Emir’ül Müminin 5. Halifetü’l Mesih hazretleri, 16 Ekim 2026 (16 İha 1405 Hicri Şemsi) tarihinde İngiltere’nin Tilford şehrindeki İslamabad Mübarek Camii’nde Cuma Hutbesi irat etti. Hutbe, Müslüman Ahmediye Televizyonu (MTA) aracılığıyla tüm dünyaya yayınlandı.
Teşehhüd, Taavvuz ve Fatiha Suresi’nin tilavetinden sonra Huzur-i Enver (Allah desteklesin ve yardımcısı olsun) Sad Suresinin 87. ayetini tilavet etti:
قُلۡ مَاۤ اَسۡـَٔلُکُمۡ عَلَیۡہِ مِنۡ اَجۡرٍ وَّمَاۤ اَنَا مِنَ الۡمُتَکَلِّفِیۡنَ
Bu ayetin tercümesi şöyledir: De ki, ben bu tebliğe veya bu işe karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum ve ben yapmacık hareketler yapmaya, tekellüfe alışkın değilim.
Huzur-i Enver şöyle dedi: Allah-u Teala bu ayette Peygamber Efendimize şunu ilan ettirmektedir: İnsanlara ilan et ki, ben size Allah Teala’nın mesajını ulaştırıyor, size kurtuluş ve refah yollarını gösteriyorsam, bu sadece ve sadece sizin dünya ve ahiret mutluluğunuz içindir. Sizin menfaatiniz içindir. Ben bu işin karşılığında sizden hiçbir şey istemiyorum ve zaten sizden herhangi bir şey istemeye de ihtiyacım yok. Benim hayatım bu tür yapmacıklardan uzaktır ve hayat yapmacıktan uzak olduğunda, o zaman bu dünya menfaatlerine ve ecirlerine ne lüzum kalır?
İşte bu, onun yüce örneğinden her an görünen ve hayatından çeşitli vesilelerle bize tecelli eden sadeliğin ta kendisidir. Aynı zamanda müminlere de “Sade bir yaşantıyı benimseyin ve yapmacıklardan kendinizi arındırın” tavsiyesinde bulunmaktadır.
Hz. Osman bin Affan şöyle anlatmıştır: Nebi-yi Kerim (sav.) şöyle buyurdu: “Ademoğlu için, içinde yaşayacağı bir ev, avret yerini örtecek kadar elbise, kuru bir ekmek ve sudan başka hiçbir şeyde hak yoktur.” Aslında o, bu sözle kendi halini beyan etmekte, kendi hayatının tablosunu çizmektedir.
Hz. Ebu Said Hudri rivayet etmiştir; Şüphesiz onun bizzat şöyle dediğini işittim, Resulullah (sav) duasında şöyle buyuruyordu: “Allah’ım, beni miskin (yoksul) olarak yaşat, miskin olarak canımı al ve beni miskinlerin zümresi içinde haşret.”
Hz. Ebu Ümame şöyle anlatmıştır: Bir gün hz. Resulullah’ın sahabeleri onun yanında dünyadan bahsettiler. Resulullah (sav) şöyle buyurdu: “İşitmiyor musunuz, işitmiyor musunuz? Şüphesiz sadelik imanın bir parçasıdır. Şüphesiz sadelik imanın bir parçasıdır.”
Sonra Hz. İmran bin Husayn’ın rivayet ettiği bir başka hadiste, Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: Şüphesiz Allah, mümin olan, yoksul olan, dilenmekten sakınan ve kalabalık bir ailesi olan kulunu sever.
Huzur-i Enver bu hadisi açıklayarak şöyle dedi: İnsan ancak sadelik ve kanaat sahibi olduğunda dilenmekten kurtulabilir.
Hz. Abdullah bin Ömer anlatmıştır ki, muhacirlerin fakirleri hz. Resulullah’a gelerek, Allah Teala’nın zenginleri kendilerinden üstün kılması hususunda şikayette bulundular. O şöyle buyurdu: “Ey fakirler topluluğu, size müjde vermeyeyim mi ki, yoksul müminler cennete zenginlerden yarım gün önce, yani beş yüz yıl önce gireceklerdir.”
Huzur-i Enver şöyle dedi: Günümüzde dünyevi şeylere o kadar çok hırs gösterilmektedir ki, insanlara türlü yollarla hırs aşılanmaktadır; öyle ki insanın düşüncelerinde sadece dünya ve yine dünya yer edinmeye başlamıştır. Böyle bir ortamda Hz. Peygamber’in (sav.) talimatlarına uyan kimseler, elbette Allah Teala’nın lütuflarına nail olacak olanlardır; lakin bunun manası, insanın ellerini bağlayıp oturması ve çalışmaması demek de değildir. Bütün dikkat ve gayretiyle çalışmak, ardından sade bir hayat sürmek, kanaat etmek ve Allah Teala’ya şükretmek; bir mümine yakışan ve onun imanını da artıran huylardır. Çalışmak ve yetenekleri sonuna kadar kullanmak da müminin bir hasletidir, bu da imanın bir şubesidir.
Hz. Abdullah bin Ömer’den (ra.) şöyle rivayet edilmiştir: “Resulullah (sav) omuzumu tuttu ve şöyle buyurdu: “Dünyada sanki bir yabancı veya bir yolcu gibi yaşa.”
Hz. Peygamber (sav.) kendi sadeliğini ve alçakgönüllülüğünü her vesileyle nasıl ortaya koyardı? Bu konuda bir rivayet şöyledir: ‘Hristiyanların Meryem oğlunu övmekte aşırı gitmeleri gibi, siz de beni övmekte aşırılığa gitmeyin. Ben sadece Allah’ın bir kuluyum; o halde bana ‘O’nun kulu ve elçisi’ deyin.'”
Onun evinin ve meskeninin sadeliği hususunda şöyle zikredilir: Mekke’den Medine’ye hicret ettikten sonra, Mescid-i Nebevi’nin bitişiğinde hz. Resulullah’ın ikameti için bir mesken hazırlandı. Mesken dediğin nedir ki? On-on beş fit (3-4 metre) büyüklüğünde küçük bir odası vardı ve bu oda ile mescit arasında bir kapı bırakılmıştı; oradan geçerek namaz vesaire için mescide teşrif ederdi. Ne zaman yeni evlilikler yapsa, aynı hücrenin bitişiğinde diğer hücreler yani odalar hazırlandı.
Diğer taraftan bununla ilgili başka rivayetler bulunmaktadır. Onun ihlaslı bir sahabesi olan Harise bin Nu’man’ın mescidin yakınlarında ve etrafında birçok evi vardı. Ne zaman Resulullah (sav.) ile yeni bir eşi nikahlansa, Harise evlerinden birini ona verirdi; nihayet Harise’nin bütün evleri hz. Resulullah’a ait oldu. Yani sadece odalar inşa edilmemişti, yeni evler de dahil ediliyordu ve onlar da çok küçük, gayet sade evlerdi. Bu şekilde toplam dokuz ev vardı ki Resulullah (sav.) mukaddes ömrünün son on yılını buralarda geçirdi ve bu evlerden birinde, Hz. Aişe’nin evinde defnedildi.
Her ev, küçük bir oda ve ondan da küçük bir avludan ibaretti; inşası o kadar sadeydi ki ne sağlam tuğla kullanılmıştı ne de taş; avluları hurma dallarıyla çevrilmişti; tavanların yüksekliği ise sadece el uzatıldığında dokunulabilecek kadar alçaktı. Peygamber Efendimizin odasında gerilmiş bir ip olurdu ve üzerine bir örtü atılarak, ziyaretçilerle görüştüğü sırada gelenlerle ayrı oturup konuşurdu.
Hazreti Muslih Mav’ud (r.a.) şöyle buyurmaktadır:
Peygamber Efendimiz’in () evindeki sadelik şöyle anlatılmaktadır: Hazreti Fatıma (r.a.), el değirmeni çekmekten dolayı sıkıntı ve ağrı çektiğinden şikâyet etmişti. Tam bu sıralarda Hz. Peygamber’e () bazı köleler (esirler) gelmişti. Hazreti Fatıma (r.a.) Efendimiz’in () yanına gitti ancak kendisini evde bulamadı. Bu nedenle Hazreti Aişe’ye (r.a.) geliş sebebini haber verip eve geri döndü.
Peygamber Efendimiz () eve geldiğinde Hazreti Aişe (r.a.), Hazreti Fatıma’nın (r.a.) gelişini kendisine bildirdi. Hazreti Fatıma (r.a.) şöyle anlatır: “Biz yataklarımıza uzanmışken Peygamber Efendimiz () yanımıza geldi. Geldiğini görünce ayağa kalkmak istedim fakat ‘Yerinizde kalın’ buyurdu. Sonra ikimizin arasına oturdu; öyle ki ayaklarının serinliğini göğsümde hissettim. Oturduktan sonra şöyle buyurdu: ‘İstediğiniz şeyden (hizmetçiden) sizin için daha hayırlı olan bir şeyi size öğreteyim mi? Yataklarınıza yattığınızda 34 defa ‘Allahu Ekber’, 33 defa ‘Süphanallah’ ve 33 defa ‘Elhamdülillah’ deyin.'”
Hz. Muslih Mevud (r.a.) şöyle yazar: Bu olaydan anlaşılmaktadır ki, Peygamber Efendimiz () malların dağıtımında o kadar hassas ve tedbirliydi ki; Hz. Fatıma’nın (r.a.) bir hizmetçiye ihtiyacı olmasına ve el değirmeni çekmekten elleri acımasına rağmen yine de ona bir hizmetçi vermedi. Aksine onu duaya teşvik etti ve yönünü Allah Teâlâ’ya çevirdi.
Peygamber Efendimiz () kızının çeyizinde ona ne verdi? Hz. Ali (r.a.) şöyle anlatmaktadır:
“Resûlullah () Fatıma (r.a.) ile evlendiğinde ona bir miktar çeyiz eşyası gönderdi. Bu eşyaların içinde ipekli bir örtü (kumaş), içi hurma lifleriyle doldurulmuş deriden bir minder, iki adet el değirmeni, bir su tulumu (kırba) ve iki adet çömlek testisi vardı.”
Eğer Peygamber Efendimiz () daha fazla vermek isteseydi çok şey verebilirdi; fakat öyle yapmadı.
Hz. Muslih Mevud (ra),
şöyle buyurur:
Peygamber Efendimiz (sav.) ömrünün son zamanlarında bir hükümdardı; bunda kimsenin şüphesi olamazdı.
Lakin bakılması gereken husus şudur: Hz. Resulüllah (sav) bu hükümdarlıktan dünyaya dair hangi menfaatleri elde etti? Mesela eşlerin refahı, dostların refahı ve akrabaların refahı bu hükümdarlıktan ne dereceye kadar elde edildi? Derinden düşünüldüğünde anlaşılır ki, Resulullah (sav.) bu hükümdarlıktan dünyevi hiçbir menfaat elde etmemiştir; aksine Resulullah (sav.) bütün hayatı boyunca insanlar için sadece fedakarlıkta bulunmuştur. Peygamber Efendimiz, fethedilen toprakları ve mülkleri asla kendi malı ilan etmemiştir.
Huzurun vefatından sonra Sünni ve Şii arasında ortaya çıkan o devasa ihtilafın temeli bizzat şu meseleye dayanmaktadır: Resulullah (sav.) fethedilen mülkleri ve toprakları kendi şahsi eşyası ve mülkiyeti olarak tayin etmemiş ve bu eşyaların huzurun ailesine miras yoluyla intikal etmesini caiz kılmamıştır; lakin burada çıkan kavgalar hep bu miras çarkı etrafında olmuştur.
Ev hayatındaki sade geçimi ve ev halkına ev işlerinde yardım etmesi hususunda bir rivayet vardır: Esved şöyle rivayet ediyor: Ben Hz. Aişe’ye sordum: “Nebi-yi Kerim (sav.) evinde ne yapardı?” O şöyle cevap verdi: “O (sav) ev halkının işleriyle meşgul olur, yani onların işlerine yardım ederdi. Namaz vakti geldiğinde ise namaz için çıkardı.”
Hz. Resulullah’ın sade hayatı ve günlük rutinleri hakkında Hz. Aişe’den gelen bir rivayet şöyledir: Hz. Resulullah’ın (sav.) evinde ne iş yaptığı sorulduğunda o şöyle buyurdu: “Peygamber Efendimiz (sav) diğer insanlar gibi bir insandı; elbiselerini kendi temizler, keçi sağar ve kendi işini kendi görürdü.”
Hz. Ebu Hureyre, Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Allah, keçi gütmemiş hiçbir peygamber göndermemiştir.” Sahabeler sordular: “Ya Resulallah, siz de güttünüz mü?” O şöyle buyurdu: “Evet, ben de Mekkelilerin koyunlarını birkaç kırat karşılığında güderdim.”
Bazı alimler, kıratın belki de bir yer adı olduğu ve bununla bir ücretin kastedilmediği sonucunu çıkarmışlardır. Fakat bu doğru değildir. Ücret karşılığında çalışmak bir peygamberin şanına aykırı değildir. Kur’an-ı Kerim’de hz. Musa’nın () kıssasında, ücret karşılığında çalışıldığı açık bir şekilde geçmektedir. “Karâtît” (قراریط) kelimesi, “kırat” (قیراط) kelimesinin çoğuludur.
Hz. Mesih Mevud (as) bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: Allah aslında büyük bir lütufta bulunmuş ve peygamberlere de fakirliği yaşatmıştır. Hz. Resulullah (sav.) keçi güderdi, Musa keçi güttü. Acaba zenginler bu işi yapabilir mi? Asla! Bir defasında hz. Resulullah (sav.) bir ormandan geçiyordu. Orada bazı meyve ağaçları vardı. Yanında bulunan bazı sahabeler meyvelerini koparıp yemeğe başladılar. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sav.) şöyle buyurdu: “Filan ağacın meyvesini yiyin, çok tatlıdır, o daha iyi bir meyvedir.” Sahabeler sordular: “Ya Resulallah, bunu nereden biliyorsunuz?” O şöyle buyurdu: “Ben keçi güderken bu ormana da gelirdim ve bu meyvelerden yerdim.” Aynı şekilde Allah Teala peygamberlerin kral soyundan gelmesini takdir etmemiştir, aksi takdirde onlarda kibir ve gururdan bir parça mutlaka kalırdı.
Hatem Tai’nin oğlu Adiy bin Hatem anlatıyor: Ben hz. Resulullah’a doğru yola çıktım, nihayet Medine’ye ulaştım, mescide girerek hz. Resulullah’ın huzuruna çıktım ve selam verdim. Resulullah (sav.) sordu: “Sen kimsin?” Dedim ki: “Ben Adiy bin Hatem’im.” Resulullah (sav.) ayağa kalktı ve beni evine doğru götürmeye başladı; yolda yaşlı bir kadın çıktı ve uzun süre ona kendi ihtiyacından bahsetti. Hz. Resulullah (sav.) onun için ayakta bekledi. (Hatem’in oğlu diyor ki:) Ben kendi içimden dedim ki: “Bu adam kral olamaz, krallarda fakir bir kadınla bu şekilde alçakgönüllülükle ayakta duracak ahlak bulunmaz.” Sonra hz. Resulullah (sav.) beni alıp evine soktu, hurma lifleriyle doldurulmuş deriden bir minder alıp bana doğru attı ve “Buna otur” dedi. Ben dedim ki: “Siz buyurun, siz oturun.” O, “Hayır, sen otur” dedi. Nihayet ben onun üzerine oturdum, o ise yere oturdu. Onun sadeliğini ve tevazuunu gördükten sonra içimden dedim ki: “Bu hal asla kralların hali olamaz.” Adiy diyor ki: Onun bu güzel ahlakını ve sadeliğini görerek Müslüman oldum.
Allahümme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammed ve barik ve sellim inneke hamidün mecid.
Şimdi ben Pakistan’daki Ahmedilere yönelik duaları yeniden hatırlatmak istiyorum. Allah ve Resulü adına zulmeden o zalim kimseler, aslında birer teröristtir ya da kendi şahsi çıkarları için Ahmedilere zulmetmeyi had safhaya vardıran insanlardır; bazen hükümet yetkilileri de onları desteklemektedir. Mollaların korkusundan, tutukluların kefaletle tahliyeleri gerçekleşmemekte veya hakimler onlar lehine karar vermekten korkmaktadırlar. Elbette cesur memurlar ve adil hakimler de vardır ki bazen cesaret gösterebilmektedirler; lakin genellikle İslam adıyla fesat çıkaranlar ülkede bir korku atmosferi yaratmışlardır ve bütün devlet mekanizması bunlardan korkmaktadır. Allah Teala o şerlilerin ve fesatçıların tez zamanda hakkından gelsin. Pakistanlı Ahmediler de bu günlerde benim belirttiğim salavat, istigfar ve dualara özel olarak ağırlık vermelidirler. Nafile namazlara ağırlık vermeli ve bu zalimlerin şerrinden Allah Teala’nın korumasına sığınmak için çokça dua etmelidirler. Allah Teala onları buna muvaffak kılsın.
Aynı şekilde Malezya’da da Cemaat aleyhine durumlar epey kötüdür. Orada da hükümetin bazı kurumları Ahmediler üzerinde baskılar kurmaktadır; camilerimize baskınlar düzenlenmekte, sebepsiz yere tutuklamalar yapılmaktadır. Allah Teala Malezyalı Ahmedileri de kendi hıfzu emanında muhafaza buyursun.










