ لَكُمْ مَا سَاَلْتُمْۜ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيّ۪نَ بِغَيْرِ الْحَقِّۜ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ۟

63. (İster) inananlar, (ister) Yahudiler (ya da) Hıristiyan ve Sâbîler (olsun.) Şüphesiz Allah ve ahiret gününe gönülden inanıp, (yerli yerinde) iyi işler yapanların (en uygun) ecirleri Rablerinin Katındadır. Onlar için artık ne (geleceğin) korkusu, ne (de geçmişin) üzüntüsü vardır.

اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَالَّذ۪ينَ هَادُوا وَالنَّصَارٰى وَالصَّابِـ۪ٔينَ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

64. Hani sizden kesin söz almıştık ve Tûr’u üstünüze yükseltmiştik, 13*  “Size verdiğimiz (Kitab’a) sımsıkı tutunun, takva sahibi olasınız diye onda bulunanları hatırınızda bulundurun, (demiştik).

وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاذْكُرُوا مَا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

65. Size apaçık hidayet verildiği halde yine (de) yüz çevirdiniz. Allah’ın size lütfu ve rahmeti olmasaydı, sizler muhakkak zarara uğrayanlardan olurdunuz.

ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَۚ فَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ لَكُنْتُمْ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ

66. Aranızdan Sebt, (Cumartesi günü) hakkında aşırı davrananların (akıbetini,) elbette biliyorsunuz. (Yaptıklarından dolayı) Biz onlara, “(Gidin) aşağılık birer maymun olun,” demiştik. 14*

وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذ۪ينَ اعْتَدَوْا مِنْكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِـ۪ٔينَۚ

67. (Biz bu hadiseyi) orada bulunanlara ve onlardan sonra gelenlere bir ibret, takva sahiplerine (de) bir öğüt vesilesi kıldık.

وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذ۪ينَ اعْتَدَوْا مِنْكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِـ۪ٔينَۚ

68. Hani Musa kavmine, “Allah bir inek kesmenizi buyuruyor,” demişti. Onlar, “Bizimle alay mı ediyorsun?” dediler. Musa (da, “Böyle davranıp) cahillerden olmaktan, Allah’a sığınırım,” dedi.

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ٓ اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تَذْبَحُوا بَقَرَةًۜ قَالُٓوا اَتَتَّخِذُنَا هُزُوًاۜ قَالَ اَعُوذُ بِاللّٰهِ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ

69. Onlar, “Bizim için Rabbine dua et (de onun) nasıl bir inek olduğunu bize iyice açıklasın,” dediler. (Musa onlara,) “O, onun ne yaşlı ne (de) pek körpe, (ancak) ikisinin ortası, genç bir inek olduğunu söylüyor. Onun için size emir olunanı yerine getirin,” dedi.

قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا فَارِضٌ وَلَا بِكْرٌۜ عَوَانٌ بَيْنَ ذٰلِكَۜ فَافْعَلُوا مَا تُؤْمَرُونَ

70. (Gene) onlar, “Bizim için Rabbine (yine) dua et (de,) onun ne renkte olduğunu bize açıklasın,” dediler.  (Musa,) “O, onun parlak sarı renkli, görenlerin hoşuna giden bir inek olduğunu söylüyor,” dedi.

قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا لَوْنُهَاۜ قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ صَفْرَٓاءُۙ فَاقِعٌ لَوْنُهَا تَسُرُّ النَّاظِر۪ينَ

71. Onlar dediler ki: “Bizim için Rabbine (yine) dua et (de,) onun nasıl (bir inek) olduğunu, bize iyice açıklasın. Çünkü bizce, o vasıftaki ineklerin hepsi birbirine benzer. Allah isterse, biz hidayeti mutlaka kabul edeceğiz.”

قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِيَۙ اِنَّ الْبَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَاۜ وَاِنَّٓا اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَمُهْتَدُونَ

72. (Musa,) “O, bu ineğin toprak sürmek veya ekinleri sulamak için boyunduruk altına girmemiş, sağlıklı, alacasız bir inek olduğunu söylüyor,” dedi. Onlar, işte şimdi bize gerçeği açıkladın diyerek ineği kestiler. Gerçi bunu yapmaya gönülleri (hiç) razı değildi.

قَالَ اِنَّهُ يَقُولُ اِنَّهَا بَقَرَةٌ لَا ذَلُولٌ تُث۪يرُ الْاَرْضَ وَلَا تَسْقِي الْحَرْثَۚ مُسَلَّمَةٌ لَا شِيَةَ ف۪يهَاۜ قَالُوا الْـٰٔنَ جِئْتَ بِالْحَقِّۜ فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ۟

73. Hani siz, adamın birini öldürdüğünüzü (iddia etmiştiniz.) 15* Sonra bu hususta ihtilafa düştünüz. Ancak Allah, gizlediklerinizi açığa vuracaktı.

وَاِذْ قَتَلْتُمْ نَفْسًا فَادّٰرَءْتُمْ ف۪يهَاۜ وَاللّٰهُ مُخْرِجٌ مَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَۚ

74. Bunun üzerine Biz, “Bunu, (o adamın başına gelen) diğer olaylarla karşılaştırın, (o zaman gerçek ortaya çıkacaktır,)” dedik. İşte böylece Allah, ölüleri diriltir ve akıllanasınız diye size mucizelerini gösterir. 16*

فَقُلْنَا اضْرِبُوهُ بِبَعْضِهَاۜ كَذٰلِكَ يُحْيِ اللّٰهُ الْمَوْتٰى وَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ

75. Bundan sonra kalpleriniz gene katılaştı, taş gibi, hatta daha (da) katı oldu. Şüphesiz taşların bazılarından nehirler bile akar. Bazıları (ise) yarılıp, içlerinden su çıkar. (Bu kalplerden) bazıları, Allah korkusundan, (af dileyerek) yerlere kapanır. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.

ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةًۜ وَاِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْاَنْهَارُۜ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَٓاءُۜ وَاِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

76. (Ey Müslümanlar! O Yahudiler’in) size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlardan bir grup Allah’ın kelâmını işitirler, onu kavradıktan sonra (içeriğini) bilerek bozarlar ve (yaptıklarının kötü sonuç vereceğini de) çok iyi bilirler.

اَفَتَطْمَعُونَ اَنْ يُؤْمِنُوا لَكُمْ وَقَدْ كَانَ فَر۪يقٌ مِنْهُمْ يَسْمَعُونَ كَلَامَ اللّٰهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُ مِنْ بَعْدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

77. Bunlar inananlarla karşılaştıklarında, biz inandık, derler. Baş başa kaldıklarında (da birbirlerini ayıplayarak,) “Allah’ın size açıkladıklarını, onlara anlatıp duruyorsunuz. Bunun sonucu, onlar (da bu bilgileri) Rabbiniz Katında aleyhinize güçlü bir delil olarak kullanacaklar. Bunu hiç akıl etmiyor musunuz?” derler.

وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّاۚ وَاِذَا خَلَا بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ قَالُٓوا اَتُحَدِّثُونَهُمْ بِمَا فَتَحَ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ لِيُحَٓاجُّوكُمْ بِه۪ عِنْدَ رَبِّكُمْۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ

78. Allah’ın, kendilerinin gizlediklerinden (de,) açığa vurduklarından (da) haberdar olduğunu, bilmiyorlar mı?

اَوَلَا يَعْلَمُونَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ

79. Onlardan, okuma yazma bilmeyen *17 bazılarının, birtakım yalan yanlış bilgiler dışında, Kitap hakkında bildikleri hiçbir şey yoktur. Onlar uydurmaktan başka bir şey yapmazlar.

وَمِنْهُمْ اُمِّيُّونَ لَا يَعْلَمُونَ الْكِتَابَ اِلَّٓا اَمَانِيَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ

80. Az bir kazanç elde etmek için Kitab’ı kendi elleriyle yazıp, bu Allah Katındandır diyenlere, korkunç bir azap vardır. Kendi elleriyle yazdıkları ve (karşılığında) elde ettikleri kazançlardan dolayı, onlara korkunç bir azap (mukadderdir).

فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْد۪يهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ لِيَشْتَرُوا بِه۪ ثَمَنًا قَل۪يلًاۜ فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَيْد۪يهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ

81. (Onlar) derler ki: “(Cehennem) ateşi, sayılı bir kaç gün dışında, bize hiç dokunmayacak.” Sen onlara de ki: “Allah Katından bir söz mü aldınız? Eğer öyleyse Allah sözünden asla caymaz. Yoksa Allah hakkında, bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?”

وَقَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّامًا مَعْدُودَةًۜ قُلْ اَتَّخَذْتُمْ عِنْدَ اللّٰهِ عَهْدًا فَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ عَهْدَهُٓ اَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ

82. Tabi ki kötülük işleyip, günahları kendilerini (her taraftan) kuşatmış olanlar, (mutlaka) Cehennemliktirler. Onlar orada uzun süre kalacaklar

بَلٰى مَنْ كَسَبَ سَيِّئَةً وَاَحَاطَتْ بِه۪ خَط۪ٓيـَٔتُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

83. İnanıp (yerli yerinde) iyi işler yapanlarsa, Cennetliktirler. Onlar orada ebedi olarak kalacaklar

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟

84. Hani İsrâiloğulların’dan, Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, anne ve babaya, akrabaya, öksüzlere ve yoksullara iyilik edin, insanlarla güzellikle konuşun, namazı (dosdoğru) kılın, zekât verin, diye söz almıştık. Ancak aranızdan bir kaçınız hariç (hepiniz sözünüzden) cayıp yüz çevirmiştiniz.

وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ لَا تَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا وَذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَقُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ ثُمَّ تَوَلَّيْتُمْ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْكُمْ وَاَنْتُمْ مُعْرِضُونَ

85. Hani sizden, (birbirinizin) kanını dökmemeniz 18*, (kavminizin fertlerini de) yurdunuzdan sürmemeniz için söz almıştık. Sonra siz (de) bunu böylece kabul etmiş ve (bu sözleşmeye daima) şahit olmuştunuz

وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ لَا تَسْفِكُونَ دِمَٓاءَكُمْ وَلَا تُخْرِجُونَ اَنْفُسَكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ ثُمَّ اَقْرَرْتُمْ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ

86. Sonra siz, (yine de) birbirinizi öldürür, aranızdan bir topluluğu (da düşmanlarına) arka çıkıp, günah ve zulüm ederek evlerinden kovarsınız. Size esir olarak (yardım istemeye) gelirlerse, fidyelerini verip, onları kurtarmaya kalkarsınız. Oysa gerçekte onları (evlerinden) çıkartmanız size yasaklanmıştı. Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp (da) bir kısmını inkâr mı edersiniz? 19* Aranızdan böyle yapanların cezası, bu dünya hayatında rezil olmaktan başka, ne olabilir ki? Kıyamet günü bundan daha şiddetli bir azaba uğratılacaklar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.

وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ لَا تَسْفِكُونَ دِمَٓاءَكُمْ وَلَا تُخْرِجُونَ اَنْفُسَكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ ثُمَّ اَقْرَرْتُمْ وَاَنْتُمْ تَشْهَدُونَ

87. Dünya hayatını ahiret hayatına tercih edenler, ancak bunlardır. Bu yüzden ne azapları hafifletilecek, ne (de başka bir şekilde) onlara yardım edilecektir

اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اشْتَرَوُا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا بِالْاٰخِرَةِۘ فَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ الْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ۟

88. Biz, Musa’ya Kitap verdik. Arkasından birbiri ardınca (bildiğiniz) peygamberleri gönderdik. Meryem’in oğlu İsa’ya apaçık ayetler verdik. Ona Ruh-ül Kudüs ile güç ihsan ettik. (Siz, hepsine karşı çıktınız. Söyleyin bakalım,) bir peygamber hoşunuza gitmeyen (talimatı) getirince, kibirlenmeniz (hoş bir şey mi?) Nitekim bir kısmını yalanlayacak, bir kısmını (da) öldürecek misiniz?

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَقَفَّيْنَا مِنْ بَعْدِه۪ بِالرُّسُلِ وَاٰتَيْنَا ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ الْبَيِّنَاتِ وَاَيَّدْنَاهُ بِرُوحِ الْقُدُسِۜ اَفَكُلَّمَا جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْۚ فَفَر۪يقًا كَذَّبْتُمْۘ وَفَر۪يقًا تَقْتُلُونَ

89. “Kalplerimiz örtülüdür,” dediler. Aslında Allah, inkârları yüzünden onları lanetlemiştir. Onun için çok az inanırlar.

وَقَالُوا قُلُوبُنَا غُلْفٌۜ بَلْ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ بِكُفْرِهِمْ فَقَل۪يلًا مَا يُؤْمِنُونَ

90. Önceleri kâfirlere karşı zafer kazanmak için (dua) ederlerken, ellerinde bulunan Kitab’ın (talimatını) doğrulayan bir Kitap, Allah tarafından kendilerine geldiğinde, tanımalarına rağmen, geleni inkâr ettiler. Bunun için Allah’ın laneti (bu gibi) kâfirlerin üzerinedir.

وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْۙ وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ 
عَلَى الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِه۪ۘ فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِر۪ينَ

وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْۙ وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِه۪ۘ فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِر۪ينَ

91. Onlar, Allah’ın kullarından dilediğine Kendi lütfunu indirmesine isyan edip, O’nun indirdiği (kelâmı) inkâr etmekle, kendilerini ne kötü bir şey karşılığında sattılar. Bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. Kâfirlere, aşağılayıcı bir azap vardır

بِئْسَمَا اشْتَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْ اَنْ يَكْفُرُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بَغْيًا اَنْ يُنَزِّلَ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۚ فَبَٓاؤُ۫ بِغَضَبٍ عَلٰى غَضَبٍۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ مُه۪ينٌ

92. Onlara, “Allah’ın indirdiğine inanın,” denildiğinde, “Ancak bize indirilene inanırız,” derler. Ondan sonra gelen kelâmı (ise,) inkâr ederler. Oysa gelen (kelâm) ellerindekin doğrulayan, en mükemmel ve doğru bir kelâm olarak (ispatlanmıştır.) De ki: “Eğer siz gerçek müminseniz, daha önce neden Allah’ın peygamberlerini öldürmek peşindeydiniz?”

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا نُؤْمِنُ بِمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَٓاءَهُ وَهُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا مَعَهُمْۜ قُلْ فَلِمَ تَقْتُلُونَ اَنْبِيَٓاءَ اللّٰهِ مِنْ قَبْلُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

93. Şüphesiz Musa, size apaçık mucizelerle geldi. (O dağa çıktıktan) sonra kendinize yazık ederek, (Yüce Allah’ı bırakıp) buzağıyı tanrı edindiniz

وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ ثُمَّ اتَّخَذْتُمُ الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِه۪ وَاَنْتُمْ ظَالِمُونَ

94. Hani sizden kesin söz almış ve Tûr’u üstünüze yükseltmiştik. Size verdiğimize sımsıkı sarılın ve (sözümüzü) dinleyin, demiştik. Bunun üzerine, (aranızdan muhatabımız olan kimseler,) “Peki dinledik, (ama aynı zamanda bu emre) karşı gelmeye (de karar verdik,)” dediler. Kâfirlikleri yüzünden, buzağı sevgisi kalplerine iyice yerleşmişti. Sen onlara, “(İddia ettiğiniz gibi) müminseniz, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor,” de.

وَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُواوَاِذْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَۜ خُذُوا مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواۜ قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْۜ قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ مَٓا اٰتَيْنَاكُمْ بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواۜ قَالُوا سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاُشْرِبُوا ف۪ي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْۜ قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِه۪ٓ ا۪يمَانُكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

95. Sen (onlara) de ki: “Eğer ahiret evi, Allah Katında diğer insanlar için değil (de,) yalnız sizin içinse ve bunda haklıysanız, ölümü dileyin.”

قُلْ اِنْ كَانَتْ لَكُمُ الدَّارُ الْاٰخِرَةُ عِنْدَ اللّٰهِ خَالِصَةً مِنْ دُونِ النَّاسِ فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

96. Önceden yaptıkları (kötü işlerden) ötürü onu, asla dilemeyecekler. Allah, zalimleri gayet iyi bilir.

وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ اَبَدًا بِمَا قَدَّمَتْ اَيْد۪يهِمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِالظَّالِم۪ينَ

97. Sen şüphesiz onları (da,) Allah’a ortak koşanlardan bazılarını (da,) diğer bütün insanlara göre, dünya hayatına daha düşkün bulacaksın. Her biri ömrünün bin yıl olmasını diler. Oysa uzun ömürlü olması, kendisini azaptan kurtaramaz. Allah, onların yaptıklarını görür.

وَلَتَجِدَنَّهُمْ اَحْرَصَ النَّاسِ عَلٰى حَيٰوةٍۚ وَمِنَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا يَوَدُّ اَحَدُهُمْ لَوْ يُعَمَّرُ اَلْفَ سَنَةٍۚ وَمَا هُوَ بِمُزَحْزِحِه۪ مِنَ الْعَذَابِ اَنْ يُعَمَّرَۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ۟

98. Cebrail’e düşman kesilenlere de ki: “O, bu (Kitab’ı) Allah’ın emriyle senin kalbine indirdi. Bu Kitap, kendisinden önce gelen (Kitab’ı) doğrulayan, inananlara yol gösteren ve müjde verendir.”

قُلْ مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِجِبْر۪يلَ فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِن۪ينَ

99. Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mîkâîl’e düşman olan (bilsin ki,) şüphesiz Allah (böyle) kâfirlerin düşmanıdır.

مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِلّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَرُسُلِه۪ وَجِبْر۪يلَ وَم۪يكَالَ فَاِنَّ اللّٰهَ عَدُوٌّ لِلْكَافِر۪ينَ

100. Şüphesiz Biz, sana apaçık ayetler indirdik. Bunları yoldan çıkmış olanlardan başka, hiç kimse inkâr etmez.

وَلَقَدْ اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍۚ وَمَا يَكْفُرُ بِهَٓا اِلَّا الْفَاسِقُونَ

101. Onlar, ne zaman bir sözleşme yapsalar, aralarından bir kısmı sözlerinden dönerler. Onlardan çoğu, imana yanaşmazlar bile.

اَوَكُلَّمَا عَاهَدُوا عَهْدًا نَبَذَهُ فَر۪يقٌ مِنْهُمْۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

102. Allah Katından kendilerine, ellerinde bulunan (Kitab’ı) doğrulayan bir peygamber gelince, o Kitap verilenlerden bir kısmı, bilmiyormuş gibi, Allah’ın (o yeni) Kitabı’nı arkalarına attılar.

وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْ نَبَذَ فَر۪يقٌ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَۗ كِتَابَ اللّٰهِ وَرَٓاءَ ظُهُورِهِمْ كَاَنَّهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

103. (Aynı zamanda bu Yahudiler,) Süleyman’ın hükümdarlığı zamanındaki isyancıların izlediği yolu takip ettiler. Süleyman asla kâfir değildi.Ancak ona karşı gelenler, kâfirdiler. Onlar, halka (nice) aldatıcı şeyler öğretirlerdi. (Bu Yahudiler kendilerince,) Bâbil’de Hârût ve Mârût 20* (adlı iki meleğe) indirilen talimata (da uyarlardı.) Oysa o ikisi, biz sizin için (Allah tarafından) bir sınanma (vesilesiyiz,) onun için sakın inkâr etmeyin demeden, kimseye bir şey öğretmezlerdi. (Bunun üzerine halk,) ikisinden koca ile karısını birbirinden ayıracak şeyleri öğrenirlerdi. Allah’ın emri olmadıkça, onlar (böyle şeylerle) hiç kimseye zarar veremezlerdi. Onlar, kendilerine zarar verecek (ve) yararı olmayacak şeyleri öğrenirlerdi. Şüphesiz bunlar, bu (yolu) izleyenin ahiretten hiç bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin, ne kötü olduğunu bir bilseler!

وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَۚ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْۜ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ بِه۪ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

104. Onlar inanıp, (Allah’ın) takvasını benimsemiş olsalardı, (karşılık olarak) Allah Katından verilenin, en iyi mükâfat olduğunu (anlarlardı.) Keşke (bu gerçeği) bilselerdi!

وَلَوْ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَمَثُوبَةٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ خَيْرٌۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ۟

105. Ey inananlar, (Peygamberimiz ile konuşurken) “Râinâ,” demeyin, “Ünzurnâ,” deyin ve (onun sözünü dikkatle) dinleyin. 21* (Biliniz ki,) inkâr edenlere acı bir azap (mukadderdir).

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقُولُوا رَاعِنَا وَقُولُوا انْظُرْنَا وَاسْمَعُواۜ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

106. Ehl-i Kitap ve müşriklerden (peygamberlerimizi) inkâr edenler, size Rabbiniz tarafından bir hayır (ve bereket) gelmesini istemezler. Allah, Kendi rahmeti için dilediğini seçer. Allah çok büyük lütuf sahibidir.

مَا يَوَدُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَلَا الْمُشْرِك۪ينَ اَنْ يُنَزَّلَ عَلَيْكُمْ مِنْ خَيْرٍ مِنْ رَبِّكُمْۜ وَاللّٰهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ

107. Herhangi bir mesajın geçerliliğini kaldırır veya unutturursak, onun yerine daha iyisini veya onun benzerini (tekrar) getiririz. Allah’ın her (istediği) şeye, tam olarak gücünün yettiğini bilmez misin? 22*

مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ اَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَٓا اَوْ مِثْلِهَاۜ اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

108. Göklerin ve yerin hükümranlığının, sadece Allah’a ait olduğunu bilmez misin? Allah’tan başka dostunuz ve yardımcınız yoktur.

اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ

109. Yoksa daha önce Musa’ya (çok) soru sorulduğu gibi, siz (de) Peygamberiniz’e (çok) soru  sormak mı istiyorsunuz? İmanı, kâfirlik ile değiştiren kimsenin, doğru yolu şaşırmış olduğunu (unutuyorsunuz.)

اَمْ تُر۪يدُونَ اَنْ تَسْـَٔلُوا رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُۜ وَمَنْ يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ

110. Ehl-i Kitap’tan çoğu, hak kendilerine apaçık belli olduktan sonra, içlerindeki kıskançlık sonucu, inandıktan sonra, sizi tekrar kâfirliğe döndürmek isterler. Allah’ın emri gelene kadar onları bağışlayın ve müsamaha gösterin. Şüphesiz Allah’ın her şeye, tam olarak gücü yeter.

وَدَّ كَث۪يرٌ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُمْ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِكُمْ كُفَّارًاۚ حَسَدًا مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْحَقُّۚ فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

111. Namazı (hakkıyla ve dosdoğru) kılın, zekât verin. Kendiniz için hangi iyiliği öne çıkarırsanız, onu Allah Katında (da) bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı görür.

وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۜ وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

112. “Yahudi ve Hıristiyan olanlardan başka, hiç kimse Cennet’e girmeyecek,” derler. Bu (sadece) onların temennileridir. (Onlara,) “Eğer doğruysanız delilinizi getirin,” de

وَقَالُوا لَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ اِلَّا مَنْ كَانَ هُودًا اَوْ نَصَارٰىۜ تِلْكَ اَمَانِيُّهُمْۜ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

113. (Başkalarının Cennet’e neden girmeyeceklerini de onlara anlat.) Tabii ki, kendini Allah’a teslim ederek, (yerli yerinde) iyi işler yapan bir kimse için Rabbinin Katında mükâfat vardır. (Böyle kimselere) ne (geleceğin) bir korkusu vardır, ne (de geçmişteki herhangi bir zarardan ötürü) üzülürler.

بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَلَهُٓ اَجْرُهُ عِنْدَ رَبِّه۪ۖ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ۟

114. Yahudiler, “Hıristiyanlar (doğru ve gerçek) bir şeyin üzerinde değiller,” dediler. Hıristiyanlar (da,) “Yahudiler (doğru ve gerçek) bir şeyin üzerinde değiller,” dediler. Oysa her ikisi (de aynı) Kitab’ı (Tevrat’ı) okurlar. Bilgisizler (de) tıpkı onların sözlerine benzer sözler söylerler. Görüş ayrılığına düştükleri şeylerde Allah, Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.

وَقَالَتِ الْيَهُودُ لَيْسَتِ النَّصَارٰى عَلٰى شَيْءٍۖ وَقَالَتِ النَّصَارٰى لَيْسَتِ الْيَهُودُ عَلٰى شَيْءٍۙ وَهُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابَۜ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ مِثْلَ قَوْلِهِمْۚ فَاللّٰهُ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ

115. (İnsanları) Allah’ın mescitlerinden alıkoyarak, oralarda O’nun adının anılmasına engel olan (ve mescitlerin) bomboş kalmasına çalışandan daha zalim kim olabilir? Bunların oraya (Allah’tan) korkarak girmeleri gerekirdi. Onlara dünyada (da) rezillik var, ahirette (de kendilerine) büyük azap (mukadderdir.)

وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ وَسَعٰى ف۪ي خَرَابِهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ مَا كَانَ لَهُمْ اَنْ يَدْخُلُوهَٓا اِلَّا خَٓائِف۪ينَۜ لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَلَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

116. Doğu ve Batı Allah’ındır. Nereye yönelirseniz, Allah’ın teveccühü (de) orada olur. Doğrusu Allah, çok genişlik verendir ve bilgi sahibi olandır

وَلِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَاَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

117. “Allah kendine oğul edindi,” dediler. (Hâşâ!) O, her türlü eksiklikten uzaktır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Hepsi, O’na boyun eğendir.

وَقَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدًاۙ سُبْحَانَهُۜ بَلْ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ

118. Gökleri ve yeri bir örnek olmadan yaratan O’dur. O, bir şeyin (var olmasına) karar verdiğinde, ona ancak, “Ol!” der, o (da) olmaya başlar (ve kesinlikle) olur.

بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

119. (Allah’ın hikmetlerini) anlamayan kimseler derler ki: “Neden Allah, bizimle (doğrudan) konuşmuyor veya bize neden bir ayet gelmiyor?” Öncekiler (de) tıpkı bunların söyledikleri gibi söylemişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. Gerçekten inananlara, her türlü ayeti açıkladık, (ama onlar yine de inanmazlar.)

وَقَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ لَوْلَا يُكَلِّمُنَا اللّٰهُ اَوْ تَأْت۪ينَٓا اٰيَةٌۜ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِثْلَ قَوْلِهِمْۜ تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْۜ قَدْ بَيَّنَّا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ

120. Şüphesiz Biz, seni hak ile müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen, Cehennemlikler’den sorumlu tutulmayacaksın.

اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَش۪يرًا وَنَذ۪يرًاۙ وَلَا تُسْـَٔلُ عَنْ اَصْحَابِ الْجَح۪يمِ

121. (İyi bil ki,) Yahudi ve Hıristiyanların dinlerine uymadıkça, senden asla memnun olmayacaklar. Sen, “Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur,” de. (Ey söz söylenen kimse!) Sana gelen ilimden sonra (yine de) heveslerine uyarsan, Allah tarafından senin için ne bir dost, ne (de) bir yardımcı olacaktır.

وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْۜ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ

122. Kitap verdiğimiz kimseler gerektiği gibi ona uyarlar. Buna (gönülden) inananlar (da,) işte onlardır. Ancak onu inkâr edenler zarara uğrayanlardır.

اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَتْلُونَهُ حَقَّ تِلَاوَتِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِه۪ۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ۟

123. Ey İsrâiloğulları, size ihsan ettiğim nimetlerimi ve sizi âlemlerden üstün kıldığımı hatırlayın. 23*

يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنّ۪ي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَم۪ينَ

124. Hiç kimsenin başkasının yerine geçemeyeceği, hiç kimseden fidye kabul edilmeyeceği, kendisine şefaatin (de) fayda etmeyeceği ve onlara yardım edilmeyecek olan günden korkun.

وَاتَّقُوا يَوْمًا لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـًٔا وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا تَنْفَعُهَا شَفَاعَةٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ

Dipnot 1  Buradaki “Elif, Lâm, Mîm” harflerine ve bunların benzeri harflere de “Mukattaât” denir. Mukattaât, ayrı ayrı okunup, telaffuz edilen harfler demektir. Bu harfler, Kur’an’ın yirmi sekiz sûresinin başında bulunur. Bunlar, bir ile beş Arapça harften meydana gelmektedir. Örneğin; Elif, Lâm, Mîm, Sâd, Râ, Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Tâ, Sîn, Hâ, Kâf, Nûn, vs. Bunlardan Kâf ve Nûn harfleri, Kâf sûresi ile Kalem sûresinin başında bulunmaktadır. Öteki harfler ise ikişer olarak yahut daha fazla sayıda, çeşitli sûrelerin başına gelmektedirler. Araplar arasında mukattaâtın kullanılışı geniş ölçüde yaygındı. Onlar manzumelerinde ve konuşmalarında, bu gibi harfleri kullanırlardı. Şairin biri “Kulnâ kıfi lenâ, fekâlet kâf!” (Yani, biz kadına, “Bizim için biraz dursana,” dedik, o da, “Olur duruyorum,” dedi.) Buradaki Kâf harfi aslında vakaftü fiilinin yerine kullanılmıştır. Kurtubî, bu hususta Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) şu hadisini de nakleder: “Kefâ bis’seyfi şâ” (Yani, kılıç şifa olarak yeter.) Buradaki Şâ harfi aslında “Şâfıen” kelimesinin yerine kullanılmıştır. Çağdaş Batı medeniyetinde ve buna uyarak doğu ülkelerinde de bu gibi kısaltmalar ve simgeler pek revaçtadır. Her sözlükte bunların bir listesi bulunur. Mukattaât da belli başlı İlâhî sıfatların simgesi ve onun kısaltılmış şekilleridir. Başında bulunduğu sûrelerin konularıyla, bu harflerin simgelediği İlâhî sıfatlar arasında daima sımsıkı bir münasebet bulunur. Bu harflerin çeşitli sûrelerin başında bulunması bir rastlantı sonucu ya da keyfi değildir. Bunları meydana getiren harflerin birleşmesinde belli gayeler amaçlanmıştır. Bu harflerle başlamayan sûrelerin konusu ise, kendisinden önceki mukattaâtlı sûreye tâbi olur. Mukattaât harflerinin manalarından şu ikisi daha güvenilir bulunmaktadır: (a) Her harfin ebcet hesabını ifade eden bir değeri vardır. Mesela; Elif, Lâm, Mîm harflerinin ebcet değeri yetmiş birdir. (Bu harflerin ayrı ayrı ebcet değerleri: Elif 1, Lâm 30, Mîm 40.) Buna göre Elif, Lâm, Mîm harflerinin sûrenin başında bulunması, İslâm’ın ilk defa belli ve somut bir şekilde yerleşip kökleşmesinin, yetmiş bir yılı bulacağına işaret eder. (b) Bu mukattaât harfleri, yukarıda anlatıldığı gibi, Yüce Allah’ın (c.c.) belli sıfatlarının kısaltması olarak kullanılmıştır. Hangi mukattaât harfi bir sûrenin başında yer almışsa, o sûrenin konusu da, o harflerin simgelediği İlâhî sıfatların etrafında dönüp durur. Bu sûrenin başında bulunan Elif, Lâm, Mîm harfleri, Kur’an’ın üçüncü, yirmi dokuzuncu, otuzuncu, otuz birinci ve otuz ikinci sûrelerinin başında da bulunur. İbn-i Abbas ile İbn-i Mesûd, “Elif, Lâm, Mîm”in manasını “Ben, her şeyi en iyi bilen Allah’ım,” diye ileri sürmüşlerdir. Başka bir ifadeyle; Elif, manası “Ben” olan Enâ kelimesinin simgesidir. Lâm, “Allah” kelimesine işaret eder. Mîm, “A’lemü” fiilini gösterir. Bazı tefsir bilginlerince, Elif Allah’ın (c.c.), Lâm Cebrail’in ve Mîm de Muhammed’in (s.a.v.) kısaltılmış şekilleridir. Yani Kur’an-ı Kerim, Allah (c.c.) tarafından, Cebrail vasıtasıyla Hz. Muhammed’e (s.a.v.) vahyedilmiştir. Kısaca, mukattaât denilen bu harfler Kur’ani vahyin ayrılmaz parçalarıdır.  *Ayete Geri Dön

Dipnot 2  Yani, kâfirler ile put yapmak üzere kullanılan taşlar.  *Ayete Geri Dön

Dipnot 3  Melekler, Yüce Allah’ın (c.c.) bir elçisinin yeryüzüne gelişinde kan akıtılacağını, biliyorlardı. Ancak bunda Allah’ın (c.c.) elçisinin bir suçu bulunmadığını, aksine muhaliflerinin suçu bulunduğunu bilmiyorlardı. *Ayete Geri Dön

Dipnot 4  Bu ayet-i kerimede geçen “ ” kelimesi birçok anlamlarda kullanılmıştır. Örneğin; 1- Eşyaların hakikatleri (Hakâik-ül Eşya) 2- Arapça’daki isimler 3- Meleklerde bulunmayan sıfatlar 4- Hz. Âdem’in (a.s.) neslinden gelecek olan peygamberler. Melekler bunları bilmiyorlardı, ancak Hz. Âdem (a.s.) bunlardan bahsedince, onlar da hayret içerisinde kaldılar. *Ayete Geri Dön

Dipnot 5 Ayet-i kerimede yer alan secde kelimesinin, zahiri anlamda secde etmek dışında, itaat etmek ve boyun eğmek gibi anlamları da vardır. Böylece “Üscüdû” kelimesi, Âdem’e (a.s.) itaat edin, yani onun sözünü dinleyin anlamına da gelir. Allah (c.c.) dışında kimseye secde etmek kesinlikle caiz olmadığından, ayette yer alan ifade “Ben Âdem’i yarattığım için, Bana secde edin,” manasında anlaşılmalıdır. 2 “İblis” kelimesi “Balasa” yahut “Ablasa” kelimesinden gelmekte olup, ahlâkı zayıf, Allah’ın (c.c.) rahmetinden umudu kesilmiş, nefsi bozuk, yolunu bulmaktan aciz, dileğine erişmesi engellenmiş olan, anlamlarını birlikte ve ayrı ayrı taşımaktadır. “İblis” çoğu zaman “Şeytan” ile özdeşleştirilmeye çalışılsa da, bazı açılardan farklılık gösterdiği aşikârdır. Öncelikle İblis’in meleklerden olmadığı kesindir, çünkü o, Allah’a (c.c.) başkaldıran olarak tanımlanmıştır. Hâlbuki melekler, Allah’a (c.c.) boyun eğen ve itaatkâr olanlardır. (Bkz. 66:7) Allah (c.c.) İblis’i lanetlemiştir, çünkü o itaat etmekle yükümlü kılındığı halde, baş kaldırmıştır. (Bkz.7:13) Her ne kadar İblis için ayrıca özel bir buyruk olmasa da, Allah (c.c.) tarafından meleklere iletilen buyruk, aslında herkes için geçerli kabul edilmelidir. Melekler kâinatın değişik bölümlerinden sorumlu oldukları için, kendilerine iletilen buyruklar otomatik olarak tüm yaratıklara erişmektedir. Tüm bu açıklamalar ışığında “İblis” aslında kötü nefse işaret etmektedir. Ona bu ad, söz konusu kelimenin tüm özelliklerini taşıdığı için verilmiştir. Özellikle iyilikten mahrum, Allah’ın (c.c.) rahmetinden umutsuz ve şaşkın bırakılması, onun bu şekilde tanımlanmasına sebep olan nitelikleridir. İblis’in 2:37’de belirtilen “Şeytan” olmadığı, Kur’an-ı Kerim’de ondan hep Âdem (a.s.) ile birlikte bahsedilen bölümlerden anlaşılmaktadır. İblis ve Şeytan arasında hep belirgin bir farklılık bulunmaktadır. Meleklerden farklı olarak, Âdem’e (a.s.) hizmet etmeyi kabul etmeyenden her bahsedilişinde, ona “İblis” denmektedir. Ancak Âdem’i (a.s.) aldatan ve onun Cennet bahçesinden kovulmasına sebep olandan her bahsedilişinde ise, ona “Şeytan” denilmektedir. Bu farklılık çok belirgin olup bütün Kur’an-ı Kerim boyunca daima korunmuştur. (Bkz. 2:35, 2:37, 7:12, 7:21, 15:32, 17:62, 18:51, 20:117, 20:121, 38:75) Burada referans gösterilen tüm ayetler İblis’in, Şeytan’dan farklı olduğunu açıkça göstermektedir. 2:37’de bahsedilen “Şeytan” aslında Âdem’e (a.s.) düşman olan kendi kavminden kimselerdir. “Şeytan” kelimesi “İblis”ten daha fazla önem arz etmektedir. “Şeytan” kelimesi “Şatana” yahut “Şata” kelimesinden türetilmiş olup, haktan uzak olan ve haktan uzaklaştıran, daima kötülük peşinde koşan, haset ateşi içinde yanan ve yanıp helâk olan demektir. Buna göre “Şeytan” kelimesi kâfirler, münafıklar ve özellikle de onların liderleri için kullanılmıştır. İblis, Âdem’e (a.s.) yardım etmeyi reddeden ve daha sonra kâinatta kötülüğün temsilcisi ve lideri olan kötü nefsin adı iken, Şeytan ise, kötü ve zararlı bir canlı, bir insan ya da bir insan ruhu veya bir yılan ve hatta kötü amansız bir hastalık gibi şeylerin adıdır. Hakkın düşmanları, diğerlerine zarar veren insanlar, hayvanlar ve hastalıklar, hepsi şeytandırlar. Hem Kur’an-ı Kerim’de, hem hadislerde bunlar birçok defa benzer şekilde şeytan olarak zikredilmişlerdir. Kısacası “Şeytan” genel bir kavramdır. Ancak “İblis” ise özel bir kavramdır.  *Ayete Geri Dön

Dipnot 6  Buradaki “Cennet” bu dünyada var olan bir yerdir.. Ahiretteki Cennet’ten bahsedilmemiştir. Aksi takdirde Şeytan’ın orada bulunması söz konusu olamazdı. Ahiretteki Cennet’e şeytan asla giremeyecektir.  *Ayete Geri Dön

Dipnot 7  Bu ayet-i kerimede zikredilen “şecere” kelimesinden Yüce Allah’ın (c.c.) yasak ettiği söz ve işler kastedilmiştir. Bu ayet-i kerimede Hz. Âdem (a.s.) ve eşinden bahsedilmiştir. Ancak daha sonraki ayet-i kerimede çokluk anlamında olan “ ” kelimesi kullanıldığına göre, orada bulunan bütün insanlar murattır.  *Ayete Geri Dön

Dipnot 8  Yani namazı gereken şartlarıyla eda edin. ün insanlar murattır.  *Ayete Geri Dön

Dipnot 9  Tevrat demektir.  *Ayete Geri Dön

Dipnot 10  Yani, “Tevrat” vermiştik.  *Ayete Geri Dön

Dipnot 11 Metinde “Uktulû enfuseküm” geçer. Bu da kendinizi öldürün, intihar edin anlamına gelmez. Nitekim Kitab-ı Mukaddes’te de buna benzer bir emir İsrâiloğulları’na verilmişti. Onlar bu emrin hikmetini anlayamamış ve o gün kardeş kardeşi, arkadaş arkadaşı, komşu komşuyu öldürmüştü. Kitab-ı Mukaddes’e göre o gün, üç bin kişi birbirini öldürmüştü.(Çıkış, b:32, a:27-28) Bu ayetin tek manası, “Nefsinizle öldüresiye mücadele ederek onu yola getirin,” demektir.  *Ayete Geri Dön

Dipnot 12 Allah’ın (c.c.) lütfuyla insanın elde ettiği her nimete “Mann” denir. Hadis’te “ ” yani “Mantar manndandır” denmiştir. (Sünen İbn-i Maceh; Kitab-üt Tib) Selva ise bıldırcın demektir. Böylece, Biz sizler için o bölgede mantar ve bıldırcınları çokça var ettik, denilmektedir. *Ayete Geri Dön

Dipnot 13 Bazı müfessirler Tûr’un yerden kaldırılarak yükseltildiğine inanırlar. Oysa, İsrâiloğulları’nın o zaman, onın gölgesinde oldukları beyan edilmektedir. Bazen büyük bir dağın çıkıntısı böyle bir gölge oluşturur. *Ayete Geri Dön

Dipnot 14 “Aşağılık birer maymun”dan murat Yahudiler’in gerçekten maymun oldukları ve hayvana dönüştükleri demek değildir.  Aksine bu mecazi bir ifadedir. Kalplerinin pis olduğunu ve kötü hareketlerde bulunduklarını belirtmek için maymun ifadesi kullanılmıştır. Ayrıca hiç düşünmeden diğer kavimlerin kötülüklerini taklit ettiklerinden dolayı da onlara mecazen maymun denmiştir. Aslında bundan, onların bozuk ve çarpık düşünceli ulemaları kastedilmiştir. Hz. Resûlüllah (s.a.v.) gelecekte İslâm âlimlerinin de, Yahudi din bilginlerine benzeyeceklerini beyan etmiştir. Söz konusu hadis şöyledir: “ ”(Kenz-ül Ümmal, C.16, Hadis no:387227, Müssesetürrisale,; Beyrut, 1985) *Ayete Geri Dön

Dipnot 15 Burada Hz. İsa (a.s.) kastedilmiştir. Yahudiler ve Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın (a.s.) çarmıhta öldüğünü iddia ederler. Bu iddia tamamen asılsızdır. Çünkü Yüce Allah (c.c.), Hz. İsa’yı (a.s.) çarmıhtan sağ olarak kurtarmıştı. *Ayete Geri Dön

Dipnot 16 Bazı müfessirler bu ayetten tamamen asılsız anlamlar çıkartmışlardır. Onlara göre adamın birisi öldürülmüştür. Onlar, Yüce Allah’ın (c.c.) Yahudiler’in kestiği ineğin parçalarının, ölünün bedenine vurulması ile katilin kim olduğunun ortaya çıkacağını buyurduğunu, söylemektedirler. (Bkz. Feth-ül Beyan Tefsiri.) Halbuki Yüce Allah (c.c.) Hz. İsa’nın (a.s.) hadisesinin, o durumdaki diğer insanların hadiseleriyle karşılaştırılmasını tavsiye etmiştir. Böylece Hz. İsa’nın (a.s.) çarmıhta ölmediği anlaşılacaktır. *Ayete Geri Dön

Dipnot 17 Bu ayet-i kerimede geçen “” (ummiyun) kelimesi, “Ummi” kelimesinin çoğul halidir. Bu da kelimesel olarak, okuması ve yazması olmayan birisi demektir. Aslında bu kelime ile, hiçbir İlâhi Kitaba’a tabi olmayanlar kastedilmiştir. *Ayete Geri Dön

Dipnot 18 Bu ayet-i kerimede geçen “ ” (yani birbirinizin kanını dökmeyin) kelimelerinde bazı Yahudi kabilelerin, diğer Yahudi kabilelere zarar vermemeleri kendilerine buyrulmuştur. Bu konu Kitab-ı Mukaddes’de de Çıkış; Bab 20:13 de “katletmeyeceksin” kelimeleri ile ifade edilmiştir. Ayrıca Çıkış; Bab 20 ve 21 de İsrâiloğulları’na bu konuda detaylı talimatlar verilmiştir ve toplumda nasıl yaşamaları gerektiği onlara ayrıntılı olarak bildirilmiştir. *Ayete Geri Dön

Dipnot 19 Hz. Resûlüllah (s.a.v.) zamanında Medine’de yaşayan üç Yahudi ve iki müşrik kabile bulunmaktaydı. Yahudiler’den Beni Kaynuka ve Beni Kureyza kabileleri, müşrik olan Aus kabilesi ile Beni Nadir kabilesi ise, müşrik Hazraç kabilesi ile yandaştılar. Bundan dolayı, iki müşrik kabile ne zaman birbirleriyle savaşacak olsalar, Yahudiler de otomatik olarak yandaş olduklarının tarafında yer alırlardı ve bu savaşlarda karşı tarafın eline de tutsak düşerlerdi. Bu durumda kabileleri para toplayıp, onların fidye karşılığında serbest kalmalarını sağlarlardı. Bunun sebebi, Kitab-ı Mukaddes’de yer aldığı üzere, bir Yahudi’nin başka bir Yahudi tarafından esir veya köle edilmesinin yasaklanmış olmasıdır. Kur’an-ı Kerim, onlara gelen emrin bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmamalarından dolayı, bu durumlarına itiraz etmiştir. Çünkü kendilerine gelen emir, sadece birbirlerinden tutsak veya köle edinmeyi değil, karşılıklı savaşı ve adam öldürmeyi de yasaklamıştır. Onlar, buna uymamışlardır. Bir kimse Kitab’ın bir bölümüne uyup, kalanını inkâr ederse, bu onun Kitab’ın tamamından sorumlu olduğu gerçeğini, kesinlikle ortadan kaldırmaz. Bu konu ile ilgili ayrıca bkz. Kitab’ı Mukaddes’de Levililer; 25:39-43,47-49,54,55 ve Nehemya; 5:8  *Ayete Geri Dön

Dipnot 20 Hârût ve Mârût aslında meleklere benzeyen insanlardı. Onlar insanlara o bölgede değişimi gerçekleştirmek üzere bazı talimatlar öğretirlerdi. Onu saklamalarını, hatta kendi eşlerine de açmamalarını tavsiye ederlerdi. Onlar Allah’ın (c.c.) emrine göre böyle davranırlardı. Ancak onlardan sonra bazı kimseler, kuvvetli hükümetleri düşürmek gayesiyle de aynı yola başvurmuşlardır. Yüce Allah (c.c.) Hârût ve Mârût’un kötülük yapmadığını, ancak diğer insanların kendi bencilliklerine dayanarak kötü hareketlerde bulunduklarını beyan etmiştir. *Ayete Geri Dön

Dipnot 21 Arapça’da “Râinâ” kelimesi, karşıdaki kimsenin dikkatini çekmek için kullanılır. Ancak bu sözcüğü, sadece birbirine denk olanlar söyler. Çünkü “Râinâ,” sen bize riayet et, biz de sana riayet ederiz, anlamına gelir. Ancak karşıdaki kişi makam bakımından daha üstün ise, o zaman “Ünzurnâ” kelimesi kullanılır. Bu da, lütfen bakar mısınız, anlamına gelir. Ayrıca “Râinâ” kelimesinin Arapça’daki diğer bir manası ise, “Bizim çobanımız” demektir. O dönemde kâfirler, özellikle dillerini bükerek bu kelimeyi söylerlerdi. Bunun için Müslümanlar’a Yüce Peygamber (s.a.v.) için, “Râinâ” kelimesi yerine, “Ünzurnâ” kelimesini kullanmaları emrolundu.  *Ayete Geri Dön

Dipnot 22 Bazı müfessirler bu ayeti yanlış izah ederler. Onlara göre Yüce Allah’ın (c.c.) Kur’an-ı
Kerim’de indirdiği bir ayetin hükmünün kaldırılması mümkündür ve Yüce Allah (c.c.) hükmünü kaldırdığı ayetin yerine daha iyi bir ayeti indirmiştir. Hükmü kaldırılmış olan ayet,
yine de Kur’an-ı Kerim’de saklanmıştır. Bunun neticesi “Nasih ile Mensuh” ayetler ile ilgili
çok uzun bir tartışma başlamıştır. Bazı müfessirler beş yüz ayetin hükmünün kaldırıldığını
beyan ettiler. Hz. Şah Veliyüllah (a.r.) zamanına kadar yalnız beş ayetin hükmünün kaldırıldığına inanılıyordu ve diğer ayetler çözüme kavuşmuştu. Hz. Mesih-i Mevud (a.s.) Kur’an-ı
Kerim’in bir tek ayetinin bile hükmü kaldırılmamıştır diyerek, o son beş ayet için de açıklık
getirmiştir. Müslüman Ahmediye Cemaati’nin inancına göre Kur’an-ı Kerim’in bir noktası
bile mensuh değildir. Asıl olarak bu ayette eski şeriatlar kastedilmiştir. Her ne zaman onların
hükmü kaldırıldıysa yahut insanlar onları unuttuysa, yerlerine daha hayırlı şeriatlar indirilmiştir. *Ayete Geri Dön

Dipnot 23 “O devirdeki insanlardan üstün tuttum,” anlamında olup, “Kıyamet’e kadar bütün âlemlerden
üstün tuttum” anlamında değildir.  *Ayete Geri Dön