23.01.2026 – Hz. Resulüllah’ın Allah aşkının iman verici örnekleri

Emir’ül Müminin 5. Halifetü’l Mesih hazretleri, 23 Ocak 2026 (23 Sulh 1405 Hicri Şemsi) tarihinde İngiltere’nin Tilford şehrindeki İslamabad Mübarek Camii’nde Cuma Hutbesi irat etti. Hutbe, Müslüman Ahmediye Televizyonu (MTA) aracılığıyla tüm dünyaya yayınlandı.

​Teşehhüd, Teavvüz ve Fatiha Suresi tilavetinden sonra, Huzur-ı Enver şunları söyledi:

Hz. Resulüllah’ın (sav) sireti hakkında konuşuyordum. Geçtiğimiz hutbelerde onun Allah sevgisinden bahsetmiştim; bu minvalde bugün de bazı noktaları beyan etmeye devam edeceğim.

Peygamber Efendimizin (sav) ibadet şekli ve onun güzelliği daha önce de bir miktar anlatılmıştı. Bugün de hem hadisler ışığında hem de aynı şekilde onun (sav) sadık hizmetkarı olan Hz. Mesih-i Mevud’un (as), Hz. Resulüllah’ın (sav) makamını, mertebesini ve Allah aşkını tasvir ettiği bazı alıntılar sunulacaktır.

Hz. Huzeyfe (ra) şöyle anlatır: Bir gece Nebi-yi Kerim (sav) ile birlikte namaz kıldım. Bakara Suresini başladı. Kendi kendime, ‘yüzüncü ayette rükuya gider’ diye düşündüm ancak o devam etti. Sonra ‘sureyi bitirince rükuya gider’ diye düşündüm fakat o yine devam etti. Sonra Nisa Suresi’ne başladı ve onu okudu. Ardından Âl-i İmrân Suresi’ne başladı ve onu da okudu.

Peygamber Efendimiz (sav), oldukça ağır ve tane tane okuyordu. Tesbih (Allah’ı yüceltme) geçen bir ayete geldiğinde tesbih ederdi. Dua ve talep içeren bir ayete geldiğinde dua ederdi. Allah’a sığınılması gereken bir ayete geldiğinde ise Allah’a sığınırdı.

Sonra rükuya gitti ve “Sübhane Rabbiye’l-Azîm” (Yüce Rabbim her türlü noksandan münezzehtir) dedi. Rükusu da kıyamı kadardı, çok uzun bir rüku idi. Sonra “Semiallahü limen hamideh” (Allah kendisine hamd edeni işitti) dedi. Ardından rükusuna yakın uzunlukta bir kıyam yaptı. Daha sonra secdeye gitti ve “Sübhane Rabbiye’l-A’lâ” (En yüce Rabbim her türlü noksandan münezzehtir) dedi. Secdesi de kıyamına yakın uzunluktaydı.

Aynı şekilde Hz. Ayşe (ra) şöyle anlatır: Bir gece Nebi (sav), Kur’an-ı Kerim’den tek bir ayeti tilavet ederek kıyamda durdu. Yani Fatiha Suresi’nden sonra kıyamda aynı ayeti tekrar tekrar okudu. Sahabenin rivayetinde birçok uzun sure okuduğu belirtilirken, burada tek bir ayet ile uzun bir kıyam yaptığı belirtilmektedir.

Aynı şekilde Hz. Ebu Zer (ra) şöyle rivayet etmiştir: Peygamber Efendimiz (sav) ibadet için kalktı ve sabaha kadar bir ayeti tekrar tekrar okudu. O ayet şuydu: “Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar Senin kullarındır; eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen mutlak güç ve hikmet sahibisin.”

Sonra Hz. Ayşe’den (ra) rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Resulullah (sav) döneminde güneş tutulması oldu. Hz. Resulullah (sav) namaz kılmak için ayağa kalktı. Çok uzun bir kıyam, rüku ve secdeden sonra namazı bitirdiğinde güneş açılmıştı. Sonra insanlara bir hutbe verdi. Allah’a hamd ve senada bulundu. Ardından şöyle buyurdu: “Güneş ve ay Allah’ın ayetlerinden iki ayettir; bunlar birinin ölümü ya da hayatı için tutulmazlar. Onları gördüğünüz vakit Allah’ı tekbir edin, Allah’a dua edin, namaz kılın ve sadaka verin.”

Daha sonra şöyle buyurdu: “Ey Muhammed (sav) ümmeti! Kadın veya erkek bir kulunun zina etmesi karşısında, Allah’tan daha fazla gayret (kıskançlık) sahibi olan hiç kimse yoktur. Ey Muhammed (sav) ümmeti! Allah’a yemin ederim ki, eğer siz benim bildiklerimi bilseydiniz, çok ağlar az gülerdiniz.” Sonra buyurdu ki: “Dikkat edin (İyi dinleyin)! Size (Rabbimin mesajını) ulaştırdım mı?”

Huzur-i Enver şöyle buyurdu: Peygamber Efendimiz, Allah-u Teâlâ’ya yönelmeye, O’na ibadet etmeye ve O’na boyun eğmeye teşvik etti. Ve buyurdu ki: Sizin bekânız bundadır, hayatınız bundadır. Eğer bu işlerin hakikatini benim bildiğim gibi bilseydiniz, gülmeyi bırakır ve daha çok ağlardınız; Allah-u Teâlâ’ya dualar ederdiniz. Dolayısıyla bizlerin de dualara çok önem vermemiz ve Allah-u Teâlâ ile özel bir bağ kurmamız gerektiğine dikkat çekildi.

Huzur-i Enver şöyle buyurdu: Aynı şekilde, Peygamber Efendimiz (sav) Allah’ın izni olmadan hiçbir büyük işi yapmazdı; ne zaman Allah’ın emri gelirse o zaman yapardı.

Nitekim görüyoruz ki; Mekke halkının şiddetli zulümlerine rağmen, Allah-u Teâlâ tarafından kendisine vahiy nazil olup vahiy yoluyla Mekke’yi terk etme emri verilinceye kadar Mekke’den ayrılmadı. Mekkelilerin zulmünün şiddetini görerek sahabeye Habeşistan’a hicret etme izni verdiğinde, onlar onun da kendileriyle birlikte gelmesini arzu ettiklerini belirttiler; fakat o: ‘Bana henüz Allah-u Teâlâ tarafından izin verilmedi’ buyurdu.

Allah sevgisi bağlamında, Taif yolculuğunda yaralanması olayı tarihte anlatılmıştır. Nübüvvetin 10. yılında Ebu Talib’in vefatından sonra Kureyş, Resulullah’a (sav) yeniden zulmetmeye başlayınca o Taif’e gitti. On gün boyunca Taif’te kaldı ve İslam’a davet etmeye devam etti, ancak hiç kimse davetini kabul etmedi. Sahih-i Buhari’de bu olayla ilgili olarak Hz. Ayşe’nin (ra) Peygamber Efendimize (sav), “Başınıza Uhud gününden daha şiddetli bir gün geldi mi?” diye sorduğu rivayet edilir.

Hz. Resulüllah (sav) şöyle buyurdu: “Senin kavminden çok kötülük gördüm. Bu kötülüklerin en şiddetlisi ise Akabe günü başıma gelendi, (yani Taif’te). Kendimi İbn-i Ebi Abd-i Yâlil bin Abd-i Külâl’e tanıttığımda, o istediğim cevabı vermedi. Oradan kederli ve endişeli bir halde ayrıldım. Kendi halimde (dalgın bir şekilde) yürüyordum; Karnü’s-Seâlib mevkiine ulaştığımda bu halim dağıldı. Başımı kaldırdığımda bir bulutun beni gölgelediğini gördüm. Baktım ki içinde Cebrail (as) var. Bana seslenerek şöyle dedi: ‘Allah, kavminin senin hakkında söylediklerini işitti ve sana Dağlar Meleği’ni gönderdi; onlar hakkında ne istersen ona emredebilirsin.'”

Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurur: “Sonra Dağlar Meleği bana seslendi ve selam verdi. Ardından ‘Ey Muhammed (sav), bu konuda ne istersen emret! Eğer istersen şu iki dağı onların üzerine kapatayım (onları helak edeyim)!’ dedi.” Bunun üzerine Nebi-yi Kerim (sav) şöyle buyurdu: “Hayır! Ben Allah’ın, onların soylarından sadece tek olan Allah’a ibadet eden ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan bir nesil çıkarmasını ümit ediyorum.”

Huzur-i Enver şöyle buyurdu: “Böylece Peygamber Efendimizin (sav) şefkati burada da galip geldi ve o kavmi kurtardı; nitekim Mekke’nin fethinden bir süre sonra onların nesilleri İslam’ı kabul etti.

Hz. Mesih-i Mevud (as), Hz. Resulüllah’ın (sav) makam ve mertebesini beyan ederken şöyle buyurur:

“İnsan’a yani İnsan-ı Kamil’e verilen yüce nur, meleklerde yoktu; yıldızlarda yoktu; ayda yoktu; güneşte dahi yoktu. O nur yeryüzünün denizlerinde ve nehirlerinde bile yoktu. O nur lâ’l,[1] yakut, zümrüt, elmas ile incide bile yoktu. Kısacası o nur yeryüzü ve gökyüzü ile ilgili hiçbir şeyde yoktu. Ancak İnsan’da vardı. Yani en tam ve en mükemmel ve yüce ve yüksek ferdi, bizim efendimiz ve liderimiz, bütün peygamberlerin ve yaşamakta olan bütün insanların efendisi Muhammed-i Mustafa (sav) olan İnsan-ı Kamil’de vardı. İşte o nur o yüce insana bahşedildi ve ona benzemekte olan yani bir derece onun rengini    taşımakta    olan    bütün    insanlara    da    hasbelmeratib (derecelerine göre) bahşedildi.”

Huzur-ı Enver bu bağlamda Hz. Mesih-i Mevud’un (as) daha başka ufuk açıcı alıntılarını sunduktan sonra şöyle buyurdu:

Hz. Resulüllah’ın (sav) makam ve mertebesine dair bu, Allah-u Teâlâ’nın Hz. Mesih-i Mevud’a (as) bahşettiği ve onun da bizler için beyan ettiği en üst seviye idraktir. Buna rağmen muhaliflerimiz bizim -hâşâ!- Hz. Resulüllah’a (sav) hakaret ettiğimizi ve Hz. Mesih-i Mevud’a (as) daha yüksek bir makam verdiğimizi iddia ediyorlar. Allah-u Teâlâ her Ahmedîyi onların şerrinden korusun.

Sonra Hz. Mesih-i Mev’ud  (as) şöyle buyuruyor:

“Arabistan’ın viran ülkesinde cereyan eden o olağanüstü hadise; yani yüzbinlerce ölünün birkaç günde dirilivermesi ve nesilleri yozlaşmış olanların ilâhî renge girivermesi; gözü kör olanların görmeye başlayıvermeleri ve dilsizlerin dillerinden ilâhî bilgilerin akmaya başla­ması! Kısacası dünyada daha önce hiçbir gözün görmediği ve hiçbir kulağın işitmediği, bir inkılâbın birden patlayıvermesi! Biliyor musunuz o neydi? İşte o bir fanî fîllâh (Allah’a ermiş kişi) in karanlık gecelerinin dualarıydı ki dünyada yankılar uyandırdı ve o ümmi ve bikes (çaresiz) ten imkânsız gibi görünen o olağanüstü hadiseleri gerçekleştirdi. Ya Rabbi! Resulüllah’ın kendi ümmeti için duyduğu üzüntü ve ıstırabına karşılık Sen de ona aynı nispette salât ve selâm gönder ve ebede kadar üzerine rahmetlerinle dolu nurlarını yağdır.”

Ardından Huzur-ı Enver şöyle buyurdu: “Hz. Mesih-i Mev’ud  (as) şöyle buyuruyor: Kendi şahsi tecrübemle de görüyorum ki duaların etkisi, suyun ve ateşin etkisinden daha fazladır; hatta doğal sebepler silsilesinde hiçbir şey, dua kadar büyük bir etkiye sahip değildir.”

Son olarak Huzur-ı Enver bu bağlamda şöyle dua etti:

“Allah Teâlâ bize bu yolda yürürken makbul dualar etme ve hakiki manada dua etme başarısı versin. Bizi gerçekten hem duaların hakkını veren hem de Hz. Resulüllah’ın (sav) sünnetine uymaya çalışan gerçek müminlerden kılsın.”

٭…٭…٭

[1] Lâ’l: Kırmızı, değerli bir taştır. Süs İçin kullanılır.

Önceki

16.01.2026 – Hz. Resulüllah’ın Allah aşkının iman verici örnekleri

Sonraki

30.01.2026 – Hz. Resulüllah’ın Allah aşkının iman verici örnekleri

One Comment

  • […] güneşte dahi yoktu. O nur yeryüzünün denizlerinde ve nehirlerinde bile yoktu. O nur lâ’l,[1] yakut, zümrüt, elmas ile incide bile yoktu. Kısacası o nur yeryüzü ve gökyüzü ile […]

Comments are closed.