Emir’ül Müminin 5. Halifetü’l Mesih hazretleri, 30 Ocak 2026 (30 Sulh 1405 Hicri Şemsi) tarihinde İngiltere’nin Tilford şehrindeki İslamabad Mübarek Camii’nde Cuma Hutbesi irat etti. Hutbe, Müslüman Ahmediye Televizyonu (MTA) aracılığıyla tüm dünyaya yayınlandı.
Teşehhüd, Teavvüz ve Fatiha Suresi tilavetinden sonra, Huzur-i Enver şunları söyledi:
Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Allah sevgisine dair sayısız olay vardır; hatta onun her ameli ve her hadisesi, kalbinde her an ilahi aşkın bir umman gibi dalgalandığı gerçeğine dayanır. Bunun bir örneğini, Allah sevgisiyle yanıp tutuşmanın garip ve eşsiz bir tarzda sergilendiği Uhud Gazvesi’nde görürüz.
Rivayet edildiğine göre Hazreti Berâ (r.a.) şöyle anlatmıştır: Uhud günü müşriklerle karşı karşıya geldik. Allah Resulü (s.a.v.) bir okçu birliği tayin etti, başlarına hz. Abdullah’ı komutan atadı ve onlara şu kesin talimatı verdi: “Sakın yerinizden ayrılmayın. Bizim onlara galip geldiğimizi görseniz bile ayrılmayın, onların bize galip geldiğini görseniz bile yardımımıza gelmeyin.” Yani zaferde de yenilgide de yerinizi terk etmeyeceksiniz.
Bu olayda Hz. Resulullah’ın (s.a.v.) gönülde taşıdığı ilahi aşkın coşkusunun ne denli derin olduğu açıkça görülmektedir.
Ravi der ki: Çarpışma başladığında düşman kaçtı, hatta dağlara doğru kaçan müşrik kadınları gördüm; paçalarını çekmişlerdi ve halhalları görünüyordu. Müslümanlar “Haydi, Ganimet’e!” demeye başladılar. Hz. Abdullah kendi grubunu durdurmaya çalışarak, “Peygamber (s.a.v.) bize yerimizden ayrılmamamızı emretmişti” dedi, ama onlar sözünü dinlemediler. Onlar geçidi bırakıp ganimete yönelince, Allah-u Teâlâ da o Müslümanlardan yüz çevirdi. Yani Müslümanlar geçidi terk edip ganimet toplamaya yönelince, Allah da onlara olan yardımını kesti. Savaşın seyri değişti, düşman yeniden saldırdı ve yetmiş Müslüman şehit oldu. Anlatıldığına göre bu sırada Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ashabıyla birlikte dağın eteğinde sığınmışken, Ebu Süfyan yüksek bir yere çıkıp seslendi: “Aranızda Muhammed var mı?” Peygamber (s.a.v.), “Ona cevap vermeyin” buyurdu. Sonra Ebu Süfyan, “Aranızda İbn Ebu Kuhafe var mı?” dedi. Resulullah, “Cevap vermeyin” buyurdu. Ardından, “Aranızda İbn Hattab var mı?” diye sordu. Hiç cevap gelmeyince Ebu Süfyan, “Bunların hepsi öldürülmüş. Sağ olsalardı cevap verirlerdi” dedi. Hz. Ömer (r.a.) daha fazla dayanamayıp bağırdı: “Ey Allah’ın düşmanı, yalan söyledin! Allah, seni rüsva edecek olanları hayatta bıraktı.” Ebu Süfyan, “Hubel’in şanı yüce olsu!” diye nara attı. O böyle söyleyince Peygamber (s.a.v.) yüreği daraldı ve “Ona cevap verin!” buyurdu. Sahabeler “Ne diyelim?” diye sorunca, O: “Allah en yücedir, en büyüktür deyin” buyurdu. Ebu Süfyan, “Bizim Uzza’mız var, sizin Uzza’nız yok!” deyince Peygamber (s.a.v.) yine “Ona cevap verin” buyurdu. Sahabeler “Ne diyelim?” dediklerinde; “Allah bizim yardımcımızdır, sizin ise yardımcınız yoktur deyin” buyurdu.
Yani ne zaman ki konu Allah-u Teâlâ’nın makamı ve O’na olan sevgiye geldiyse, Peygamber (s.a.v.) kendi canını hiç umursamadı. Başlangıçta hikmet gereği cevap verilmesini istememişken, Allah’ın şanı söz konusu olduğunda derhal sahabelere cevap vermelerini emretti.
Hz. Muslih Mev’ud (r.a.) da bu konuda tarihsel bir perspektifle şunları yazmıştır:
“Resulullah’in (s.a.v.) etrafında olan ancak kâfirlerin hücumu nedeniyle geriye itilen sahabeler, kâfirler geri çekilir çekilmez yeniden hz. Resulullah’ın (s.a.v.) etrafında toplandılar. Sahabeler bir araya gelerek onun mübarek vücudunu kaldırdılar; çünkü Efendimiz bayılarak yere düşmüştü. Sahabelerden Ubeyde bin Cerrah, Efendimizin miğferinden başına batan halkayı dişleriyle sertçe çekip çıkardı, bu sırada kendisinin iki dişi kırıldı. Bir süre sonra Resulullah (s.a.v.) kendine geldi. Belirttiğim gibi yaraları nedeniyle bayılmıştı. O ayıldıktan sonra sahabeler dört bir yana adamlar salarak Hz. Resulullah’ın (s.a.v.) hayatta olduğunu ve herkesin toplanmasını haber verdiler. Çünkü düşman, hâşâ onun şehit edildiği şayiasını yaymıştı. Dağılmış olan Müslüman ordusu tekrar toplanmaya başladı. Resulullah (s.a.v.) onları alarak dağın eteğine geçti.
Ordunun geri kalanı dağın eteğinde beklerken Ebu Süfyan gür bir sesle, ‘Muhammed’i (s.a.v.) öldürdük!’ diye bağırdı. Resulullah (s.a.v.), düşman gerçek durumu öğrenip tekrar saldırmasın diye Ebu Süfyan’a cevap vermedi. Düşman, Müslümanların ölmediğini ancak yaralı olduklarını anlarsa, yaralı halleriyle yeni bir saldırıyı kaldıramayacaklarını düşünerek tekrar üzerlerine çullanabilirdi. İslam ordusundan cevap gelmeyince Ebu Süfyan zannının doğru olduğuna emin oldu. Bu kez çok yüksek sesle, ‘Ebu Bekir’i de öldürdük!’ dedi. Resulullah (s.a.v.), Hz. Ebu Bekir’e de cevap vermemesini emretti. Ardından Ebu Süfyan, ‘Ömer’i de öldürdük!’ diye seslendi. Çok heyecanlı biri olan Hz. Ömer, ‘Allah’ın lütfuyla hayattayız ve sizinle savaşmaya hazırız’ diye cevap vermek istediyse de Resulullah (s.a.v.), ‘Müslümanları sıkıntıya sokma, sessiz kal’ diyerek onu engelledi. Zira o anki zayıflık haliyle bir saldırı olması durumunda zarar daha büyük olabilirdi.
Kâfirler artık İslam’ın banisini de onun sağ ve sol kolunu da öldürdüklerine ikna olmuşlardı. Bunun üzerine Ebu Süfyan ve arkadaşları sevinçle, ‘U’lu Hubel, U’lu Hubel’ (Şanın yüce olsun ey Hubel!) diye nara attılar. ‘Yüce putumuz Hubel’in şanı yükselsin ki bugün İslam’ın sonunu getirdi’ demek istiyorlardı. Kendi ölüm ilanı karşısında, Ebu Bekir’in ve Ömer’in ölüm ilanı karşısında; yaralı Müslümanlara kâfir ordusu tekrar saldırıp bir avuç Müslümanı şehit etmesin diye sessizliği öğütleyen Resul-i Ekrem (s.a.v.), ne zaman ki Tek olan Allah’ın izzeti söz konusu oldu ve meydanda şirk narasının atıldığını duydu, işte o an ruhu sükûnetini kaybetti. Büyük bir coşkuyla sahabelere bakarak, ‘Neden cevap vermiyorsunuz?’ buyurdu. Sahabeler, ‘Ey Allah’ın Resulü, ne diyelim?’ dediler. O, ‘Allahü A’lâ ve Ecell (Allah en yüce ve en şanlıdır) deyin! Hubel’in şanı yüceldi diyerek yalan söylüyorsunuz. Şanı yüce olan ve aziz olan ancak ortağı olmayan Allah’tır, Hubel değil!’ buyurdu. Ve böylece hayatta olduğu haberini bizzat düşmana ulaştırmış oldu.”
Bu cesurca ve kahramanca cevabın kâfir ordusu üzerindeki etkisi o kadar derin oldu ki; bu cevapla umutları suya düşmesine ve karşılarında saldırıp yok etmenin maddi kanunlara göre tamamen mümkün olduğu bir avuç yaralı Müslüman bulunmasına rağmen, tekrar saldırmaya cesaret edemediler. Elde ettikleri kadarıyla yetinip bunun sevincini kutlayarak Mekke’ye geri döndüler.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Allah-u Teâlâ’ya olan sevgisine şirkin gölgesinin bile düşmesine izin vermezdi. Bir rivayette hz. İbn Abbas’tan şöyle nakledilir: Bir adam Peygamber Efendimize (s.a.v.), “Allah ve siz ne dilerseniz o olur” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Beni Allah’a denk mi tutuyorsun? Bilakis, ‘Yalnızca Allah ne dilerse’ de” buyurdu. Şirkin en ufak bir yönü bile bulunmamalıdır. Bazı insanlar “Allah dilerse ve siz dilerseniz” gibi sözler sarf edebiliyorlar. “Allah dilerse, Allah’ın lütfu olursa bereket bulunur” denebilir. Bununla birlikte dua da edilmeli. “Duanız sayesinde” denebilir ama “siz ne isterseniz o olur” ifadesi yanlıştır; çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bunu şiddetle reddetmiştir.
Ayrıca o, insanların kabirleri tapınma yerine dönüştürmesinden endişe ederdi; fakat ne yazık ki bugün bunun tam aksi yapılıyor. Daha önce de belirttiğim gibi; Müslümanlar şehyleri ve pirlerinin kabirlerine gidip onlara tapıyor, secdeler ediyorlar; oysa Peygamber Efendimiz kabirlerin mescit edinilmesini yasaklamıştı. Hz. Aişe (r.a.) şöyle anlatmıştır: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) vefat ettiği o son hastalığında şöyle buyurdu: “Allah, Yahudi ve Hristiyanlara lanet etsin; onlar peygamberlerinin kabirlerini mescit edindiler.” Hz. Aişe demiştir ki: “Eğer Resulullah bunu buyurmamış olsaydı, kabri açıkta bırakılırdı. Fakat ben, oranın mescit edinilmesinden korkuyorum.” Bu yüzden, ibadet yerine dönüştürülmesin diye kabri açık alanda bırakılmadı.
Bugün orada hükümet, herhangi bir şirkin ortaya çıkmaması için kabrin etrafına parmaklıklar ve duvarlar örerek düzenleme yapmıştır. En azından bu işi iyi yapmışlardır çünkü Peygamber Efendimiz bu tür bir şirkten şiddetle nefret ederdi. Allah-u Teâlâ’nın birliğinin beyanı hakkında bir rivayet şöyledir: Hz. Ubey bin Ka’ab rivayet edildiğine göre, müşrikler Hz. Resulullah’a (s.a.v.) “Bize Rabbinin soyunu anlat” dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu ayetleri indirdi: “De ki: O Allah tektir. Allah Samed’dir.” Yani Allah birdir, hiçbir şeye muhtaç değildir; O tektir ve eşsizdir. O doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. Çünkü doğan her şey ölür ve ölen her şeyin bir varisi olur. Aziz ve Celil olan Allah ise ne ölür ne de O’nun bir varisi vardır; O’nun hiçbir dengi de yoktur. Ravi der ki: O’nun ne bir benzeri ne bir dengi ne de O’nun gibi olan biri vardır.
Peygamber Efendimiz, Allah Teâlâ’nın tevhidinden bahsedebileceği hiçbir fırsatı kaçırmazdı ve her kelimesinden Allah-u Teâlâ’nın sevgisi damlardı. Konuştuğu her an, her kelimesinden Allah-u Teâlâ’nın sevgisinin kalbine nakşolduğu, hatta kalbinin bu sevgiyle dopdolu olduğu ve orada bundan başka hiçbir şeye yer olmadığı aşikârdı.
Hz. Zeyd bin Halid el-Cühenî (r.a.) şöyle anlatmıştır: Resulullah (s.a.v.) bize Hudeybiye’de, gece yağan yağmurun ardından sabah namazını kıldırdı. Namazı bitirince insanlara dönerek, “Yüce Rabbiniz ne buyurduğunu biliyor musunuz?” dedi. Allah-u Teâlâ kalplerin halini bilir; yağmuru görünce insanların aklından geçenler Allah-u Teâlâ’ya malum olmuş ve Allah-u Teâlâ bunu Peygamber Efendimize (s.a.v.) bildirmişti. İnsanlar, “Allah ve Resulü daha iyi bilir” dediler. Peygamber Efendimiz buyurdu ki: Allah şöyle buyuruyor: “Kullarımdan bir kısmı bana inanmış, bir kısmı da inkâr etmiş olarak sabahladı.” Yani geceki yağmuru gören insanlar arasında bazıları iman ederek, bazıları da inkâr ederek sabahlamıştı. “Bize Allah-u Teâlâ’nın lütfu ve rahmetiyle yağmur yağdı” diyen kimse, bana iman etmiş, yıldızları ise inkâr etmiş olur. O dönemde yıldızlar tapınıyordu ve eğitim seviyesi düşüktü. İslam’a yeni giren birçok kişi eskiden müşrikti ve bazıları “Şu yıldızın etkisiyle bugün yağmur yağdı” diyebiliyordu. İşte her kim “Bugün yıldızlar sebebiyle yağmur yağdı” dediyse, o Beni inkâr etmiş ve yıldıza iman etmiş olur. Böylece Allah-u Teâlâ size şöyle buyurmuş oldu: “Ey Muhammed (s.a.v.), sen Allah-u Teâlâ’nın birliğini nasıl tam manasıyla kavradıysan, iman edenlere de her meselede Allah Teâlâ’nın tevhidini ve sevgisini ne kadar ince bir hassasiyetle ikrar etmeleri ve kalplerinin derinliklerinden buna inanmaları gerektiğini anlat.”
Hz. Cabir’den rivayet edildiğine göre, bir adam Peygamber Efendimize (s.a.v.) gelerek şöyle sordu: “Ey Allah’ın Resulü, cenneti ve cehennemi vacip kılan o iki şey nedir?” Efendimiz buyurdu ki: “Kim Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan vefat ederse cennete girer; kim de Allah’a ortak koşarak vefat ederse ateşe girer.” Bugün de her soran kişi için şirkin ne olduğuna dair bu cevap kafidir. Nitekim Hz. Mesih-i Mev’ud (as) da şöyle buyurmuştur: Sebeplere güvenmek, nefse güvenmek, kendi liyakatine güvenmek, servetine güvenmek, ailesine ve kabilesine güvenmek, evladına güvenmek… Kısacası, insanın Allah-u Teâlâ’yı ön plana koymadan ve O’nun ismini anmadan güvendiği her şey, o kişiyi şirke düşürür. Bu hassasiyetle kendimizi sürekli gözden geçirmeliyiz ki şirkten uzak kalalım, buna göre amel edelim ve kalbimizde Allah sevgisini büyütelim.
Efendimiz (s.a.v.) bir başka yerde konuyu daha da derinleştirerek şöyle buyurmuştur:
Mahmud bin Lebid’in rivayetine göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey şirk-i asgar’dır (küçük şirktir).” Sahabeler, “Ey Allah’ın Resulü, şirk-i asgar nedir?” diye sordular. Efendimiz (s.a.v.), “Riyadır (gösteriş)” buyurdu. Kıyamet günü Allah-u Teâlâ şöyle buyuracaktır: “Dünyada kendilerine gösteriş yaptığınız, riyakârlık ettiğiniz o kişilere gidin ve bakın bakalım; onların yanında bir karşılık bulabilecek misiniz?” Bazı işleri onlara gösteriş olsun diye yapıyordunuz, öyleyse karşılığını da onlardan alın. Dolayısıyla gösteriş, riya, insanlara şirin görünmek için takınılan yapay tavırlar ve gösteriş merakı Allah-u Teâlâ’nın şiddetle nefret ettiği şeylerdir; çünkü o amelleri Allah’ı razı etmek için değil, insanları memnun etmek için yapıyorsunuz. Kendi amellerimizi bu derinlikle tartmalıyız; çünkü öteki dünyada hiçbir vesile bu şekilde fayda sağlamayacaktır. Ancak Allah-u Teâlâ’nın lütfu imdada yetişir; asıl fayda sağlayacak olan ise Allah-u Teâlâ’nın bizzat razı olduğu, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sünnetine uymak ve O’na itaat etmektir. Zira Allah-u Teâlâ bizzat şöyle buyurmuştur: “Fe-ttebi’ûnî yuhbibkumullâh.” Yani Efendimiz vasıtasıyla şu ilanı yaptırmıştır: “İnsanlara de ki; bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”
Bir hadiste hz. Ebu Hureyre (r.a.), Hz. Resulullah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Yüce Allah, kendi yolunda cihada çıkan kimse için; ‘Onu ya elde ettiği ecir veya ganimetle geri döndüreceğim ya da cennete koyacağım’ diye kefil olmuştur.” Yani ya zafer nasip olacaktır ya da şehadet vuku bulursa cennete girecektir; ancak bu, onu cihada çıkaran tek saikin Allah’a iman ve O’nun resullerini tasdik etmesi şartına bağlıdır. Şart şudur ki; imanı güçlü olmalı, Allah’ın Resulü’ne tabi olmanın ve biatının hakkını vererek cihada çıkmalıdır. “Eğer ümmetime meşakkat vereceğimden korkmasaydım, (seferlere çıkan) hiçbir müfrezeden geri kalmazdım. Şüphesiz isterdim ki Allah yolunda öldürüleyim, sonra diriltileyim, sonra tekrar öldürüleyim, sonra yine diriltileyim ve tekrar öldürüleyim.” Peygamber Efendimiz (s.a.v.) burada kendi arzusunu dile getirmiştir.
Bu hadisin şerhinde hz. Seyyid Veliullah Şah şöyle yazar: Buhari’de geçen bu rivayette, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) “Ümmetime meşakkat vermekten çekinmeseydim” buyurması, O’nun sahabelerin kendisine tabi olma konusundaki eşsiz arzularını tecrübe etmiş olmasından kaynaklanır. Çoğunluk ona uymayı canı gönülden arzuluyor ve uyuyordu. Onun üsve-i hasene’sinde öyle bir cazibe ve tesir vardı ki, bizzat Resulullah (s.a.v.) amel ederken, yaptığı işin ümmeti için altından kalkılamayacak bir zorunluluğa dönüşmemesi için onları düşünürdü. Yani her şeyi farz kılsaydı ümmet zora düşerdi; bu yüzden “Siz meşakkate girmeyesiniz diye bazen seferlere katılmıyorum” buyurmuştur.
Seyyid Veliullah Şah devamında şöyle yazar: “Peygamber Efendimizin Allah-u Teâlâ’ya olan aşkı öyleydi ki, muhalifler bile ‘Muhammed Rabbine âşık oldu’ sözleriyle bu aşktan bahsederlerdi. Fakat bu aşka rağmen, nefsini mükemmel bir şekilde kontrol altında tutmuş ve akıl bir an bile ondan ayrılmadı.” Amellerinde aşırılığa kaçanlar için burada büyük bir ders vardır. Duyguların peşinden körü körüne gitmek ne imanın kemali ne de üstün bir iyiliktir. Bazıları “Bizde din gayreti var, şunu yapmalıyız, bunu yapmalıyız” derler. Oysa Allah-u Teâlâ ölçülülüğü sever. İyiliğin kemali, orta yolda sabit kalmaktır; çünkü bu yol nefisle mücadeleyi gerektirir. Burada hem nefisle cihat hem de Allah sevgisi bir aradadır. İşler, her ikisi gözetilerek yapılmalıdır; körü körüne hareket edilmemelidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), kendi örnekliğiyle bize öyle bir yol göstermiştir ki; bu yolda hem ilahi aşkın hem arzuların beyanının hem de fedakârlığın zirvesi vardır, ancak aynı zamanda akıl ve orta yol da mevcuttur. Bu denge de yine Allah-u Teâlâ’nın “orta yolu seçin” emrinden dolayıdır.
Bir rivayette, müşriklerden yardım almayı şiddetle reddettiği anlatılır. Mübarek eşi hz. Aişe (r.a.) şöyle rivayet eder: Hz. Resulullah (s.a.v.) Bedir’e doğru yola çıktı. Medine’nin üç mil batısındaki Harretu’l-Vebre mevkisine ulaştığında, cesareti ve kahramanlığıyla tanınan çok yiğit bir adamla karşılaştı. Hz. Resulullah’ın (s.a.v.) sahabeleri onu görünce, gelip savaşa katılacağı için çok sevindiler. Adam yanına gelince Peygamber Efendimize: “Sizinle gelmek, pay almak ve size yardım etmek için geldim” dedi. Resulullah (s.a.v.) ona: “Allah’a ve Resulü’ne iman ediyor musun?” diye sordu. Adam “Hayır” dedi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.): “Öyleyse geri dön, çünkü ben bir müşrikten yardım almayacağım” buyurdu. Hz. Aişe der ki: O adam gitti; biz Medine’den yedi mil uzaklıktaki Şecere’ye (Zülhuleyfe’de Resulullah’ın ihrama girdiği yer) vardığımızda adam tekrar geldi ve ilk seferki sözlerini tekrarladı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ona yine ilki gibi cevap vererek: “Geri dön, ben bir müşrikten yardım almayacağım” buyurdu. Adam tekrar döndü ve bu kez Mekke ile Medine arasında, Zülhuleyfe’nin ilerisindeki Beyda mevkisinde Efendimizle karşılaştı. Resulullah (s.a.v.) ona yine: “Allah’a ve Resulü’ne iman ediyor musun?” diye sordu. Adam bu defa “Evet” deyince, Resulullah (s.a.v.): “Şimdi gel, şimdi bizimle yürüyebilirsin” buyurdu. Neticede şartlar ne olursa olsun, Allah sevgisi ve din gayreti, özellikle tamamen Allah rızası ve din uğruna yapılan bir işte bir müşrikten yardım alınmasını kaldırmaz.
Hz. Muslih Mev’ud (r.a.) şöyle buyurur: “Resul-i Ekrem’e (s.a.v.) bakın; nasıl bir irfana, nasıl bir hassasiyete sahipti ve Allah-u Teâlâ’dan nasıl sakınırdı. Tüm insanlardan daha kâmil olmasına, her türlü günahtan pak olmasına ve Allah-u Teâlâ’nın O’nun koruyucusu ve bekçisi olmasına rağmen; bu kutsiyet ve paklığına karşın her an Allah’tan korkar, iyilik üzerine iyilik katar, en yüce amelleri işlerdi. Bir hayrın ardından diğerini yapar, kötülüğün şaibesi bile yanına uğramazdı. En üstün amelleri sergiler, her an ilahi ibadetle meşgul olurdu. Tüm bunlara rağmen yine de çok sakınırdı. Elinden gelen tüm titizliği gösterir; ancak Allah-u Teâlâ’nın hiçbir şeye muhtaç olmayışını ve O’nun celaline düşündüğünde, Samediyet makamı karşısında tüm amellerini yetersiz görür, istiğfar ve tövbeye yönelirdi.”
Hz. Ebu Hureyre şöyle der: “Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu işittim: ‘Vallahi ben günde yetmiş defadan fazla Allah’tan bağışlanma diler ve O’na tövbe ederim.'”
Buhari’de geçen bu hadis şöyledir: “Hz. Resulullah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu işittim: ‘Vallahi ben, günde yetmiş defadan fazla Allah-u Teâlâ’nın huzurunda zayıflıklarım için af diler ve O’na yönelirim.'” Buradaki “yetmiş” ifadesi Arapçada “pek çok kez/sayısız” anlamında kullanılır. Yani bunu sayısız defa yapardı. Allah-u Teâlâ’ya olan sevgisi öyle bir mertebedeydi ki, her an mübarek dili Allah’ın zikriyle ıslaktı. Hz. Aişe (r.a.), hz. Resulullah’ın (s.a.v.) her halükârda Allah-u Teâlâ’yı zikrettiğini beyan eder. Nitekim hz. Muslih Mev’ud da bunu belirtmiş ve hadislerle de onun dilinin her an zikirle meşgul olduğu sabit olmuştur.
Hz. Semure bin Cündeb (r.a.), Peygamber Efendimizin (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Dört söz vardır ki bunlar tüm kelamların en faziletlisidir; hangisiyle başlarsan başla sana bir zararı olmaz. Bunlar en üstün ve en bereketli sözlerdir: 1- Sübhanallah, 2- Elhamdülillah, 3- Lâ ilâhe illallah, 4- Allahü Ekber. (Yani: Allah noksan sıfatlardan uzaktır, her türlü hamd Allah’a mahsustur, Allah’tan başka ilah yoktur ve Allah en büyüktür.)”
Bu sözler öyle kıymetlidir ki; eğer insan bunları daima zihninde tutar, konuşurken veya iş yaparken bunları gözetirse, işlerinde bereket üzerine bereket olur.
Benzer şekilde hz. Abdullah bin Busr (r.a.) anlatır: Bir bedevi hz. Resulullah’ın (s.a.v.) huzuruna gelerek, “İslam’ın kaideleri ve hayırlı ameller bana çok gelmeye başladı (yani emirler, yasaklar ve iyilik yolları o kadar çoğaldı ki benim gibi biri için takip etmesi zorlaştı)” dedi. Bedeviler bazen böyle sorular sorarlardı. “Bana öyle bir şey söyleyin ki ona sıkıca sarılayım ve en çok onu yapayım” dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ona şöyle buyurdu: “Lâ yezâlu lisânuke ratben min zikrillâhi azze ve celle.” Yani: “Dilin sürekli Allah’ın zikriyle ıslak kalsın.”
Başka bir rivayette hz. Cabir (r.a.) şöyle nakleder: Resulullah (s.a.v.) “Zikrin en faziletlisi ‘Lâ ilâhe illallah’, duanın en faziletlisi ise ‘Elhamdülillah’tır” buyurmuştur. Hz. Ebu Umame’nin (r.a.) naklettiği bir rivayete göre ise hz. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Rabbim bana Mekke’deki Batha vadisini altına dönüştürmeyi teklif etti. Ben ise ‘Hayır ey Rabbim! Bilakis, bir gün doyayım, bir gün aç kalayım’ dedim. Zira aç kaldığımda Sana yalvarıp yakarır ve Seni anarım; doyduğumda ise Sana hamd ve şükrederim. Ben altını değil, her an Seni hatırlamayı isterim. Altın ve dünya malı çoğalırsa, olur ya Seni anmayı unuturum.'”
Hz. Mesih (a.s.) şöyle buyurmuştur: Peygamber Efendimizin (s.a.v.) kendi üzerine aldığı bu darlık veya meşakkat —yani mali durumunun zayıf olması— Allah-u Teâlâ ona vermediği için değildi. Allah-u Teâlâ ona sayısız nimet vermişti; ancak o, Allah sevgisi ve zikri uğruna fakir bir hayat sürmeyi bizzat tercih etmişti. Tabii bu, nimetleri reddettiği anlamına da gelmezdi; güzel pişmiş yemekleri ve nimetleri de yer, bunun üzerine Allah-u Teâlâ’ya şükrederdi.
Aynı şekilde bir rivayette hz. Ebu Bekre (r.a.) şöyle anlatır: Hz. Resulullah (s.a.v.), kendisini sevindirecek bir durumla karşılaştığında veya kendisine bir müjde verildiğinde, derhal Allah’a şükretmek için secdeye kapanırdı. Her türlü şükranın adresi Allah-u Teâlâ’dır; O’na olan sevginin, hamdın ve kulluğun gereği, O’nun huzurunda hemen eğilip şükrünü eda etmektir.
Hz. Berâ bin Âzib’in (r.a.) rivayetine göre, Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Yatağına geldiğinde, namaz abdesti gibi abdest al. (Yani uyumadan önce abdest almak güzel bir şeydir.) Sonra sağ yanına yat ve şu duayı oku.” Duanın tercümesi şöyledir: “Allah’ım! Kendimi Sana teslim ettim. İşlerimi Sana havale ettim ve Sana dayandım. Seni hem umarak hem de Senden korkarak bunu yaptım. Senden başka sığınılacak ve kurtuluşa erecek bir yer yoktur; kurtuluş ancak Senin katındadır. İndirdiğin kitabına ve gönderdiğin Peygamberine iman ettim.” Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: “Bu duayı oku; eğer o gece vefat edersen, fıtrat üzere vefat etmiş olursun.”
“Bu kelimeleri (yatmadan önceki) son sözlerin yap.” Ravi der ki: “Ben bu kelimeleri ezberleyeceğimi söyledim ve tekrarlarken; ‘ve gönderdiğin resulüne’ (ve bi-resûlikellezî erselte) ifadesini de ekleyerek mi söyleyeyim?” diye sordum. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Hayır; ‘ve gönderdiğin nebine (ve bi-nebiyyikellezî erselte) iman ettim’ de.”
Hz. Muslih Mev’ud (r.a.) şöyle buyurur: “Hz. Resulullah (s.a.v.) bir an bile ölümden gafil olmazdı. Allah korkusu ve sevgisi ona o denli galipti ki, her gün ‘belki bugün ölüm gelir ve bugün Allah-u Teâlâ’nın huzuruna çıkmam gerekir’ yakiniyle uyurdu. Bu yüzden, trenin her an hareket edeceğini düşünen bir yolcu gibi yaşardı. Böyle bir yolcu, bırakması zor olacak işlere asla dalmaz; treni kaçırmamak veya geç kalmamak için sürekli bekleme halindedir. Peygamber Efendimiz de her an Sevgili’sine kavuşmaya hazır beklerdi; geçen her nefesi O’nun bir lütfu sayar ve ölümü daima hatırda tutardı.”
Hz. Huzeyfe (r.a.) şöyle rivayet eder: Hz. Resulullah (s.a.v.) yatağına yattığında elini yanağının altına koyar ve “Ey Mevlam! Ölümüm de hayatım da Senin adınla olsun” buyururdu. Uykudan kalktığında ise “Bizi öldürdükten sonra dirilten Rabbime şükürler olsun; dönüşümüz yine O’nadır” derdi. Bu vakadan anlaşılıyor ki; kendisi her gece yatağa girerken kendi hesabını kapatıp giderdi ve Allah’a “Eğer vefat edersem, hayatım yine Senin adınla nihayete ersin” diye dua ederdi. Uyandığında ise “Ben kendi adıma dünyadan ayrılmıştım, Senin lütfunla beni tekrar dirilttin ve ömrüme bereket verdin” diyerek Allah’ın ihsanına hamd ederdi. İlk duadan anlaşıldığı üzere Resulullah (s.a.v.) her an ölümü hatırlardı; bu dua da buna şahittir.
Başka bir dua daha vardır; Peygamber Efendimiz hayatının her anını son anı gibi bilir, uyuyacağı zaman Rabbiyle olan hesabını netleştirirdi. Adeta her türlü değişime hazırlıklı olurdu. Nitekim hz. Berâ bin Âzib’in (r.a.) rivayetine göre; Nebi-i Kerim (s.a.v.) yatağına yattığında sağ yanına uzanır, sonra şöyle buyururdu: “Ey Rabbim! Canımı Sana teslim ettim. Tüm dikkatimi Sana çevirdim. İşimi Senin ellerine bıraktım ve kendimi Senin korumana aldım. Senden gelecek menfaati umuyor, Senin büyüklüğünden ve kimseye muhtaç olmayışından çekiniyorum. Senin gazabından kaçıp sığınılacak ve kurtuluşa erilecek Senden başka hiçbir yer yoktur; kurtuluş ve sığınak ancak Sendedir. İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin resule iman ettim.”
Bize öğrettiği bu duayı kendisi de çok titizlikle yapardı. Hz. Muslih Mev’ud (ra) şöyle yazar: İş dünyasındaki insanlar dükkanlarını kapatırken hesaplarını kontrol ederler; ancak gece olunca Allah-u Teâlâ ile olan hesaplarını temizlemezler, insanlar buna pek aldırış etmezler. Oysa o ne seçkin bir insandı ki; sabahtan akşama kadar Allah’ın farzlarını eda etmekle uğraşır, sadece kendisi yapmakla kalmaz, binlerce kişinin de görevlerini yapıp yapmadığını denetlerdi. Buna rağmen gece uyumadan önce, tüm çabalarını ve ibadetlerini bir kenara bırakıp Mevla’sının huzurunda, sanki hiçbir hizmette bulunmamış gibi acziyetle hesap vermeye dururdu. Canını tamamen Allah’a teslim edip dünya ve içindekilerden ilişiğini kesmeden, elini Allah’ın eline vermeden uyumazdı.
Rivayette şöyle geçer; hz. Enes bin Malik (r.a.) naklediyor: Hz. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Sabah namazından güneş doğana kadar Allah’ı zikredenlerle bir arada oturmak, bana hz. İsmail’in soyundan dört köle azat etmekten daha sevimlidir. İkindi namazından güneş batana kadar Allah’ı zikredenlerle oturmak da bana dört köle azat etmekten daha sevimli gelir.”
Allah sevgisinden ötürü; Allah’ı sevenleri ve O’nu zikredenleri, hz. İsmail’in soyuna, yani kendi akraba ve yakınlarına tercih etmiştir. Onların tamamının köleliği belki sineye çekilebilir ama bu (zikirden) kopuşa tahammül edilemez. Allah’ın zikrinin yapıldığı, Allah sevgisinin anıldığı bir meclisten uzak kalmak nasıl mümkün olabilir? Allah, Allah! İlahi aşkın ne muazzam bir şanıdır ki; bu şan hem onun bizzat kendisinde zirveye ulaşmış hem de insanlarda bunu uyandırmaktadır.
Yine kendisine inananlara; her an Allah sevgisine ve zikrine dalmış olmaları gerektiğini nasihat ederek şöyle buyurmuştur: “Allah katında en sevimli amel, ölümün, dilin O’nun zikriyle ıslak bir haldeyken gelmesidir.”
Rivayete göre hz. Ebu Derda (r.a.) şöyle anlatır: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki: “Size amellerinizin en hayırlısını, Rabbiniz katında en temiz olanını, derecelerinizi en çok yükseltenini, sizin için altın ve gümüş infak etmekten daha hayırlı olanını ve düşmanla karşılaşıp sizin onların boyunlarını, onların da sizin boyunlarınızı vurmasından (yani cihat dediğiniz o savaştan) daha üstün olanını haber vereyim mi?” Sahabe-i Kiram (r.a.) “Evet, haber verin” dediler. Bugünlerde Müslümanlar “en faziletli şey cihaddır” diyerek düşman boynu yerine kendi insanlarının boynunu vuruyorlar ki bu en büyük günahtır. Her neyse, burada Efendimiz (s.a.v.) “Size söylediğim şey bundan daha hayırlıdır” buyuruyor. Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: “O, Allah’ı zikretmektir.” Allah’ı zikredin; bu, tüm cihatlardan daha büyük bir cihattır. Müslümanlara iftira atılıyor ama asıl öğreti budur. Hz. Muaz bin Cebel (r.a.) anlatıyor; Efendimiz buyurdu ki: “Allah’ın azabından kurtaracak hiçbir şey, Allah’ı zikretmekten daha etkili değildir.” Allah zikredilirse, Allah-u Teâlâ sizi pek çok sıkıntı ve cezadan kurtaracaktır.
Allah’a olan aşkından ötürü, her an O’nu zikretmek Peygamber Efendimize en sevimli gelendi. Nitekim rivayette hz. Ebu Hureyre (r.a.) anlatır; Hz. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Sübhânallah, Elhamdülillâh, Lâ ilâhe illallâh ve Allahü Ekber demem; bana, üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha sevimlidir.” İşte bu ilahi aşk duygusudur ki; hayatının son anında bile o mübarek dilde sadece o Hakiki Sevgili’nin adı vardı.
Hz. Aişe (ra) şöyle rivayet eder: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) henüz sağlıklı olduğu zamanlarda, “Hiçbir peygamber, cennetteki makamını görmedikçe vefat etmez, sonra kendisine (dünyada kalmak veya gitmek hususunda) seçim hakkı verilir” buyururdu.
Hz. Aişe der ki: Vefat vakti yaklaştığında ve mübarek başı benim kucağımdayken, kendisine bir baygınlık geldi. Sonra ayıldı, gözlerini evin tavanına dikti ve “Allah’ım, Refîk-i A’lâ’yı (en yüce dostu) isterim” buyurdu. Ben o an anladım ki artık bizi tercih etmiyor; Allah’a gidiyor. Sağlıklıyken bize bahsettiği o seçimin bu olduğunu anladım. Hz. Aişe (r.a.), Efendimizin (s.a.v.) son sözünün “Allahümme er-Refîka’l-A’lâ” (Allah’ım, en yüce dostu isterim) olduğunu belirtmiştir.
Hz. Aişe bir başka yerde şöyle der: “Allah’ın üzerimdeki nimetlerinden biri de Resulullah’ın (s.a.v.) benim evimde, benim günümde, benim göğsümle boynum arasında vefat etmesidir. Ayrıca vefatı anında Allah’ın benim tükürüğüm ile onun tükürüğünü birleştirmiş olmasıdır.” Bu birleşmeyi şöyle anlatır: Abdurrahman elinde bir misvakla yanımıza geldi; o sırada ben hz. Resulullah’a (s.a.v.) yaslanmış ona destek oluyordum. Onun misvaka baktığını gördüm, misvakı sevdiğini biliyordum. “Onu sizin için alayım mı?” diye sordum, başıyla “evet” anlamında işaret etti. Misvakı ona verdim ancak sert geldi. “Sizin için onu yumuşatayım mı?” diye sordum, yine başıyla onayladı. Misvakı (ağzımda) yumuşatıp ona verdim. Önünde su dolu bir kap vardı. Mübarek ellerini suya daldırıp yüzüne sürüyor ve “Lâ ilâhe illallâh, şüphesiz ölümün sekeratı (şiddetli halleri) vardır” buyuruyordu. Sonra elini kaldırdı ve “er-Refîka’l-A’lâ” (en yüce dosta) dedi. Bu haldeyken vefat etti ve eli aşağı düştü.
Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle buyurmuştur: Allah-u Teâlâ, son anlarında hz. Resulullah’a (s.a.v.) seçim hakkı verdi; yani “İstersen dünyada kal, istersen Bana gel” buyurdu. O ise “Ey Rabbim! Artık tek isteğim Sana gelmektir” diyerek karşılık verdi. O mübarek canı bedenden ayrıldığı sıradaki son sözü “er-Refîka’l-A’lâ” (En Yüce Dost ile beraber) idi. Yani “Artık bu dünyada kalmak istemiyorum, Rabbimin yanına gitmek istiyorum” demek istedi. Allah-u Teâlâ onu muhayyer bıraktı, eğer yaşamayı dileseydi öyle olacaktı; fakat Efendimiz artık bu dünyada kalmayı arzulamadı ve böylece Allah Teâlâ’nın huzuruna vardı. Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin ve bârik ve sellim inneke hamîdün mecîd.










