5.06.2026 – Hz. Resulüllah’ın (sav) izinden giden Vadedilen Mesih’in tevazusu ve alçakgönüllülüğü

Emir’ül Müminin 5. Halifetü’l Mesih hazretleri, 5 Haziran  2026 (5 İhsan 1405 Hicri Şemsi) tarihinde İngiltere’nin Tilford şehrindeki İslamabad Mübarek Camii’nde Cuma Hutbesi irat etti. Hutbe, Müslüman Ahmediye Televizyonu (MTA) aracılığıyla tüm dünyaya yayınlandı.

Teşehhüd, Taavvuz ve Fatiha Suresi’nin tilavetinden sonra Huzur-i Enver (Allah desteklesin ve yardımcısı olsun)  şöyle buyurdu:

Geçen hutbede Vaat Edilen Mesih’in tevazu ve alçakgönüllülüğüne dair olayları ve nasihatlerini anlatmıştım. Bugün de yine bu doğrultuda bazı olayları ve nasihatlerini sunacağım.

Hazret Şeyh Muhammed İsmail Bey şöyle anlatmaktadır: Vadedilen Mesih hazretlerinin güzel ahlakı öyle bir seviyedeydi ki, Kadiyan’da her an ona düşmanlık etmekle meşgul olan ve hiçbir fırsatı kaçırmayan kimseler bile onun kapısını çaldıklarında, Vadedilen Mesih’in yalın ayak dışarı çıktığını gördüm. Kendisini görür görmez son derece şefkat ve nezaketle selamına karşılık verir, “Nasılsınız, iyi misiniz?” diye sorar, tüm ev halkının halini hatırını öğrendikten sonra “Ne için gelmiştiniz?” buyururdu. O kişi ihtiyacını arz edince, “Ne kadar ihtiyacınız var?” diye sorar ve ihtiyacından fazlasını getirip vererek, “Eğer daha fazlasına ihtiyaç olursa yine götürün” derdi.

Mevlevi Şer Ali Bey bir defa şöyle anlattı: Bir defasında, zihinsel engelli ve yardıma muhtaç bir insan olan Miran Bahş, büyük camiden çıkarken Vaat Edilen Mesih’e son derece saygısızca ismiyle hitap etti ve para istedi. Hz. Mesih-i Mev’ud (as) cebinden mendilini çıkardı ve içindeki dört yahut sekiz kuruşu ona verdi. O da sevinerek oradan ayrıldı.

Master Nezir Hüseyin Bey şöyle anlatmaktadır: Ne zaman babamla birlikte Kadiyan’a Huzur’un yanına gelsek ve Huzur’a “Hekim Merhem-i İsa Bey geldi” diye haber verilse, Vadedilen Mesih’in haberi alır almaz derhal dışarı çıktığını gördüm. O esnada ikram etmek için mutlaka yiyecek bir şeyler sunardı; hatta bazen bizzat kendisi gidip yemeği getirirdi.

Hz. Mesih-i Mev’ud (as), misafirleri öyle bir sadelikle karşılardı ki, bazen Huzur’u elinde kalemiyle, bazen de ayakları yalın halde dışarı çıkmış görürdüm. Evde odasında otururken kapı çalındığında aynen o şekilde dışarı çıkardı.

Hazret Müftü Muhammed Sadık Bey şöyle der: Bir defasında Lahor’dan Kadiyan’a gelmiştim. Vadedilen Mesih hazretleri beni Mübarek Camisi’nde oturttu. “Oturun, ben yemek getiriyorum” buyurdu. birkaç dakika sonra bizzat kendi elleriyle yemeği bir tepsiye koymuş, tepsiyi taşıyarak bana getiriyordu. Beni görünce, “Siz yemeğinizi yiyin, ben su getiriyorum” buyurdu. Kendimi tutamadım, gözlerimden yaşlar boşaldı.

Kapurthalalı hz. Münşi Zafer Ahmed Bey bir olay anlatarak şöyle demektedir: Vadedilen Mesih hazretleri, oturduğu yerin kapısını hiçbir zaman açık bırakarak oturmazdı; yani, daima içeriden kilitleyip otururdu. Şöyle der: Hz. Sahibzade Miyan Mahmud Ahmed Bey biraz arayla gelip “Babacığım, kapıyı aç” derdi ve Vadedilen Mesih de kalkıp her seferinde kapıyı açardı. Bir defasında huzuruna çıktım. Kendisi, hasırın üzerinde oturuyordu. Beni görünce karyolayı kaldırdı ve içeriye doğru taşıdı. Ben, “Huzur, ben kaldırırım” dedim. O, “Çok ağırdır, siz kaldıramazsınız” buyurdu ve “Siz karyolanın üzerine oturun” dedi. Karyolayı taşıyıp oraya götürdü, onu oraya yerleştirdi ve kendisi hakkında, “Ben burada yerde rahat ediyorum, yerde oturacağım; sen karyolaya otur” buyurdu. Çok susamıştım. Hz. Mesih-i Mev’ud (as)  Ben su getireyim” buyurdu. Sonra aşağıya gitti ve oradan, Manipur’dan birinin göndermiş olduğu iki şişe şerbet getirdi. “Bu şişeleri saklayalı çok gün oldu; çünkü ilk önce bir dosta ikram edip ardından kendimiz içmeye niyet etmiştik. Bugün aklıma geldi” buyurdu. Nitekim bardağa şerbeti hazırlayıp bana verdi. Şöyle anlatır: Ben, “Huzur, önce bundan biraz siz içiniz” dedim. Hz. Mesih-i Mev’ud (as)  bir yudum içip bana verdi, ben de içtim. Şerbeti çok övdüm. Vadedilen Mesih (as), “Bir şişeyi siz götürün, diğerini de dışarıdaki dostlara ikram edin” buyurdu.

Müftü Muhammed Sadık Bey der ki: Bir defasında abdest almak için su ararken, elimde ibrikle, Mübarek Camisi’nden Vadedilen Mesih hazretlerinin iç odalarına açılan o kapıdan içeri girdim. Tesadüfen içeriden Hz. Mesih-i Mev’ud (as)  teşrif etti. Beni ayakta görünce, “Suya mı ihtiyacınız var?” buyurdu. “Evet Huzur” diye arz ettim. Huzur ibriği elimden aldı ve “Ben getiririm” buyurdu; bizzat kendisi içeri gidip suyu doldurdu, getirip bana teslim etti.

Aralarında Lahor’un ileri gelenlerinden Doktor Allame İkbal ve Sir Şahabüddin gibi isimlerin de bulunduğu bir heyet Hz. Mesih-i Mev’ud (as) ile görüşmeye gelmişti. Bu görüşmede yaşananları aktaran Babu Gulam Muhammed (ra) şöyle anlatır: Gece yemek yendikten sonra yataklar (karyolalar) dağıtılırken, ben kendime sağlam ve büyük bir karyola aldım. Fakat sonradan Sir Şahabüddin olarak tanınacak olan Çodri Şahabüddin Bey, yatağımı oradan kaldırarak benim karyolama el koydu. Hz. Mesih-i Mev’ud (as)  teşrif ederek herkese tek tek, “Bir sıkıntınız, bir rahatsızlığınız var mı?” diye sordu. Herkes “Huzur, hiçbir sıkıntım yok” dedi. Fakat sıra bana geldiğinde ben şaşkın bir halde ayakta duruyordum; çünkü karyolama Çodri Şahabüddin Bey el koymuştu. “Huzur, karyolamı Çodri Şahabüddin elimden aldı, nerede yatacağımı şaşırdım” diye arz ettim. “Bekleyin, ben size bir karyola getireyim” buyurdu. Şöyle anlatır: Nitekim Vadedilen Mesih hazretleri gitti. Epey vakit geçmesine rağmen karyola gelmeyince, Huzur’un evinin avlu kapısından içeriye doğru baktım. Bir de ne göreyim; bir adam alelacele bir karyola hazırlamakta ve Huzur da onun yanında oturmuş, elindeki kandil ile ona ışık tutmaktadır. Huzur’u bu halde görünce çok utandım. İleri atıldım, zaten kapı açıktı, “Huzur, kandili bana verin, bu lambayı ben tutayım” diye arz ettim. Fakat Hz. Mesih-i Mev’ud (as), “Artık sadece bir sıra kaldı” buyurdu. Huzur’un bu yüce ahlakını görmek beni o kadar etkiledi ki gözlerimden yaşlar boşaldı.

Mevlevi Abdülkerim Siyalkoti Bey şöyle anlatmaktadır: 1896 yılı ya da muhtemelen o civarda bir olaydır. Vadedilen Mesih’in ev halkı Ludhiana’ya gitmişti. Haziran ayıydı ve evin içi henüz yeni yapılmıştı. Öğle vakti orada kurulmuş olan bir karyolaya uzandım. Vadedilen Mesih (as) ise ayakta geziniyordu. Bir ara uyandığımda, Vadedilen Mesih’in yerde, benim karyolamın yanında yerde uzanmış olduğunu gördüm. Saygımdan ötürü telaşla hemen doğruldum. Kendisi büyük bir şefkatle “Neden kalktınız?” diye sordu. Ben, “Siz yerde uzanırken ben yukarıda nasıl uyuyabilirim?” diye arz ettim. Tebessüm ederek, “Ben sadece sizin için nöbet tutuyordum; bu çocuklar gürültü yapıyordu, uykunuz bölünmesin diye onları engelliyordum” buyurdu.

Hazret Münşi İmam Din Bey, şöyle anlatmaktadır: 1894 yılında Vadedilen Mesih hazretlerinin mübarek eli üzerine biat ettim. Akşam namazında Münşi Abdülaziz Bey benimle birlikteydi. Namaz bittikten sonra adı geçen Münşi Bey beni işaret ederek Vadedilen Mesih’in huzurunda, “Huzur, onun biatını kabul buyurun” diye arz etti. Vadedilen Mesih (as), “İçeri gelin” buyurdu. Ben tek başıma Beytü’l-Fikir odasına girdiğimde, Huzur bir karyolanın ayak ucuna doğru oturdu ve bana karyolanın baş ucuna oturmamı emretti.

Vaat Edilen Mesih (as) şöyle buyurmaktadır:

“Benim durumum şöyledir: Eğer birinin canı yanıyorsa ve ben o sırada namaz kılıyorsam, kulağıma onun sesi geldiğinde, namazı bozarak dahi olsa eğer ona bir faydam dokunabilecekse fayda sağlamayı ve elimden geldiğince onunla hemhal olmayı isterim. Bir kardeşinin musibet ve sıkıntı anında onun yanında olmamak ahlaka aykırıdır. Eğer onun için hiçbir şey yapamıyorsanız, en azından dua edin. Bırakın kendi insanımızı, ben derim ki yabancılara ve Hindulara karşı bile en yüce ahlak örneğini sergileyin ve onlara şefkat gösterin. Asla umursamaz ve ilgisiz bir mizaçta olunmamalıdır.”

Hazret Mirza Beşir Ahmed Bey şöyle anlatmaktadır:

“Vaat Edilen Mesih (as) biriyle karşılaştığında daima tebessüm ederek görüşürdü ve o tebessümü görür görmez, karşısındaki kişinin tüm sıkıntı ve kederleri yok olup giderdi. Her Ahmedi, onun meclisine girdiğinde kalbindeki tüm gam ve kederlerin silindiğini hissederdi. Onun güler yüzüne bakar bakmaz insanın tüm bedenini bir sevinç dalgası kaplardı. En sıradan, en küçük bir insanın sözünü dahi büyük bir dikkatle dinlemek ve ona büyük bir sevgiyle karşılık vermek onun adetiydi. Herkes kendi kendine, Vadedilen Mesih hazretleri en çok beni seviyor’ diye düşünürdü. Peygamberlerin meclis adabından habersiz olan bazı sıradan insanlar, saatler boyu kendileriyle alakası olmayan hikayeler anlatıp dururlar, Vadedilen Mesih (as) ise hiçbir şey demeden sessizce oturup dinlerdi; hiçbir zaman kimseye ‘Artık yeter’ demezdi. Bir adam Vadedilen Mesih’in huzuruna geldi ve başını öne eğerek ayaklarına koymak istedi. Hz. Mesih-i Mev’ud (as) eliyle onun başını kaldırdı ve ‘Bu yöntem caiz değildir. Selamünaleyküm denmeli ve tokalaşılmalıdır ‘ buyurdu.”

Bir defasında, dünyanın (bilinen) dervişlerine ve tekke şeyhlerine gönül vermiş, bir zat bizim camimize geldi. İnsanların Vadedilen Mesih ile gayet rahat ve özgürce konuştuğunu görünce hayretler içinde kaldı. Vadedilen Mesih’e dönerek, “Sizin caminizde hiç edep-saygı yok, insanlar fütursuzca oturuyor, korkusuzca ve çekinmeden sizinle konuşuyorlar” dedi. O, yani Vaat Edilen Mesih (as) ise şöyle buyurdu: “Benim tarzım ve yolum, insanların benden vahşi bir hayvandan korktuğu gibi korkacağı şekilde ters, hırçın ve ürkütücü bir lider gibi oturmak değildir; ben adeta bir put gibi durmaktan (büyüklük taslamaktan) şiddetle nefret ederim. Ben zaten putperestliği ortadan kaldırmaya geldim; kendim bir put olayım da insanlar bana tapsın diye gelmedim. Allah Teala en iyi bilendir ki, ben kendi nefsimi başkalarına karşı zerre kadar üstün görmem. Benim nazarımda kibirli kimseden daha büyük bir putperest ve habis yoktur. Kibirli insan Allah’a değil, aksine o kendi nefsine tapmaktadır.”

Hazret Melik Mevla Bahş Bey şöyle anlatmaktadır: Amritsar’da evimizin karşısında Miyan Can Muhammed adında çok konuşkan bir zat yaşardı. Vadedilen Mesih’in Sürme-i Çeşm-i Arya kitabını adeta ezbere bilirdi ve okuma yazması olmamasına rağmen Aryalarla çok iyi münazara ederdi. Kendisinde marazi bir takıntı ve depresyon rahatsızlığı baş gösterdi; adeta bir cinnet hali oluşuyordu. Her kime rastlasa, onu uzun süre ayakta tutarak hastalığının seyrini en ince ayrıntısına kadar upuzun anlatırdı. İnsanlar onun bu laflarını dinlemekten artık bıkmışlardı ve onunla konuşmaktan kaçınmaya başlamışlardı. Birisi ona, “Sen Kadiyan’a git ve Hazret Mevlevi Hekim Nuruddin Bey’e muayene olup tedavi ol” dedi. O ise, “O çok büyük bir adamdır, benim bu uzun hikayemi oturup dinler mi hiç?” dedi. O kişi, “Hayır, o çok güzel ahlaklı bir insandır, seni dikkatle dinleyecektir” dedi. Bunun üzerine o zat Kadiyan’a geldi. Rastlantı eseri, o at arabasından  indiği sırada Vadedilen Mesih de yanındaki Ahmedilerle birlikte yürüyüşten dönüyordu. Arabacı, “İşte Hazret Mirza Bey geliyor” dedi. Bunun üzerine o zat arabadan indi, doğrudan gidip tokalaştı ve o takıntılı ruh haliyle acele içinde hastalığının durumunu anlatmaya başladı; upuzun bir hikaye tutturdu. Hikaye o kadar uzadı ki etraftaki herkes bıktı ve bunaldı; fakat Vadedilen Mesih (as) gayet sakin bir şekilde ayakta durarak, onun elini kendi elinde tutup her şeyi sonuna kadar dinledi. En sonunda hasta olan o Miyan Can Muhammed Bey bizzat kendisi, yoruldu. Bunun üzerine Hz. Mesih-i Mev’ud (as), “Çok güzel, şimdi misafirhaneye geçin, bir şeyler yiyip için, ardından Mevlevi Bey’e (yani Hazret Hakim Mevlevi Nuruddin’e) durumunuzu anlatıp ilacınızı alın” buyurdu. Nitekim bu zat dinlenip kendine gelince Hazret Hekim Nuruddin Bey’in huzuruna çıktı ve yine o upuzun hikayesine başladı. Hazret Mevlevi Bey ise  hemen reçeteyi yazıp, “Hastalığınızı anladım, hikayenin devamını dinlememe gerek yok” dedi. Adam reçeteyi aldı almasına ama, “Mevlevi Nuruddin Bey için çok güzel ahlaklıdır derlerdi fakat Hazret Mirza Bey’in yüce ahlakının yanında onun esamesi okunamaz” dedi. Bu durum ona o kadar tesir etti ki, daha önce biat etmemiş olduğu halde orada biat etti.

Hazret Şeyh Abdülkadir Bey şöyle yazmaktadır: Vadedilen Mesih’in büyük oğlu merhum Mirza Sultan Ahmed Bey derdi ki: “Babam ömrünü bir Moğol yani asilzade gibi geçirmedi.” Kendisi asilzade ve Moğol soyundandı, fakat ömrü bir derviş gibi geçti.

Hz. Mesih-i Mev’ud (as) nasihat ederek şöyle buyurmaktadır:

“Takva ehli için hayatını yokluk, sadelik ve acziyet içinde geçirmek bir şarttı. Bu, takvanın bir dalıdır. Hayatı sadelik ve acziyet içinde geçirmek, takvanın öyle bir dalıdır ki onun vasıtasıyla haksız öfkeye karşı koyarız. Büyük arifler ve sıddıklar için en son ve en çetin merhale öfkeden kaçınmaktır. Kendini beğenme ve kibir öfkeden doğar; aynı şekilde öfkenin kendisi de kendini beğenme ve kibrin bir sonucudur. Çünkü öfke, ancak insanın kendi nefsini başkasına üstün gördüğü an ortaya çıkar. Ben, cemaatimin fertlerinin kendi aralarında birbirini küçük veya büyük görmesini, birbirine üstünlük taslamasını yahut birbirine hor bakmasını istemem. Kimin büyük kimin küçük olduğunu ancak Allah bilir. Bu bir tür aşağılamadır ve içinde aşağılama duygusu barındıran kimse için, bu duygunun bir tohum gibi büyüyüp onun helak olmasına yol açmasından korkulur. Bazı insanlar makamı büyük birisiyle karşılaştıklarında onlara çok saygılı davranırlar; fakat asıl büyük olan, bir miskinin sözünü miskinlikle (aynı tevazuyla) dinleyen, onun gönlünü alan, sözüne değer veren ve yüzüne karşı onu incitecek kırıcı tek bir laf etmeyendir. Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

وَلَا تَنَابَزُوۡا بِالۡاَلۡقَابِ ؕ بِئۡسَ الِاسۡمُ الۡفُسُوۡقُ بَعۡدَ الۡاِیۡمَانِ ۚ وَمَنۡ لَّمۡ یَتُبۡ فَاُولٰٓئِکَ ہُمُ الظّٰلِمُوۡنَ

 ‘Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık damgası ne kötü bir damgadır! Kim tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.’ (Hucurat Suresi, 12)

“Birbirinize kırıcı lakaplar takmayın, bu isimleri yakıştırmayın. Bu eylem fasıkların ve günahkarların işidir. Birini alaycı lakapla çağıran kişi, kendisi de aynı duruma müptela olmadan ölmez. Kardeşlerinizi küçük görmeyin. Hepiniz nihayetinde aynı pınardan su içiyorken, kimin nasibinde daha çok su içmek olduğunu kim bilebilir? Hiç kimse dünyevi ölçülerle yüce ve saygın olamaz. Allah katında büyük olan, takva sahibi olandır: ‘Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınız (en muttaki olanınız) dır. Şüphe yok ki Allah, her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.'”

“Allah Teala bizlere hakiki manada alçakgönüllülük ve tevazu sahibi olmayı nasip etsin; Hz. Mesih-i Mev’ud’un biatına girerek hakiki İslam öğretisiyle amel edenlerden ve bunun hakkını verenlerden eylesin. Amin.”

Önceki

Haftalık Bülten – 26 Mayıs 2026