24.04.2020 – Oruç ve Takva

Vadedilen Mesih’in (as) 5.Halifesi Hz. Mirza Masrur Ahmed (Allah kendisine yardım etsin) 24 nisan 2020’de İslamabad’da Mübarek Camiinde Cuma Hutbesi verdi. Kelime-yi şehadet ve Fatiha suresinden sonra bakara suresinin 184-186 ayetlerini okudu:

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ۞ اَيَّامًا مَعْدُودَاتٍ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرٖيضًا اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَ وَعَلَى الَّذٖينَ يُطٖيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكٖينٍ فَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ وَاَنْ تَصُومُوا خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ ۞ شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذٖى اُنْزِلَ فٖيهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ وَمَنْ كَانَ مَرٖيضًا اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَ يُرٖيدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرٖيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ ۞

Bu ayetlerin tercümesi şudur: Ey inananlar, oruç tutmak siz­den öncekilere farz kılındığı gibi, manevi ve ahlâki zaaflardan korunasınız diye, size de farz kılınmıştır.

Onun için şu sayılı günlerde oruç tutun. Aranızdan hasta veya yolculukta bulunanın, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutması gerekir. Oruca gücü yetmeyenlerin maddi duru­mları da elverişli ise, fidye olarak bir yoksula yemek vermesi gerekli­dir. Kim gönülden iyilik yaparsa, kendisi için hayırlıdır. Eğer bilgi sahibi iseniz, si­zin için oruç tutmanın hayırlı olduğunu anlarsınız.

Ramazan ayı öyle bir aydır ki, onun hakkında Kur’an indirildi. O, bütün insanlara doğru yol göstermek üzere nazil oldu. O, aynı zamanda nice apaçık mucizeleri ve hidayet veren delilleri (de) ihtiva eder. Bunun yanı sıra onda, nice İlâhî mucizeler de bulunur. Onun için aranızdan hasta ve yolcu olmayıp, bu aya erişenler, oruçlarını tutsunlar. Hasta veya yolculukta olan kimsenin oruç tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutması ge­rekir. Allah sizin için kolaylık ister, zor­luk istemez. Allah, sizler zahmet çekmeyip oruç sayısını tamamlayasınız, sizi hidayete eriştirdiği için O’nun yüceliğini ifade edesiniz ve O’na şükredesiniz diye, bu emirleri indirdi.

Allah’ın lütfu ile yarından itibaren burada ramazan başlıyor. Allah-u Teala ramazan orucunu bizim manevi ilerlememiz için verdi. Kuran-ı Kerim’den ilk okuduğum ayette şöyle buyruldu:  Oruç size,  takvayı edinesiniz diye farz edildi. Peki takva nedir? Bunu açıklayarak bir yerde hz. Mesih-i Mevud (as) şöyle buyurur:

“Takva, insanın Allah’ın bütün emanetlerine ve imanî sözlerine ve aynı şekilde mahlukatın bütün emanetlerine ve sözlerine gücü yettiği kadar riayet etmesidir. Yani onun en ince yönlerine mümkün olduğunca bağlı kalsın.”

Yani emanetlerin ve sözlerin en ince yönlerini göz önüne alarak onları yerine getirin ve onlara bağlı kalın.

Kısacası bu öyle kolay bir iş değildir. Hukukullah (Allah hakları) nedir ve hukukulibad (kulları hakları) nedir, bunları listelemeye başladığında insan perişan olur. Allah’a ibadetin hakkını biz eda edemeyiz. Allah’ın bizim üzerimizde ne kadar ihsanı varsa ona şükretmek, O’nun hakkı oluyor. Biz şükretmenin hakkını eda etmiyoruz, edemeyiz de. Bunun dışında insanların çoğu Allah’ın nimetlerinden sanki kendi hakları gibi faydalanmaya devam ediyorlar. Halbuki bu, bizim halimize ve şükürsüzlüğümüze rağmen yine de verilmekte olan  Allah’ın ihsanıdır. Bizim Allah’a verdiğimiz sözler var biz onları yerine getirmeyiz, mahlukatın hakları var, anne-babanın hakları var, komşuların hakları var, yolcuların hakları var, toplumun genel hakları var ki bütün bunları eda etmemiz emredilmiştir ama biz eda etmiyoruz. Kısacası eğer derinlemesine incelersek biz ne Allah’ın haklarını eda ediyoruz ne de kulların haklarını. Ben genel bir liste hazırlatmıştım, içinde ana başlıklar halinde bazı hakları koymuştum. Mahlukatın hakları, kulların hakları, Allah’ın hakları, bunlar bile yaklaşık 28-29 olmuştu.

Her ne ise Hz. Mesih-i Mevud (as) şöyle buyurur:

“Asıl iman ve takvanın gereği şudur ki Allah’a verilen sözleri de yerine getirin ve de derinlemesine inceleyerek eda edin. Aynı şekilde O’nun emanetlerinin hakkını da verin ve de en ince ayrıntısına inerek eda edin. Aynı şekilde kulların haklarını da en ince ayrıntısına inerek eda edin ve onun emanetlerini de dikkatlice eda edin.”

 İşte o zaman buna takva denebilir. Allah-u Teala buyurur ki, bu ramazan ayı bu yüzden gelir, oruç tutmaya dikkatiniz bu yüzden çekilir ki, bu hakları eda etmek konusunda yılın 11 ayındaki eksiklikler ve zaafları, içtenlikle Allah’a yönelerek, Allah’ın rızası için caiz olan şeyleri bile bırakarak, Allah için açlığa ve susuzluğa katlanarak, Allah’a ibadete eskisinden daha fazla yoğunlaşarak, kulların haklarının ödenmesine özellikle ilgiyi çevirerek o eksiklikleri yerine getirin. Bunu yaptığınızda onun adı takvadır. Ve işte ramazanın ve orucun amacı ancak budur.  İnsan bu niyet ve bu gayeye ulaşmak için oruç tutup ramazanı geçirdiğinde ve de iyi niyetli olarak geçirdiğinde işte o zaman bu değişiklik geçici değil, kalıcı bir değişiklik olacak. Ondan sonra hukukullah’ın eda edilmesine de kalıcı ilgi oluşacak, ibadetlerin hakkını vermeye de kalıcı ilgi oluşacaktır. Dünya meşguliyetleri ve lüzumsuz işler galip gelemeyecek ve insanların haklarını eda etmeye genel olarak kalıcı ilgi olacak. Kendi kişisel çıkarlarımız için insanların haklarını çiğnemeyeceğiz.

Eğer biz bu niyet ve bu kararlılıkla oruç ayına girmiyorsak o halde bizim ramazana ulaşmamız faydasızdır. Hz. Resulüllah (sas) bir yerde şöyle buyurdu: Bir kul, Allah yolunda O’nun lütfunu isteyerek oruç tutarsa, Allah onun yüzü ile ateş arasında yetmiş mevsim uzaklık yaratacaktır. Yani bir mevsim arasındaki mesafe, sonbahar yahut kış mevsimi ve gelecek kış mevsimi arasındaki mesafedir. Yani bir mevsim ile diğer mevsim arası bir yıllık mesafedir ve böylece yetmiş yıla eşit mesafe olmaktadır. İşte orucun bereketi budur ve orucun yarattığı takva budur. Oruç sadece otuz gün için takva yaratmaz, aksine gerçek oruç yetmiş yıl etkisini gösterir. Bu hesapla bakarsak, bir insana, baliğ bir Müslümana orucun farz oluşundan sonra eğer o oruçtan hakiki feyz elde eden birisi olursa ve onun ruhunu anlayarak oruç tutan birisi olursa, Allah’ın oruca verdiği bereketlerden ömrü boyunca istifade edecektir. Ve de orucun maksadı olan takva yollarını arayacak, böylece Allah’ın hoşnutsuzluğundan korunacak ve O’nun rızasını elde edenlerden olacaktır. Bir düşünelim ki eğer bizim topluluğumuzda böyle oruç tutanlar olursa ne kadar güzel bir topluluk olacaktır. O, bir yandan Allah’ın haklarını eda ediyorken bir yandan da kulların haklarını da ediyor olacaktır ve işte bu, her müminin kurulmasını arzuladığı o güzel toplumdur. Hatta her insan bu toplumun kurulması için çaba sarfeder. Ancak söylediğim gibi kendi hakları söz konusu olduğunda, diğerleri için buna pek dikkat etmese de genellikle kendisi bundan hoşlanır. Ama İslam der ki, siz başkaları için de bu ortamı meydana getirmelisiniz. Sadece kendi rahatınıza, kendi menfaatlerinize, kendi haklarınıza bakmayın, bilakis başkalarının haklarını da korumalı onlara da dikkat etmelisiniz.

Bugünlerde yayılmış olan virüs salgını, devletlerin kanunlarıyla insanların çoğunu evlere kapattı. Burada Cemaatte bu bakımdan da iyi bir şey meydana geliyor, insanlar arasında da bazı yerlerde de onların düşüncesi oluşuyor. Ancak dünyanın her ülkesinde cemaatte özellikle şuna ilgi çevriliyor ki her nerede insanların yardıma ihtiyacı varsa, erzak, ilaç yahut başka bir destek ulaştırılması gerekiyorsa Hüdam-ül Ahmediyenin gözetimi altında gönüllüler onu yapıyorlar. Böylece bu hak eda ediliyor ve öyle bir örnek sergileniyor ki bunun sayesinde (bu hakkı ödemek suretiyle) kendileri de faydalanıyorlar başkaları da istifade ederek etkileniyorlar. Velhasıl bugünlerde oluşan bu düşünce, bizim içimizde kalıcı olmalı, sadece bu hengâme durumu için değil. Her ne ise, bunun dışında manevi faydası da vardır. İnsanlar yazıyorlar: Evlerde oturmakla bizim evimizde yepyeni bir ortam oluştu. Namazlar cemaatle eda ediliyor, namazlardan sonra kısa bir ders de oluyor, hutbeyi birlikte dinliyoruz ve MTA’da başka bazı programları birlikte izliyoruz. Eğer bu karantina hali daha da  uzarsa, bütün ramazanı kapsarsa, o zaman bu şekilde cemaatle namazlar, ders ve sohbetleri daha fazla dikkatle yapmaya çalışmamız gerekir. Çocuklara küçük küçük konuları da öğretin. Daha önce bir hutbede söylediğim gibi kendi bilginizi de artırın çocukların bilgisini de artırın ve dualara yoğunlaşarak özel olarak Allah’ın merhametini isteyin, hem kendiniz için hem dünya için. Velhasıl Allah’ın bize verdiği bu günlerden dolu dolu istifade etmek gerekir. Söylediğim gibi bu salgının genel olarak evlerde yarattığı ortamı daha da iyi hale getirmeye dikkatimizi vermemiz gerekir. Dünyadar kimselerin evlerinde genellikle kavgalar, fesat ve huzursuzlukların arttığı haberleri geliyor. Bizim evlerimiz böyle evler gibi olmamalı. İyiliklere dikkatimizin çekildiği temiz bir ortamda bizim ev ortamımızın daha iyi olması gerekir. Bazı defa, dini ortamı olan bir evde erkek bu ortamın mükemmel bir parçası olmuyor ve bazen de kadınlar tercihlerini başka şeylerden yana yapıyorlar. Bu gibi insanlar, böyle durumlarda ne kadar Allah’a yönelmek gerektiğinin, Allah’ın rızasını elde etmek gerektiğinin ve bu zamanın çocukların bile çoktan daha çok Allah’a yaklaştırılabileceği bir zaman olduğunun idrakinde değiller. Kısacası bu günlerde bizim her Ahmedi evin bu yöne çok yoğunlaşması lazım ki biz Allah’ın sevgisini olabildiğince çok cezbedebilelim ve sonumuz hayırlı olsun. Allah-u Teala bizi takvanın hakikatini anlamaya ve ona bağlı kalmaya muvaffak kılsın.

Hz. Mesih-i Mevud (as) çeşitli şekillerde değişik vesilelerle takvanın açıklamasını yaptı. Hz. Mesih-i Mevud (as) bu çağın güvenli kalesidir. O sağlam kalesidir ve sığınağıdır ki kendisi Allah-u Teala’dan hidayet alarak İslam’ın hakiki öğretisini bize açıklayarak büyük bir sancı ile bize Allah ve O’nun söylediği Peygamberin (sas) yolunu göstererek bu sığınağa girmeye dikkatimizi çevirdi. Velhasıl bizim sorumluluğumuzdur ki Hz. Mesih-i Mevud’un (as) sözlerini dinleyerek ona amel edelim, Hz. Mesih-i Mevud’a (as) vermiş olduğumuz sözü yerine getirelim.

Bir sohbet meclisinde takvanın ne olduğunu açıklayarak Hz. Mesih-i Mevud (as) şöyle buyurur:

‘’Takva, en küçük pislik ve kötülüklerden bile kaçınmaktır ve bunu elde etmenin yolu şudur: İnsan öyle kâmil ihtiyat yapsın ki günahın yanına bile varmasın. Ve ayrıca öylesine yapılan ihtiyatı yeterli zannetmesin, aksine duanın hakkını vererek öyle dua etsin ki sancı oluşsun. Oturarak, secdede, rükuda, kıyamda ve teheccüdde. Kısacası her durumda ve her zaman bu düşünce ve duaya sarılsın ki Allah-u Teala günah ve isyanın pisliğinden necata kavuştursun.’’

Yine şöyle buyurdu:

‘’Bunda şüphe yok ki insan bazen tedbirli davranmaktan istifade eder. Ancak bütün güvenini tedbire bağlamak ileri derecede aptallık ve cehalettir. Tedbir ile birlikte dua olmadıkça o hiçbir şey değildir ve dua ile birlikte tedbir olmazsa da hiçbir faydası yoktur. Hangi pencereden günah geliyorsa önce o pencereyi kapatmak lazım.’’ (Yani hangi delik yada hangi yoldan günah içeri giriyorsa, hangi şey günaha itaatsizliğe ve dinden uzaklaşmaya sebep oluyorsa, önce o sebebi yok etmek şarttır.)

Hazrat Mesih Mevud (as) buyurdu: ‘’Bu pencereyi kapatın. Sonra nefsi kontrol altına almak için dua etmeye devam edin. Bunun için buyuruldu ki وَالَّذِیْنَ جَاھَدُوْا فِیْنَا لَنَھْدِیَنَّھُمْ سُبُلَنَا۔ 

Bizim için çaba harca­yanları, elbette yollarımıza eriştireceğiz. (Ankebut Suresi,70) buyruldu. Bunda tedbiri amele dönüştürmek hakkında ne kadar da hidayet vardır. Tedbirde de Allah’ı bırakmayın. Diğer taraftan Allah buyurdu ki,  اُدْعُوْنِیْ اَسْتَجِبْ لَکُمْ(Bana dua edin, kabul edeyim.) Velhasıl insan tam takvaya talip ise o halde tedbir yapsın ve dua etsini, her ikisini de hakkını vererek yerine getirsin. İşte o zaman Allah ona merhamet edecek ama eğer birini yapıp diğerini bırakırsa mahrum kalacaktır.”

Hz. Mesih-i Mevud (as) şöyle buyurur:

“Allah’ın takvası her amelin köküdür. Kimde bu yoksa o fâsıktır. Takvadan amel güzelliği meydana gelir. Amelleri güzel yapan ancak takvadır ve bunun sayesinde Allah’a yakınlık nasip olur ve de bunun sayesinde Allah’ın dostu olunur.’’

Yine Hz. Mesih-i Mevud (as) şöyle buyurur: 

‘’Takva’nın en üst seviyesi bir ölümdür. Çünkü nefsin her yönüne karşı çıkıldığında nefis ölecektir. Bu yüzden  مُوْتُوْا قَبْلَ اَنْ تَمُوْتُوْا۔ (ölüm gelmeden önce ölün) denmiştir. Nefis maddi zevklerin aşığıdır. Gizli (manevi) zevklerden tamamıyla habersizdir. Onu haberdar etmek için ilk önce maddi zevklerin ölmesi şarttır ki ondan sonra gizli zevkleri öğrensin. O zaman, cennetlik yaşantının örneği olan İlahi lezzetler başlayacak. Bizim cemaatimizin, nefsi öldürmek ve takvayı elde etmek için ilkönce alıştırma yapması gerekir. Çocukların güzel yazı yazmayı öğrenirken önce eğri büğrü harfler yazdıkları gibi. Fakat eninde sonunda alıştırma yapa yapa harfleri tertemiz ve düzgün yazmaya başlarlar. Aynı şekilde onların da alıştırma yapmaları gerekir.  İşte o zaman Allah-u Teala onların gayretini görecek ve onlara rahmetini indirecek.’’

Yine Hz. Mesih-i Mevud (as) şöyle buyurur:

‘’Ben görüyorum ki cemaatte birbirleri arasında anlaşmazlık da oluyor.’’ (Aralarında kavga oluyor, gücenme var, küsme var.) ‘’Sıradan bir anlaşmazlıktan birbirlerinin onuruna saldırmaya başlar ve kardeşiyle kavga ederler. Bunlar hiç uygun olmayan hareketler, bu olmamalı. Bazı kimseler azıcık meselelerden dolayı diğerini rezil etmedikçe peşini bırakmaz. Böyle şeylerden sakınmak şarttır. Allah’ın ismi Settar’dır (örtücü). O halde o neden kardeşine rahmet etmiyor ve af ve örtücülük ile davranmıyor. Kardeşinize karşı örtücü olun ve onun onuruna ve saygınlığına saldırmayın.’’ 

Yine Hz. Mesih-i Mevud (as) şöyle buyurur:

‘’Önemsiz bir konudan tartışma başladığında biri ötekini yenilgiye uğratma derdinde olur, öbürünü nasıl küçük düşüreyim, ben nasıl gelip geleyim diye düşünür. Böyle durumlarda nefsin kabarıp coşmasından sakınmak gerekir ve fesadı yok etmek için bile bizzat rezil olmayı seçmek gerekir. Başkasının hatasını yakalayıp yaymak büyük bir kibrin kökü ve hastalıktır… Velhasıl bütün bunlar takva ile ilgili şeylerdir ve iç ve dış meselelerde takva ile davranan meleklere dahil edilir. Takvayı edinin, çünkü ancak takvadan sonra Allah’ın bereketleri gelir. Muttaki dünyanın musibetlerinden kurtarılır.  Allah onların örtücüsü olur… Unutmayın ki sadece dil ile biat etmek hiçbir şey değildir, Allah nefsin temizliğini ister… Bu yüzden kendinizde değişiklik meydana getirin ve yüce ahlak örneği elde edin. Hatırınızda olsun ki küçük küçük şeylerden dolayı kardeşlerinizi üzmek doğru değil.

Hz. Mesih-i Mevud (as) şöyle buyurur: ‘’Hz. Resulüllah (sas) bütün güzel ahlaklarını mükemmel seviyeye getirmişti. Şimdi Allah-u Teala son örnek olarak Peygamber Efendimizin (sas) ahlakını yürürlüğe koydu… Kısacası başkalarına kusur yakıştırmayın, çünkü insan bazen başkasın ayıplayarak bizzat kendisi o kusura yakalanır. Sonra eğer o ayıp onda yoksa o zaman siz iftira attınız demektir ve siz kendiniz ona yakalanacaksınız. Ancak eğer ayıpladığınız o kusur onda gerçekten mevcutsa onun meselesi Allah indindedir’’. Yani eğer ondan o kusur yoksa ve siz söylüyorsanız o zaman o sizin üstünüze dönüp yapışacak.  ‘’Birçok kimsede, kardeşlerine pis suçlamalar yapma huyu olur, böyle şeylerden sakının. İnsanoğluna faydalı olun ve kardeşlerinize dert ortağı olun. Komşularınızla iyi geçinin. Hanımlarınızla iyi geçinin ve en önemlisi de şirkten kaçının. Bunlar takvanın ilk tuğlalarıdır.’’

Yine Hz. Mesih-i Mevud (as) şöyle buyurur:

‘’Hatırınızda olsun! Birisinin, ‘ben kimsenin malını almadım, hırsızlık yapmadım, çalmadım, kötü bakmam ve zina yapmam, bu yüzden iyi birisim,’ demesi iyilik değildir. Böyle bir iyilik ariflerin gözünde gülünçtür. Çünkü eğer o bu kötülükleri yaparsa, hırsızlık ve haydutluk yaparsa cezalandırılacaktır. Velhasıl bu bir iyilik değil ki ariflerin gözünde kıymete değer olsun. Aksine asıl ve hakiki iyilik şudur ki, insanoğluna hizmet edin ve Allah yolunda tam bir doğruluk ve vefa gösterin ve de O’nun yolunda canınızı bile vermeye amade olun…Şunu iyice aklınızda tutun ki, kötülüklerden uzak durmakla beraber iyilikler de yapmadıkça, öylesine kötülükten uzak durmak bir güzellik değildir.’’

Huzur-i Enver şöyle dedi: Velhasıl, işte budur takvanın ölçüsü ve dini bilmek, anlamak ve amel etmenin ölçüsü işte budur. Hz. Mesih-i Mevud (as) bunları elde etmeye dikkatimizi çekti ve bunun için bizim çaba sarfetmemiz lazım.

Huzur-i Enver şöyle dedi: Daha sonraki ayette orucun detaylarında beyan edilen kolaylıklara uymak takvadır. Eğer oruca dayanabilmenin zor olduğu ve doktorun oruç tutma dediği bir hastalık varsa, o zaman fidye verin. Ancak bahane arayarak fidyeye cevaz yaratmayın. Allah-u Teala daha sonra daha da açıklayarak buyurdu ki hastaysanız yahut yolcu iseniz oruç tutmayın, çünkü Allah-u Teala zorluk istemez. Hastalık geçtiğinde tutamadığınız oruçları tamamlayın. Yolculuk sırasında tutamadığınız oruçları fidye vermiş olsanız bile daha sonra tamamlayın.

Hz. Mesih-i Mevud (as) şöyle buyurur: ‘’Ben de bekliyordum ki gelsin de oruç tutayım diye Ramazan geldiği için kalben mutlu olan kimse, hastalık sebebiyle oruç tutamazsa bile Allah indinde oruç (sevabından) mahrum kalmaz. Bu dünyada bir çok kimse bahanecidir, bahane ararlar ve dünya insanlarını kandırdığımız gibi Allah’ı kandırırız diye düşünürler. Ancak Allah onların niyetlerini ve iradelerini bilir.’’

Bugünlerde virüs salgını sebebiyle insanlar soruyorlar; (Oruç tutunca) boğaz kuruyacak ve hastalığa yakalanma ihtimali daha da artacak, oruç tutalım mı, tutmayalım mı?

Ben bu konuda genel bir fetva veya karar vermem. Genellikle şöyle cevap yazıyorum: Siz kendi durumunuza bakarak kendiniz karar verin ve temiz kalpli olarak ve takvaya bağlı kalarak kendi kalbinizden fetva alın. Kuran-ı Kerim’in emri açıktır: Hasta iseniz oruç tutmayın. Hasta olma ihtimali var diye orucu bırakmak doğru değil. Hz. Mesih-i Mevud’un (as) söylediği gibi ondan sonra, bir mazeretten ikinci mazeret ve bir bahaneden ikinci bahane oluşur sürer gider. Eğer birisi, doktorun dediğine göre bu zor olabilir, diyorsa ben de bazı uzmanlar ve doktorlardan fikir aldım. Doktorların kendi görüşlerinde ihtilaf var. Bazı uzmanlar açıkça şöyle yazdılar: Oruçtan dolayı mutlaka hastalık geleceği kesin bir şey değil. Tabii ki, eğer belirtiler ortaya çıkmışsa, öksürük veya hafif de olsa ateş varsa veya başka bir semptom görüldüyse o zaman oruç tutmayın, oruçluysanız da bozun. Doktorlar arasında da tutulmamasından yana meyilli olanlar vardır, yahut öyle şartlar getirirler ki onun neticesinde de tutmamanın daha iyi olduğu sonucu çıkar. Onların açık düşünceleri yoktur. Korkutuyorlar ve bununla birlikte diyorlar ki gıdalara dikkat ederek tutun. Şimdi, fakir halk gıdalarda, nereye kadar ve hangi şeylere dikkat edecek?

Her neyse, farklı görüşlere bakarak çıkan netice şudur ki oruç tutmakta bir sakınca yok. Ama eğer az da olsa şüphe varsa o zaman derhal orucu terk edin. Bazılarının düşüncesine göre bir evde hastalık varsa ve o şahıs kendisi sıhhatli olsa bile oruç tutmamalıdır ama diğer doktorun görüşüne göre bunun bir gerekçesi yoktur. Her ne ise orucu açarken de başlarken de su içmek gerekir. Kendisi hakkında çok ihtiyatlı olanlar gücü de yetiyorsa, bedende suyu uzun zaman tutan yiyecekler yesinler. Velhasıl doktorların görüşlerinde ihtilaf olduğuna göre, ki bunlar arasında Amerikalı doktorlar da var, Almanyalı doktorlar da, buranın doktorları da var, o halde sebepsiz yere orucu bırakmak (olmaz). Şuna da bakmamız lazım ki, hz. Mesih-i Mevud’un (as) (bahane uydurup biz hastayız diyerek) kendi teviline güvenirler dediği zümreden olmayalım. Elbette tedbirli olmak lazım. Bazılarının su ihtiyacı o kadar az olur ki neredeyse su içmezler. Oruç da tutarlar genel olarak da su içmezler. Bizim bir büyüğümüz vardı Çodri Nazir Sahip, o, yaz sıcağında bütün gün dolaşırdı ve biz su için gelir gelmez suya doğru seğirtirdik. Ama ben ona kaç defa sorduysam azıcık su bazen içti bazen içmedi. Derdi ki benim suya ihtiyacım çok azdır.  Her ne ise değişik tabiatlı kimseler oluyor. Bu durumlarda ne seviyeye kadar buna dikkat etmek gerekir. Buna, herkes kendi tabiatına bakarak kendisi karar versin ve kendi kalbinden fetva alsın.

Ve dua edin. Oruç tutmak için Allah’tan güç isteyerek dua edin. Bu günlerde çok çok dua edin ki Allah-u Teala insanlara akıl versin. Allah-u Teala’yı tanısınlar. Allah bu salgını çabucak dünyadan yok etsin, dünyaya merhamet etsin. Ve biz Ahmediler de takva üzerinde yürüyerek Allah ve O’nun kullarının haklarını eda edelim ve de ramazanın bereketlerinden dolu dolu istifade edenlerden olalım.  Şunu da unutmayın, dünyanın bugünlerdeki durumundan dolayı, bu gibi bir salgın yüzünden dünyanın ekonomik durumu da son derece bozuldu. Bugünlerdeki gibi bir ekonomik durum olunca peşinden savaş ihtimali de çok artar. Birçok yazar, bu gibi şeyler söylüyorlar. Ve ayrıca dünyadar hükümetler kendi menfaatlerini yoluna koymak için dünyevî hilelerle onu halletmeye çalışırlar. Kendi haklarının ilgisini çevirmek için öyle şeyler söyler ki bu onları daha da zorluklara sokar. Sonra daha da felakete sürüklenir bu insanlar. Söylediğim gibi yazarlar bu şekilde de görüş bildirmeye başladılar. Allah-u Teala büyük güçlere de akıl versin de onlar da mantıklı davransınlar ve dünyada daha fazla fesat çıkaracak ve daha da felaket getirecek adımlar atmasınlar. Şimdi artık gazetelerde açıkça yazılmaya başlandı, yazarlar da söylemeye başladılar; Amerika İran’ı tehdit etti. Çin, doğru bir şekilde haber vermemekle suçlanıyor ve diyorlar ki, Çin mahkemeye çıkarılmalı, onlara şöyle davranılmalı. İran’a biz şunu yapacağız. Velhasıl Amerika hükümetinin de mantıklı davranması lazım diğer hükümetlerin de mantıklı olması lazım. Bu durumda, yanlış bir adım atıp dünyayı daha da felakete sürüklemek yerine sağlıklı düşünerek, doğru planlar yaparak ve Allah’a yönelerek, O’na doğru eğilerek, Allah’tan yardım isteyerek bu salgından kurtulmak için dua edin, çaba sarfedin ve bu salgının tedavisini bulmaya çalışan bilim insanlarına yardım edin. Allah-u Teala bizi dualara muvaffak kılsın, kendi durumunu düzeltme gücü versin. Dünyayı ve dünyevi büyük hükümetleri akıl ile politikalarını yapmaya ve gelecek için eylem planları hazırlamaya muvaffak kılsın. Amin

Print Friendly, PDF & Email

Önceki Yazı

03.04.2020 – Hz. Talha bin Ubeydullah’ın (ra) Cemel savaşında şehit oluşu

Sonraki Yazı

Teravih mi Teheccüd mü?