Emir’ül Müminin 5. Halifetü’l Mesih hazretleri, 21 Ağustos 2026 (21 Zuhur 1405 Hicri Şemsi) tarihinde İngiltere’nin Tilford şehrindeki İslamabad Mübarek Camii’nde Cuma Hutbesi irat etti. Hutbe, Müslüman Ahmediye Televizyonu (MTA) aracılığıyla tüm dünyaya yayınlandı.
Teşehhüd, Taavvuz ve Fatiha Suresi’nin tilavetinden sonra Huzur-i Enver (Allah desteklesin ve yardımcısı olsun) şöyle buyurdu:
Vaat Edilen Mesih (a.s.) ashabının dikkatini şükretmeye ne kadar derin bir şekilde çekerdi! Bu hususla ilgili olarak Hazreti Pir Siracülhak Sahib Nu’mani (r.a.) şöyle anlatır:
Bir gün Vaat Edilen Mesih (a.s.) bana, “Bugün seninle Miran Bahş Sudai arasında ne kavgası yaşanıyordu?” diye sordu. Pir Sahib (r.a.) der ki: “Hazret’in (a.s.) ne buyuracağından korktum. Korku içinde durumun tamamını anlattım. Huzur (a.s.) şöyle buyurdu: Buyurdu ki: “Aklî dengesi yerinde olmayan merfu’ul kalem hükmündedir; yani öyle bir insan sorumlu tutulmaz… Siz bu tür insanları gördüğünüzde onlarla kavga etmek yerine, Allah’ın size tüm nimetleri bahşettiği ve sizi bunlardan mahrum bırakmadığı için Allah’a şükretmelisiniz.'”
Bir defasında Huzur (a.s.) şöyle sordu: “Gece sarangi ve tanbur nerede çalınıp duruyordu?” Bunun üzerine, “Efendim! Mirza Nizamuddin Bey bir dansöz çağırmıştı,” diye arz edildi. Huzur (a.s.) şöyle buyurdu:
“Allah Allah! Yirmi rupi uğruna bütün gece uykusuz kalıp dans edip şarkı söyleyen bu kadın ne kadar sadık ve gayretli! Biz ise kendi hakiki Yaratıcımız ve Sahibimiz için bir iki saat bile uykusuz kalamıyoruz.”
Vadedilen Mesih’in yemek yerken “Subhanallah”, “Elhamdülillah” deme alışkanlığı vardı. Yemek yerken sanki bir şey arıyormuş gibi yerdi. Yani her lokmada Allah Teâlâ’nın nimetlerine şükrederdi.
Hz. Muslih Mev’ud (r.a.) şöyle buyurur: “Biz Hazreti Vaat Edilen Mesih’i (a.s.) gördük. Kendisi Ekmek yerken ekmekten küçük bir parça koparıp ağzına atar ve dişleri onu çiğneyebilene kadar uzun uzun çiğnerdi. İlk lokmayı uzun süre çiğnerken eline bir ekmek parçası daha alır, onu elinde ufalamaya devam eder ve aynı zamanda ‘Sübhanallah, Sübhanallah’ derdi.
Hz. Mesih-i Mev’ud (a.s.) şöyle buyurur: “Sebepleri terk etmek Allah’ın şeriatına aykırıdır. Tevekkül makamı bundan sonradır. Yani sebeplere başvurup sırf onlara güvenmemektir; aksine hakiki marifet, sebeplerin arkasında Allah Teâlâ’nın elini görmektir.”
Hz. Muhammed İbrahim Bey (r.a.) anlatır: “1904 yılında Kerem Din davası nedeniyle Huzur (a.s.) Gurdaspur’da kalmaktaydı. Bu aciz kişi Huzur (a.s.) ile görüşmek üzere huzuruna çıktı. Bir gün bir arkadaş taze hurma getirdi. Birisi ‘Bunlar hararet yapar’ dedi. O zat da ‘İstediğiniz kadar hurma yiyin, üzerine biraz soğan yerseniz harareti geçer’ dedi. Huzur (a.s.) bunu duyunca şöyle buyurdu: ‘Allah Teâlâ ne güzel imkânlar hazırlamış ki her şeyin bir dengeleyicisi mevcuttur.’ Bunun üzerine Huzur (a.s.) bir konuşma da yaparak Allah Teâlâ’nın insan için nasıl imkanlar sağladığını ve insanın bunlara şükretmeye bile gücünün yetmeyeceğini anlattı.”
Vadedilen Mesih’in sîretinin parlak bir yönü de şudur: Tabiatında incelik, kadirşinaslık ve alçakgönüllülük öyle bir dereceydi ki zahiren çok küçük hizmetler ve şeyler için bile teşekkür ederdi. Huzur (a.s.) Berahin-i Ahmediyye eserini kaleme aldığında, bu hususta yardım edenlerin isimlerini yazdı ve bu listede iki ana (kuruş) verenlerin dahi isimleri yer almaktaydı.
Huzur (a.s.) Minanur-Rahmân adını verdiği bir kitap telif etti. Bu kitapta Arapça dilinin ‘Ümmül-Elsine’ (Dillerin Anası) olduğunu ispatladı. Bu hususta bazı referansları çıkarmada kendisine yardım eden dostlara teşekkür ederek şöyle buyurdu: “Bu işte dillerin ortaklığını ispat etmek için bize yardım eden dostlarımıza burada teşekkür etmekten kendimizi alamayız. Dostlarımızın dillerin ortaklığını ispat etmek için gösterdikleri ve bu dünya var olduğu sürece şüphesiz bu dünya sayfasında bir hatıra olarak kalacak olan gayret ve çabayı büyük bir sevinçle dile getiriyoruz. Bu Allah adamları değerli vakitlerini büyük bir cesaretle bize verdiler; gece gündüz büyük bir emek ve alın teri dökerek bu yüce işi başardılar. Biliyorum ki Yüce Allah katında onlara çok büyük bir mükafat verilecektir. Çünkü onlar, yakın bir gelecekte İslam tarafından zafer davullarının çalınacağı bir savaşa iştirak etmişlerdir. Dolayısıyla onlardan her biri ilahi bir madalya almaya hak kazanmıştır.”
Hz. Mesih-i Mev’ud (a.s.), hz. Miyan Manzur Muhammed Bey’den (r.a.) bahsederken şöyle buyurur: “Allah’ın ihsanına bir şükür olarak şunu belirtmek vaciptir ki; en önemli eserlerimde ve teliflerimde Allah lütfuyla bana mükemmel ve takdire şayan bir ihlas sahibi nasip etti. Yani, yazısı son derece güzel olan, dünya için değil sırf din sevgisiyle çalışan, vatanından hicret edip tam da burayı, Kadiyan’ı ikametgâh edinen yazı hattatımız azizim Miyan Manzur Muhammed. Bu Allah Teâlâ’nın büyük bir inayetidir ki, benim arzuma uygun olarak öyle ihlaslı ve gayretli biri bana müyesser oldu ki, gecenin veya gündüzün her anında kendisinden hat hizmeti alıyorum ve o da sırf Allah Teâlâ’nın rızası için tam bir gayretle bu hizmeti yerine getiriyor.”
Hz. Muslih Mev’ud (r.a.) şöyle yazmaktadır: Peygamberlerin kalbi çok şükretmeye meyillidir. En küçük bir şeyde bile büyük bir minnet hissederler. Şöyle der: “Gördüm ki Vadedilen Mesih’in kitapları gece gündüz basılırken, kendisi günlerce geceleri hiç uyumamasına rağmen, gece vakti biri, kitabın baskıdan önceki son halini getirdiğinde sesini duyar duymaz kendisi kalkıp almaya gider ve bir yandan da ‘Cezakallahu ahsenel ceza (Allah seni en güzel şekilde mükafatlandırsın), derdi.”
Miyan Nabi Bahş Sahib (r.a.) anlatır: “Bir defasında Huzur (a.s.) bahçede geziniyordu. Elinde bir baston vardı; ağaçtan meyve düşürmek isterken baston ağaca takıldı ve bir türlü inmek bilmedi. Huzur’un (a.s.) izniyle ağaca tırmandım ve bastonu hemen indirip getirdim. Huzur (a.s.) o kadar sevindi ve beni tekrar tekrar öyle övdü ki, sanki çok büyük bir iş başarmışım gibiydi.”
Huzur’un (a.s.) alışkanlığı şuydu ki; küçük olsun büyük olsun hiç kimseye ‘sen’ diye hitap etmezdi. Ben bir çocuktum fakat bana da büyük bir saygı ve hürmetle muamele ederdi.
Huzur’a (a.s.) bir kimse hediye getirdiğinde çok sevinir ve evde de o kişinin ihlasını överdi.
Dr. Halife Reşidüddin Sahib’in (r.a.) hanımı anlatır: “Doktor Sahib’in (r.a.) adeti şuydu; Kadiyan’dan Agra’ya geldiğinde Huzur (a.s.) için hurme adlı tatlı getirirdi. Bir defasında ben de Kadiyan’a bu tatlıdan getirdim. Vadedilen Mesih’e sunulduğunda Huzur (a.s.) çok beğendi ve ‘Bu kadar çok tatlı mı!’ buyurdu. Sonra biraz yedi ve ‘Bunu saklayın, daha sonra yine yerim’ dedi.”
Huzur-i Enver, hz. Muslih Mev’ud’dan bir alıntı aktardı. Orada hz. Muslih Mev’ud (r.a.) şöyle belirtmekteydi: “Zihnimi hep şu meşgul ederdi ki, bizler (Hazreti Vaat Edilen Mesih’in evlatları) vasiyetten muaf tutularak hayırlı bir fırsattan mahrum kaldık. Sonra Huzur’un (a.s.) vefatından bir süre sonra bana ilham olunan şu ayete dikkatim yöneldi: ‘İ’melû Âle Dâvûde şukrâ’ (Yani: Ey Davud hanedanı! Allah’a şükran olarak amellerde bulunun). Hazreti Muslih Mev’ud (r.a.) buna uygun hareket etti ve ‘Nitekim, benim ödediğim çandanın vasiyet edenlerinkinden daha fazla olduğunu düşünüyorum’ buyurdu.”
Huzur-i Enver, açıklayarak şöyle buyurdu: “İnsanlar bazen bana da yazıyorlar, bu yüzden açıklığa kavuşturayım ki bu muafiyet sadece Vaat Edilen Mesih’in (a.s.) beş çocuğu içindi. Onların dışında Vaat Edilen Mesih’in (a.s.) ailesinin tüm fertleri vasiyet yapmaktadır. Aynı şekilde hiçbir halife için de bu muafiyet söz konusu değildir. Hz. Muslih Mev’ud (r.a.) ve kendisinden sonraki tüm halifeler, imkânları nispetinde tüm mali çağrılara en ön saflarda katılırlar.”
Hz. Mesih-i Mev’ud (a.s.), küçük olsun büyük olsun, kendisinin bir işini herhangi bir şekilde gören herkese teşekkür ederdi.
Huzur-i Enver bu hususta bazı ek olaylar da sundu:
Hazreti Şeer Muhammed Sahib (r.a.) anlatır: “Kerem Din davasında Huzur (a.s.) Cehlum’a gittiğinde, Batala’da bazı dostlar Huzur (a.s.) için çay ikramı hazırlamışlardı. Orada Huzur (a.s.) ‘Çayı ikram eden kimdir?’ diye sordu. Ardından çay ikram eden kişilere o an teşekkür etti. Yalnızca orada teşekkür etmekle kalmayıp, bu kişilerin kendisine oradaki hizmetini daha sonra gazetede de yayımlayarak teşekkürlerini sundu. Onlara işte böyle bir önem verirdi.”
Hutbenin sonunda Huzur-i Enver şöyle buyurdu: Allah Tealâ bize de şükretmenin en yüksek standartlarını edinme muvaffakiyeti bahşetsin. Amin










