Emir’ül Müminin 5. Halifetü’l Mesih hazretleri, 16 Ocak 2026 (16 Sulh 1405 Hicri Şemsi) tarihinde İngiltere’nin Tilford şehrindeki İslamabad Mübarek Camii’nde Cuma Hutbesi irat etti. Hutbe, Müslüman Ahmediye Televizyonu (MTA) aracılığıyla tüm dünyaya yayınlandı.
Teşehhüd, Teavvüz ve Fatiha Suresi tilavetinden sonra, Huzur-ı Enver şunları söyledi: Ben geçen bir hutbede, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sireti bağlamında onun Allah sevgisi yönünden bahsetmiştim; Bugün bu konu üzerinde konuşmaya devam edeceğim.
Gençliğinde ve peygamberlik davasından önce bile ondaki Allah aşkı ve şevki öyle bir boyuttaydı ki, bu aşkla bitap düşerek mağaraya çekilir ve İlahi Sevgili ile baş başa münacata dalardı.
Bu sevgiden bahseden Vadedilen Mesih (a.s.) şöyle buyurur: “Görüyorum ki yaz mevsiminin de ruhani gelişimle özel bir münasebeti vardır. Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) bakınız; Allah Teâlâ onu Mekke gibi bir şehirde dünyaya getirdi ve o, o sıcaklarda tek başına Hira Mağarası’na giderek Allah Teâlâ’ya ibadet ederdi. O ne acayip, ne muazzam bir zamandı! Yanında bir tulum su götürürdü. Gerçek şudur ki; Allah Teâlâ ile ünsiyet ve şevk hasıl olduğunda, dünyaya ve dünya ehline karşı bir nevi nefret ve kerahet doğar ve insan doğal olarak yalnızlık ve halvet tercih eder. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hali de böyleydi. Allah’ın sevgisinde öyle fani olmuştu ki, tüm lezzeti ve tadı bu yalnızlıkta buluyordu. Hiçbir rahatlık ve konforun bulunmadığı, giderken bile korku duyulabilecek bir yerde, gecelerce tek başına kalırdı. Bu durum onun ne kadar cesur ve yiğit olduğunu da gösterir. Allah-u Teâlâ ile olan bağ şiddetli olduğunda, cesaret de beraberinde gelir. Bu yüzden mümin asla korkak olmaz; korkak olanlar dünya ehlidir, onlarda gerçek cesaret bulunmaz.”
Vadedilen Mesih (a.s.) şöyle buyurur:
“Allah Teâlâ, feyzini, çaba ve mücahedeye bağlamıştır. Ayrıca bu konuda sahabe-i kiramın (r.a.) davranışları bizler için bir üsve ve güzel bir örnektir. Sahabenin hayatını derinlemesine inceleyin! Acaba onlar o derecelere sadece sıradan namazlarla mı ulaştılar? Hayır, bilakis onlar Allah’ın rızasını kazanmak uğruna canlarını bile hiçe saydılar ve koyunlar gibi Allah yolunda kurban oldular; ancak ondan sonra bu mertebeye eriştiler.”
Vadedilen Mesih (a.s.) yine şöyle buyurmuştur:
“Çoğu insanın, kendilerine bir nefes üflenerek dereceler kazandırılmasını ve Arş’a ulaşmayı istediklerini gördük. Bizim Resul-i Ekrem’imizden (s.a.v.) daha yüce kim olabilir? O, insanların, resullerin ve enbiyanın en faziletlisiydi. O bile bu işleri sadece üfleyerek yapmadıysa, başka kim yapabilir? Bakın! O, Hira Mağarası’nda ne tür riyazetler yaptı; Allah bilir ne kadar zaman boyunca tazarruda bulundu, gözyaşı döktü; nefis tezkiyesi için ne büyük cansiperane gayretler ve en ağır meşakkatlere göğüs gerdi; ancak ondan sonra Allah Teâlâ tarafından feyz nazil oldu. Gerçek şudur: İnsan, Allah yolunda kendi üzerine bir ölüm ve fena (yokluk) halini getirmedikçe, o taraftan (Allah katından) bir ilgi gösterilmez. Elbette Allah, insanın kendi adına tam bir gayret gösterdiğini ve O’na kavuşmak için ölümü göze aldığını gördüğünde, insana bizzat tecelli eder, onu lütuflarıyla ödüllendirir ve kudretinin göstergesi olarak onu yüceltir.
Huzur-i Enver şöyle buyurdu:
Hz. Resulüllah’ın Allah sevgisiyle kıldığı namazların keyfiyeti öyleydi ki; Mutarrif, babasından naklederek şöyle der: “Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) yanına geldim, namaz kılıyordu. Göğsünden kaynayan bir tencerenin sesi gibi sesler geliyordu. Öyle şiddetli ağlıyor ve iç çekiyordu ki, sanki tencerede su kaynıyor gibiydi.”
Hz. Aişe’nin (r.a.) rivayetine göre, Peygamber Efendimiz o kadar çok ibadet eder ve ibadet esnasında ayakta dururdu ki, ayakları şişerdi.
Hz. Muslih Mev’ud (r.a.), Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sevgisi ve ibadetlerinden bahsederken bir yerde şöyle buyurur:
“Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor ki; Peygamber Efendimiz vefatıyla sonuçlanan hastalığa yakalandığında, şiddetli halsizlik nedeniyle namaz kıldırmaya güç yetiremiyordu, bu yüzden Hz. Ebubekir’e (r.a.) namaz kıldırmasını emretti. Hz. Aişe buyurur ki; bu emri verdikten sonra kendisinde bir hafifleme hissedince, iki kişinin yardımına tutunarak namaz kılmak için dışarı çıktı. Hz. Aişe der ki; ‘O anki manzara gözlerimin önündedir; ağrının şiddetinden dolayı ayakları yerde sürünüyordu.’ Mescide ulaştığında Hz. Ebubekir geri çekilmek istedi, ancak Resul-i Ekrem (s.a.v.) onun niyetini anlayarak ‘yerinde kal’ diye işaret etti. Peygamber Efendimiz Hz. Ebubekir’in yanına oturdu, ardından namaz kılmaya başladı. Hz. Ebubekir ona, diğer insanlar da Hz. Ebubekir’e uyarak namazlarını kıldılar.
Bu hadisten anlaşılıyor ki; nasıl tehlikeli bir hastalık olursa olsun, o Allah Teâlâ’yı zikretmeyi asla unutmazdı. Genellikle insanların en küçük bir sıkıntıda tüm ibadetlerini unuttukları görülür.
Şüphesiz zahiren bu durum sıradan görünebilir, fakat Resul-i Ekrem’in (s.a.v.) içinde bulunduğu o hali bir düşünün; sonra da namaza iki kişinin omuzlarına tutunarak gelmesine vesile olan o Allah’ı zikir şevkine bakın. O zaman bu hadisenin alelade bir olay olmadığı, aksine onun kalbindeki Allah’ı zikir arzusunun yansıdığı bir ayna olduğu anlaşılacaktır.
Her basiret sahibi anlayabilir ki; Allah’ı zikretmek onun gıdasıydı ve o olmadan hayatında hiçbir lezzet bulamazdı. Nitekim kendisi de sevdiği şeylerden bahsederken buna işaret ederek şöyle buyurmuştur: “قُرَّةُ عَيْنِیْ فِی الصَّلٰوةِ” yani ‘Namaz, gözümün nurudur’.”
Hazret-i Muslih Mev’ud (r.a.) şöyle yazmıştır:
“Pek çok insan gördüm ki, biraz ibadet edince hemen kibirleniyorlar; birkaç günlük namaz veya ibadetten sonra kibre kapılır ve kendine evliya sanmaya başlıyorlar. Dünya ve içindekiler onların gözünde hakirleşiyor, en büyük insanları bile bir hiç sayıyorlar. Hatta insanı bırakın, Allah-u Teâlâ’ya karşı bile (hâşâ) minnet etmeye başlıyorlar; sanki yaptıkları ibadetle Allah-u Teâlâ’ya bir iyilikte bulunmuşlar da O kendilerine borçluymuş gibi düşünüyorlar. ‘Biz O’na ibadet ettik, etmeseydik bize ne yapabilirdi ki?’ der gibiler, Allah korusun! İbadetten sonra bile acziyet halini koruyabilenler çok azdır. İşte o salihler topluluğu bunlardır ki; hep tevazu içinde yaşarlar, ibadet etseler de onu gizlerler, Allah sevgisini de gizli tutarlar. Üstelik ibadet edebilmeyi dahi Allah’ın kendilerine verdiği bir lütuf olarak görürler. Asıl salih insanlar topluluğu işte bunlardır.”
Huzur-i Enver şöyle buyurdu:
İnsanlar, günümüzde özellikle de çocuklar ve gençler ‘İyilik nedir ve Allah-u Teâlâ’nın razı olduğu nasıl anlaşılır?’ diye sorarlar. Allah-u Teâlâ, iyilik ancak O’nun rızası için yapıldığında razı olur. İnsan kendi kendini değerlendirebilir; dışarıdan birinin hüküm vermesine ihtiyaç yoktur. İnsan, yaptığı iyilikleri eğer Allah-u Teâlâ için yapıyorsa, Allah’ın bunları kesinlikle beğendiğini kendisi de anlayabilir.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ibadeti kesintisiz bir süreklilik arz ederdi. Şevk ve iştiyakı parlar, Rabbi’ne ibadete öyle bir dalardı ki, bu münacat ve yakınlık hali o kadar uzardı ki defalarca ibadet ederken ayakları şişerdi. Sahabe-i Kiram (r.a.) “Ey Allah’ın Resulü! Bu kadar ibadete ne ihtiyacınız var? Sizin günahlarınız zaten bağışlanmıştır” diye arz ederlerdi. O ise buna şu cevabı verirdi: “Öyleyse ben şükreden bir kul olmayayım mı?”
Huzur-i Enver şöyle buyurdu: “Allah Allah! Bu ne aşktır, ne muhabbettir, ne sevgidir! Allah Teâlâ’yı zikretmek için ayağa kalktığında kendi canının, bedeninin farkında bile kalmazdı.
İnsanları endişelendiren ve görenleri de etkileyen o acıya kendisi hiç aldırış etmezdi. İbadetlerde bir gevşeklik göstermek ya da bundan sonra Rabbi’nin zikri için o kadar uzun süre ayakta durmayı terk etmek yerine, onların bu sözünü hoş görmez ve onlara şu cevabı verirdi: ‘Ben Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?’ Bu ne ihlas dolu ve ne muazzam bir şükran ifade eden cevaptır; Onun tertemiz kalbindeki duyguları nasıl da apaçık ortaya koymaktadır.”
Ardından aynı konuda hz. Muslih Mev’ud (r.a.) şöyle buyurdu:
“Peygamber Efendimiz (s.a.v.) işleriyle nasıl meşgul olurdu; yani sadece ibadet edip diğer işleri bırakmazdı. Gün boyu Allah-u Teâlâ’nın adını yaymak, O’na itaat ve bağlılığı yerleştirmek için çabalamakla meşgul olurdu. Tüm bu işleri gündüz vakti yapardı. Bunları yerine getirdikten sonra, bitkin düşüp yatağa uzanmak ve güneş doğana kadar başını kaldırmamak yerine; defalarca kalkıp oturur, Allah-u Teâlâ’yı tesbih ve tahmid ederdi (O’nu yüceliğini beyan eder ve O’na hamd ederdi). Gece yarısı geçtiğinde ise kalkıp abdest alır ve tek başına Rabbi’nin huzurunda büyük bir acziyet ve niyazla kıyama durur, Kur’an-ı Kerim tilavet ederdi.”
Huzur-i Enver, şöyle buyurdu: Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sünnetine uyarak, namaz ve ibadetlerde bu standartlara ulaşmaya çalışmalıyız; ancak o zaman gerçek Müslüman sayılabiliriz.
Vadedilen Mesih (a.s.), Hazret-i Mir Nasir Nevab Sahip’e (r.a.) yazdığı bir mektupta şöyle buyurmuştur: “Ameli hayatınız için sorduğunuz husus ile ilgili şunu diyebilirim: Resulullah’ın (s.a.v.) gerçek anlamda tabi olmaya rağbet ediniz. Resulullah’ın (s.a.v.) en çok sevdiğini beyan buyurduğu iki amel vardır: Biri namaz, diğeri ise cihaddır. Namaz hakkında Efendimiz (s.a.v.), ‘قُرَّةُ عَيْنِیْ فِی الصَّلٰوةِ‘ yani ‘Gözümün nuru namazdadır’ buyurmuştur. Cihad hakkında ise şöyle buyurmuştur: ‘Arzu ederim ki Allah yolunda öldürüleyim, sonra diriltileyim, tekrar öldürüleyim, tekrar diriltileyim ve tekrar öldürüleyim.’
Bunları belirttikten sonra Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle buyurmuştur:
“İşte bizim zamanımızda cihad ruhani bir renge bürünmüştür. Bu türden cihad; İslam kelamını yüceltmek için çabalamak, muhaliflerin suçlamalarına cevap vermek, yüce İslam dininin güzelliklerini dünyaya yaymak ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hakikatini dünyaya aşikar etmektir. Allah-u Teâlâ dünyada başka bir hal ortaya çıkarana kadar cihad budur.”
Bu bağlamda Huzur-i Enver şöyle nasihatte bulundu: Kalemle yapılan ve tebliğ yoluyla yürütülen cihatlarımıza ancak ibadet seviyemizi ve Allah sevgimizi artırdığımız takdirde bereket gelecektir. Eğer bu cihada dahil olmak istiyorsak, o halde Allah sevgisine, dualara ve ibadetlerimize de yönelmemiz gerekir. Eğer Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sünnetini izleyerek bunu yaparsak, işte o zaman işlerimize bereket ihsan edilecektir. Allah-u Teâlâ bizlere bunu nasip etsin.”
İkinci hutbeden önce Huzur-i Enver, Müslüman Ahmadiye Cemaati Bangladeş’in düzenlenmekte olan Calsa Salana (Yıllık Toplantısı) hakkında şu dua çağrısında bulundu:
Bugün Bangladeş Cemaati’nin calsası da yapılıyor; orada muhalefet de epey fazladır. Onlar için de dua edin; Allah-u Teâlâ hepsini Kendi koruması altında tutsun ve calsaları da hayırlı ve güzel bir şekilde sona ersin.










