Teşehhüd, Teavvüz ve Fatiha Suresinin tilavetinden sonra Huzur-i Enver şöyle buyurdu:
Vadedilen Mesih (as) calsa salananın amaçlarını açıklarken şöyle buyurmuştur: biz bu calsayı içimizde Allah korkusu oluşsun ve züht, takva, Allah’tan korkma, günahtan sakınma, yumuşak kalplilik ile karşılıklı sevgi ve kardeşlikte birbirimize örnek olalım diye düzenliyoruz. İşte bu toplantı bu amaçla gerçekleştirilmektedir ve sizler de bugün burada bu amaç için toplanmış bulunuyorsunuz. Dolayısıyla, bu amaca ulaşmak için var gücümüzle çaba göstermediğimiz sürece, Vadedilen Mesih’in (as) biatına girmemizin de bu toplantılara katılmamızın da amaçsız kalacağını her zaman hatırda tutmalıyız.
Bu yüzden hiçbir zaman unutulmamalıdır ki İslam öğretisinin kökü takvadır. Eğer takva varsa, insan Allah Teâlâ’nın bildirdiği öğretiye göre amel edebilir; aksi takdirde İslam’a uyduğumuza dair iddiamız sadece kuru bir slogandan ibaret kalacaktır. Vadedilen Mesih (as) bu temel amacı Urduca bir beytinde şöyle dile getirmiştir:
Her iyiliğin kökü bu takvadır, Eğer bu kök kalırsa, her şey kalır.
Ve bu ikinci mısra, Allah Teâlâ tarafından kendisine vahiy edilmiştir. İşte asıl mesele olan takva kökü budur ve bu içimizde var olduğu sürece amacımızda başarılı olmaya devam edeceğiz. Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de de takva hakkında sayısız kez, farklı şekillerde ve farklı bağlamlarda açıklamalarda bulunmuş, bize yol göstermiştir. Kur’an-ı Kerim’e ve şeriate tam manasıyla iman etmek için takva şarttır. İbadetleri yerine getirmek için takva şarttır. Ayrıca evlilik hayatında eşlere iyi davranmak için takva şarttır. Karı koca arasındaki karşılıklı ilişkiler için de takva gereklidir, temel şart budur.
Sonra Allah Teâlâ buyuruyor ki, İslam’da en saygın insan takva sahibi olandır. Allah Teâlâ, takva sahiplerinin dostu ve yardımcısı olduğunu buyurur; O, sadece onların dostu ve yardımcısı olmakla kalmaz, aynı zamanda takva sahibini sever de. Allah Teâlâ, en güzel akıbetin takva sahiplerinin olacağını buyurmuştur. Peygamber’e tam itaat için de takva gerekli kılınmıştır ve bu tam itaati tamamlayan şey takvadır. Bizler cemaate bağlı olduğumuza, Vadedilen Mesih’in (as) biatına girdiğimize, Peygamber Efendimiz’e (sav) ve Allah Teâlâ’ya tam olarak inanıp güvendiğimize dair ne kadar söz verirsek verelim, ne kadar slogan atarsak atalım, eğer içimizde takva yoksa bu iddialar sadece birer slogandan ibarettir. Ayrıca Allah Teâlâ kurtuluş ve başarı için de takvayı şart koşmuştur. Bu şekilde Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’te pek çok yerde takvanın önemini açıkça belirtmiştir. Allah Teâlâ, müminlere ve takva üzere yürüyenlere, onlar için ilerleme kapılarını açacağını vadetmiştir. Onları sıkıntılardan kurtarır, onlara rızık yolları sağlar ve takva sahibinin işlerini kolaylaştırır. Nitekim Allah Teâlâ sayısız yerde bize takva hakkında şu nasihatte bulunmuştur: Eğer iman ettiyseniz takvada mükemmelleşin; takvada ilerlediğinizde imanda da ilerleyecek ve Allah Teâlâ’nın yakınlığını kazanmada da mesafe kat edeceksiniz.
Eğer başarılara ulaşmak, kendimizi ıslah etmek, Allah Teâlâ’nın yakınlığını kazanmak ve kendimizi gerçek manada Ahmedi Müslümanlar yapmak istiyorsak, takva yollarında yürümek için var gücümüzle çaba göstermemiz şarttır; çünkü takva olmaksızın insanın iman iddiası içi boş bir iddiadan ibarettir. Allah Teâlâ daha Kur’an-ı Kerim’in başında şöyle buyurmuştur:
“ذٰلِکَ الۡکِتٰبُ لَا رَیۡبَ فِیۡہِ ہُدًی لِّلۡمُتَّقِیۡنَ”
Yani: Bu Kitab’ın Allah katından indirildiğine hiçbir şüphe yoktur ve takva sahipleri için bir kılavuzdur.
Böylece Allah Teâlâ bu kitapta, ancak içinizde takva olduğu zaman bu kitaptan ve Allah’ın şeriatından faydalanabileceğinizi ve Kur’an-ı Kerim’in size ancak o zaman yol gösterebileceğini açıkça belirtmiştir. Dolayısıyla takva olmaksızın İslam’da insanın hiçbir makamı olmadığını her zaman göz önünde bulundurmak gerekir. Hz. Mesih-i Mev’ud (as) takva hakkında bir yerde şöyle buyurmaktadır: Kur’an-ı Kerim, kendi indirilişinin nihai amacını takva yollarını öğretmek olarak belirlemiştir. Yani temel amacının Allah Teâlâ’nın takva yollarını öğretmesi olduğunu bildirmiştir; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: ” ذٰلِکَ الۡکِتٰبُ لَا رَیۡبَ فِیۡہِ ہُدًی لِّلۡمُتَّقِیۡنَ ” Yani bu kitap, günahtan sakınan insanlara en ince günahların bile bildirilmesi, her gözün göremediği ancak sadece toplumsal yaşamın dürbünüyle görülebilen ve kaba bakışların görmekte hata ettiği o kötü işlerden bile sakınmaları amacıyla indirilmiştir. Asıl mesele şudur ki, eğer takva olursa en ince günahlardan bile korunabiliriz; takva olursa kalplerimizde Allah korkusu oluşur ve gerçekte Allah Teâlâ’nın yollarında yürüten o makama ve amaca ulaşanlardan oluruz. Allah Teâlâ’nın yasakladığı şeylerden uzak durmaya ve yapmayı emrettiği şeyleri yerine getirmeye yönelik dikkatimiz gelişir.
Unutmayın ki insan ancak içinde takva olduğunda Kur’an-ı Kerim ile amel edebilir, takva olmadan onunla amel etmek mümkün değildir. İnsan Müslüman veya mümin olduğunu ne kadar iddia ederse etsin, eğer takva yoksa mümin ve Müslüman olma iddiaları sadece içi boş iddialardır. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de başka bir yerde şöyle buyurmuştur:
وَنُنَزِّلُ مِنَ الۡقُرۡاٰنِ مَا ہُوَ شِفَآءٌ وَّرَحۡمَۃٌ لِّلۡمُؤۡمِنِیۡنَ ۙ وَلَا یَزِیۡدُ الظّٰلِمِیۡنَ اِلَّا خَسَارًا
Yani Allah Teâlâ müminler için bu Kur’an-ı Kerim’de şifa ve rahmet var etmiştir, ancak zalimler için bu sadece ziyandır; onları sadece ziyanda artırır. Zalimlere bundan hiçbir fayda gelmeyecektir. İçinde takva olmayanlara Kur’an-ı Kerim hiçbir yol gösteremeyecektir. Dolayısıyla Allah Teâlâ bu hidayeti indirdiğini belirtirken, hidayete ancak içinizde takva var ettiğiniz takdirde ulaşılabileceğini de ilan etmiştir. Takva var ederseniz doğru yolda yürüyenlerden olabilirsiniz, aksi takdirde olamazsınız. Takvanın ince yollarında yürümeniz için nasihatte bulunmuştur. Bir yerde şöyle buyurmaktadır: Şeriatımızda ve Kur’an-ı Kerim’de “gözü haramdan sakınmak” (gazz-ı basar) emredilmiştir. Şimdi erkeklerin ve kadınların bir arada bulunduğu genel toplumsal ilişkiler hakkında şu nasihati vermektedir: Şeriatımızda ve Kur’an-ı Kerim’de gözü haramdan sakınmak ve bakışları aşağı indirmek emredilmiştir, çünkü bu da kötülüklerin doğmasına bir vesiledir. Eğer insanlar buna uymaya başlarsa ve bu takva hali oluşursa, insan pek çok günahtan korunabilir. Günümüz toplumunda insanları yıkıma sürükleyen günahlar tam da bunlardır ve iman ettiğini iddia eden bazı kimseler bile bu işlere müptela olmaktadır. Günümüz medyası da yanlış yönlendirmeler yapmaktadır; insanın duygularını kışkırtan ve yanlış düşünceler doğuran filmler ve programlar gösterilmektedir. Bu yüzden gözü haramdan sakınma hususunda şöyle buyurmuştur: Kadınların güzellik hikayelerini dinlemeyin ve tökezlemenize sebep olabilecek şeylerden sakının; çünkü sakınırsanız takva üzere yürür ve tökezlemekten kurtulursunuz.
Yine bir yerde şöyle buyurmuştur: Bu ayetlerde gizli olan irfan noktası şudur ki Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“ذٰلِکَ الۡکِتٰبُ لَا رَیۡبَ فِیۡہِ ہُدًی لِّلۡمُتَّقِیۡنَ”
Yani bu kitap, Allah Teâlâ’nın ilminden tezahür etmiştir ve O’nun ilmi cehaletten ve unutkanlıktan uzak olduğu için yani Allah Teâlâ’nın ilminde hiçbir eksiklik veya unutma söz konusu olmadığından, bu kitap her bir kişi için şüpheden uzaktır. Allah Teâlâ’nın ilmi, insanların tekamülü için kendi içinde eksiksiz bir güce sahip olduğundan yani Allah Teâlâ insanın yaratıcısı olduğu ve insanın yetenek ve güçlerini çok iyi bildiği için, insanın iyiliği, doğru yollarda yürümesi ve takvada ilerlemesi için gerekli olan tüm hidayet ihtiyaçlarını bu kitapta sağlamıştır. Bu yüzden Allah Teâlâ, indirdiği bu kitabın takva sahipleri için eksiksiz bir hidayet olduğunu ve onları insan fıtratının ilerlemesinin en son makamına ulaştırdığını buyurmuştur.
İşte Allah Teâlâ bu kitabı, insan kendi yeteneğine göre onunla amel ettiğinde takva yollarında adımlar atarak ileriye doğru yürümeye devam etsin diye indirmiştir. Yine bir yerde şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ buyuruyor ki, O’na iman edenler namazı ikame ederler, mallarından bir kısmını Allah yolunda verirler ve Kur’an-ı Kerim’den önce indirilen kitaplara iman ederler; bu iman kemale erdiğinde ise kurtuluşa ererler. O yine şöyle buyuruyor: Bundan anlaşılıyor ki kurtuluş, Peygamber Efendimiz’e (sav) iman etmeden ve onun namaz gibi hidayet emirlerini yerine getirmeden elde edilemez. Bazı insanlar, diğer dinlerin mensuplarının da hak üzere olduklarını iddia ettiklerini soruyorlar; fakat gerçek şu ki İslam ve Hazret-i Muhammed (sav) dışında hiçbir din, tüm dünya için geldiğini iddia etmemiştir. Dolayısıyla bu iddia Kur’an-ı Kerim’e ve İslam’a aittir. İslam zaten önceki kitaplara ve önceki peygamberlere iman etmeyi şart koşmuştur, ancak sadece kendi kavimlerine geldikleri ölçüde. Şimdi ise Hazret-i Muhammed (sav) tüm dünya için gönderilmiş son şeriat getiren peygamberdir; onun şeriatı eksiksiz, mükemmel ve hidayetle dolu bir şeriattır. Takva yolunu seçenleri bu şeriat öyle yollardan yürütecektir ki dünya ve ahiretleri güzelleşecektir; oysa başka hiçbir dinin tüm insanların kendisine uyması ve onları doğru yola ulaştırabilmesi gibi bir iddiası yoktur. Şöyle buyurmaktadır: Allah Teâlâ’nın “Bununla amel ederseniz ilerleme kaydedersiniz ve hidayete erersiniz” buyurmasından kasıt şudur: İnsan çabasının sınırı olan ibadetlerinizi ve imanınızı yerine getirdiğinizde, Allah Teâlâ kendi lütfuyla ancak O’nun lütfuyla oluşabilecek durumları da var edecektir. Buyuruyor ki: Çünkü Allah’a iman hususunda insani çaba ve akıl, ancak yüzü görülmemiş olan o gizli Tanrı’ya gayba iman etme noktasına kadar eşlik eder. Bu sebeple insana gücünün üstünde yük yüklemek istemeyen şeriat, insanı kendi gücünü aşarak gayba imanın ötesinde bir iman elde etmeye zorlamaz. İnsanın gücü içindeki gayba imanı var etmeye kadardır; Allah Teâlâ’nın buyurduğu da budur. Evet, dürüst kimselere tam da bu “huden lil muttekîn” ayetinde şu vaat verilmiştir: Onlar gayba imanda sebat gösterdiklerinde ve kendi çabalarıyla yapabileceklerini yaptıklarında, Allah onları iman halinden irfan haline ulaştıracaktır. Bu da bir marifet noktasıdır; gayba iman getirin, Allah Teâlâ’nın verdiği öğretiyle amel edin, takva üzere yürüyün ve onun inceliklerine bakın; o zaman Allah Teâlâ size yol gösterecek ve size bir irfan kazandıracaktır. O zaman onları iman halinden irfan haline ulaştıracak ve imanlarına bambaşka bir renk katacaktır. Kur’an-ı Kerim’in doğruluğunun bir belirtisi de şudur: Kendisine yönelenleri kendi çabalarıyla seçtikleri o iman ve amel mertebesinde bırakmak istemez; çünkü eğer öyle olsaydı Allah’ın var olduğu nasıl bilinirdi? Eğer Allah, insani çabalara kendi katından ilahi bir parıltı ve ilahi bir tasarruf içeren bir semere, bir sonuç ve meyve yaratıyorsa, bundan açıkça anlaşılır ki o insan Allah Teâlâ’nın emirleriyle amel etmekte, O’nun öğretisi üzere yürümekte olduğu için Allah Teâlâ ona bambaşka bir makam vermiştir ve böylece Allah onu ödüllendirmiştir. İşte İslam’ın ileri sürdüğü budur ve başka hiçbir din böyle bir iddiada bulunmaz.
Nitekim diğer dinlerde bunu göremiyoruz da. Artık onların içlerinde maneviyat kalmamıştır. Diğer dinlerde her türlü maneviyat son bulmuştur. Dolayısıyla iman edip ardından gayba imanın gerektirdiği kişisel çabayı gösterdiğinde, takva yolunu seçtiğinde, Allah Teâlâ’nın huzurunda eğilip O’na dualar ettiğinde, O’na yakınlaşmak için var gücüyle çabaladığında ve mümkün olan son ana kadar yeteneklerini kullandığında; işte o zaman Allah Teâlâ öncülük edip yol gösterir, öyle fırsatlar yaratır ve kendisini öyle gösterir ki insanın imanı gittikçe kemale erer ve takva yollarında ilerlemeye devam eder. Buyuruyor ki: İnsani gayret ve çaba namazın kılınmasından, elinden geldiğince temiz ve pak olup vesveselerden arınarak namaz kılmaktan ve namazın düşük bir halde kalmaması için çaba göstermekten başka ne yapabilir? Bunun için hamd ü sena, Yüce Zat’a tövbe ve istiğfar, Allah Teâlâ’ya yapılabilecek her türlü hamd ü sena, tövbe, istiğfar, dua ve salavatlar kalbi bir coşkuyla dökülmelidir. İnsanın çabası budur. Namaz için gerekli olan tüm unsurları insan tam bir coşkuyla yerine getirmelidir, insanın yapabileceği budur. Fakat namazında olağanüstü şahsi bir sevgi, şahsi bir huşu ve her türlü bulanıklıktan uzak, kendinden geçmiş bir şevk ile huzurun oluşması insanın elinde değildir. Bu derece bir şevkin oluşması için bir yere kadar çabalayabilir ama o sevgiyi kendisi var edemez; bunu insan kendi başına yapamaz. Zahiri rükünleri yerine getirebilir ancak o sıra dışı sevgi, huşu ve huzu kendiliğinden oluşamaz; ayrıca kimse Allah’ı göremez. Bunun için Allah Teâlâ’nın lütfunu dilemek şarttır; insanların anlaması gereken namazların asıl özü budur. Bu derinliğe inerek yaptığımızda ancak o zaman Allah Teâlâ’nın lütfuna erişilir. Namazda bu kalitenin oluşması için O’ndan yardım dilemek şarttır ve bu kalite oluşmadığı sürece insan bir müminin ulaşabileceği en üstün hali alamaz.
Bu yüzden insanın görevi istemekten geri durmamak ve Allah Teâlâ’nın sevgisini var etmek için sürekli O’ndan talep etmeye devam etmektir. Buyurmuştur ki: İşte bu sebeple Allah Teâlâ, takva sahiplerinin namazı ayağa kaldıranlar (ikame edenler) olduğunu buyurmuştur; ayağa kaldırılan şey ise yıkılmaya meyilli olan, yani yıkılma ihtimali bulunan şeydir. Dolayısıyla ” یُقِیۡمُوۡنَ الصَّلٰوۃَ” ayetinin anlamı şudur: Sözü edilen namazı ayakta tutmak için ellerinden geldiğince çaba gösterirler, zahmet ve mücahedelere başvururlar; fakat insani çabalar Allah Teâlâ’nın lütfu olmadan boşa çıkar. Bu yüzden o Kerim ve Rahim olan zat “huden lil muttekîn” buyurmuştur. Yani ellerinden geldiğince takva yoluyla namazı ayakta tutmaya çabalasınlar; eğer benim kelamıma inanırlarsa onları sadece kendi çaba ve gayretleriyle baş başa bırakmayacağım. Şimdi Allah Teâlâ şunu da bildiriyor: Siz çabalıyorsunuz, ben de sizi sadece kendi çabalarınızla bırakmayacağım, aksine bizzat ellerinizden tutacağım, sonra size yardım da edeceğim; o zaman onların namazı bambaşka bir renk alacak ve içinde akıl ve hayallerine bile gelmeyen bambaşka bir kalite oluşacaktır. Bu lütuf sırf Allah Teâlâ’nın kelamı olan Kur’an-ı Kerim’e iman ettikleri ve ellerinden geldiğince O’nun emirlerine uygun amellerle meşgul oldukları için olacaktır. Kısacası, namazla ilgili vadedilen o fazladan hidayet şudur: Öyle doğal bir coşku, şahsi bir sevgi, huşu ve tam bir huzur nasip olsun ki insanın gözü gerçek sevgilisini görmek için açılsın ve Cenab-ı Hakk’ın cemalini müşahede etmenin olağanüstü bir hali nasip olsun. İbadetlerde, tamamen manevi lezzetlerle dolu olan ve kalbi dünyevi rezilliklerden, sözlü, fiili, görsel ve işitsel her türlü günahtan nefret ettiren, Allah’ı görme halinin gerektirdiği o durum oluşmalıdır; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “اِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّـَٔاتِ” Şüphesiz iyilikler kötülükleri giderir. Dolayısıyla insan çabalayıp Allah Teâlâ’ya dua ettiğinde, Allah Teâlâ onun için duaya daha çok yönelmesini sağlayan durumlar var eder, manevi lezzetler elde eder ve dünyevi kötülüklerden korunur. Sonra Allah Teâlâ buyuruyor ki, bunun için Kur’an-ı Kerim’in emirleriyle de amel etmeye çabalayın. Sadece bir anlık geçici bir dua, bir anlık bir ağlama veya huşu ile iki secde edivermek yeterli değildir; aksine Kur’an-ı Kerim’in hidayetine ermek için onu okumak, anlamak ve üzerinde derinlemesine düşünmek de gereklidir. Ancak o zaman içinizde takva oluşacaktır; bu takva oluştuğunda Allah Teâlâ’nın yakınlığı kazanılacak ve Allah Teâlâ’nın yakınlığı kazanıldığında bu iyilikleriniz kötülüklerinizi giderecek, bambaşka bir renk alacak ve Allah Teâlâ’nın yakınlığını kazananlardan olacaksınız. Sonra buyurdu ki, mali ibadet de böyledir. Allah Teâlâ bu ayetlerde pek çok ibadetten bahsetmiştir. Hz. Mesih-i Mev’ud (as) buyurdu ki mali ibadet de böyledir; bir insanın kendi çabasıyla yapabileceği şey ancak sevdiği mallarından bir kısmını Allah için vermesidir. İnsanın yapabileceği ancak budur; Allah Teâlâ’nın yakınlığını bulabilmek ve lütfunu kazanmaya çabalamak için değer verdiği malı Allah yolunda harcamaktır; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: ” وَمِمَّا رَزَقۡنٰہُمۡ یُنۡفِقُوۡنَ ” Yani bunlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan harcayan kimselerdir; başka bir yerde ise şöyle buyurur:
“لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَؕ ” Fakat açıktır ki, mali ibadette insan sadece sevdiği mallarından bir kısmını Allah Teâlâ yolunda vermekle yetinirse bu tam bir kemal sayılmaz. Malından bir kısmını verdi, sevgisinden ötürü verdi; fakat bu kemal, sevdiği malı vermiş olsa da tam bir kemal değildir; kemal olan şey, Allah’tan gayrı her şeyden tamamen el çekmektir; Allah Teâlâ dışındaki her şeyi bütünüyle bırakmaktır. Yani zihninde sadece ve sadece Allah Teâlâ olmalıdır; “Allah Teâlâ bana bu malı vermişti, ben de onu yine Allah Teâlâ’nın yolunda harcadım ve bunu dünyevi arzular için değil, Allah Teâlâ’nın lütfunu kazanmak için verdim, Allah Teâlâ’nın sevgisini kazanmak için verdim” diye düşünmelidir. Bu hal oluştuğunda, böyle bir durumda kendisine ait olan artık kendisinin kalmayacak, aksine Allah’ın olacaktır; hatta canını bile Allah Teâlâ yolunda feda etmeye hazır hale gelecektir, çünkü o da “mimmâ razaknâhum” kapsamına dâhildir. Allah Teâlâ’nın “mimmâ razaknâhum” sözünden muradı dirhem ve dinar, yani sadece para ve servet değildir; aksine bu, insana verilen her bir nimeti içine alan çok geniş kapsamlı bir kelimedir. Dolayısıyla “mimmâ razaknâhum yunfikûn” sadece mal sevgisinden arınmak değil, tüm kabiliyetleri, tüm yetenekleri ve insanın elinde bulunan ya da ona özgü olan ne varsa hepsini Allah Teâlâ yolunda harcamaya hazır olması demektir; insan bunu yaptığında Allah Teâlâ onu öyle ödüllendirir ki o insan O’nun yakınlığını kazanan biri haline gelir ve işte ancak bu makamda gerçek anlamda takva üzere yürüyen biri olarak adlandırılabilir.
Çeşitli yerlerde bunu açıklamıştır; bir yerde şöyle buyuruyor: Kısacası burada da “huden lil muttekîn” buyurmaktan Allah Teâlâ’nın muradı şudur: İnsana verilen can, sağlık, ilim, güç ve mal gibi her türlü nimet hususunda insan kendi çabasıyla ancak ” مِمَّا رَزَقۡنٰہُمۡ یُنۡفِقُوۡنَ ” derecesine kadar ihlasını gösterebilir, bundan ötesine ise beşeri güçlerin takati yetmez. Fakat Allah Teâlâ’nın Kur’an-ı Kerim’e iman edenler için vaadi şudur: Eğer insan ” مِمَّا رَزَقۡنٰہُمۡ یُنۡفِقُوۡنَ ” sınırına kadar doğruluğunu ortaya koyarsa, malını Allah Teâlâ yolunda samimiyetle verirse, dürüstlük gösterirse ve bu sadece gösteriş için olmazsa, ” ہُدًی لِّلۡمُتَّقِیۡنَ ” ayeti uyarınca Allah Teâlâ’nın onu bu tür ibadette de kemale ulaştıracağına dair vaadi vardır. Ondan sonra Allah Teâlâ’nın fiili onu kemale ulaştırmak olacaktır. Ona fedakarlık yapmaktan özel bir lezzet alma gücü verilecektir. Mal harcamak ve fedakarlıklar yapmak da bir ibadettir. Sadece namaz kılmak ibadet değildir, aksine Allah Teâlâ bunun da bir ibadet olduğunu buyurmuştur. Yeteneklerini ve mallarını harcamak ve ” ہُدًی لِّلۡمُتَّقِیۡنَ “… Allah Teâlâ’nın vaadidir, bu yüzden kim Allah Teâlâ uğruna bu fedakarlığı yaparsa Allah Teâlâ onu kemale ulaştıracaktır; kemal ise ona öyle bir fedakarlık gücü verilmesidir ki, gönül ferahlığıyla kendisine ait olan her şeyin Allah’a ait olduğunu anlayacak ve insanlığa hizmet ettiği bu şeylerin kendisine ait olduğunu hiçbir zaman kimseye hissettirmeyecektir. Örneğin, insan bazen yaptığı bir iyilik vasıtasıyla malını başkasına verdiğini hissettirir; fakat bu eksik bir haldir, çünkü o şeyi ancak kendi malı olarak gördüğü sürece bunu hissettirecektir. Dolayısıyla ” ہُدًی لِّلۡمُتَّقِیۡنَ ” ayeti uyarınca Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’e inananları bu makamdan ileriye taşıdığında, onlar tüm şeylerini Allah’ın malı sayacak kadar ileri gideceklerdir, öyle ki başkalarına bunu hissettirme hastalığı bile kalplerinden sökülüp atılacaktır. Hiç kimseye hiçbir şekilde minnet hissettirmeyeceklerdir. İnsanlar azıcık yardım ediyor, arkasından iyiliği başa kakıyorlar. “Bu benim malımdır” hissi de bir hastalıktır. Onun bu hissi de yok olacaktır. Buyurdu ki eğer bir şeyi kendi malın sayarsan bu his de bir hastalıktır. Eğer Allah Teâlâ’nın malı sayarsan, işte o gerçek takvadır ve gerçek bir müminin asıl alametidir. Bu düşünceler kalbinden çıkıp gidecek ve insanlığa karşı kalbinde anne şefkati gibi bir empati doğacaktır. Harcadığı her şeyi insanlığın iyiliği, başkalarının hayrı, kul haklarının ödenmesi ve fakirlerin gözetilmesi için harcayacaktır. Bu öyle bir sevgi olacaktır ki anne sevgisinden ve şefkatinden bile öteye geçecektir; çünkü artık hiçbir şeyin kendisine ait olmadığını, her şeyin Allah’ın olduğunu bilir ve madem her şey Allah’ındır, o halde Allah’ın mahlukatı için, Allah rızası için harcamam gerekir diye düşünür. İçinde her şeyin Allah’ın olduğuna dair bu bilinç uyanacaktır ve bu da ancak Kur’an-ı Kerim’e ve Peygamber Efendimiz’e (sav) samimi bir kalple iman etmekle mümkündür, bunun dışında olamaz.
Aynı şekilde bu ayetlerin tefsirinde bir yerde şöyle buyuruyor: Unutmayın ki takva sahibinin vasıflarından ilki ” یُؤۡمِنُوۡنَ بِالۡغَیۡبِ “, yani gayba inanırlar olarak açıklanmıştır. Bu, bir müminin başlangıçtaki durumunun ifadesidir; görmediği şeylere inanmıştır. Gayb, Allah Teâlâ’nın bir ismidir ve bu gayba cennet, cehennem, haşir, kıyamet günü ve henüz gayb perdesi arkasında olan tüm meseleler dâhildir. Şimdi başlangıç aşamasında mümin bunlara inanır, bundan daha önce de bahsedildi; fakat buradaki hidayet şudur ki, bu durum karşılığında kendisine bir mükafat verilir; o da ilminin gayb halinden gözlem haline geçmesidir. İnsan müşahede etmeye başlar, yani ona ayan olur ve öyle bir zaman gelir ki daha önce gayb olarak inandığı şeylerin artık irfanına sahip olur, o zamana kadar gizli olan o meseleler önüne serilir ve Allah Teâlâ’nın tecellisi karşısında belirir. Ahirete kesin inanç hali oluşur. Allah Teâlâ insanı sadece gayb yönünde bırakmaz. İnsanlar “Neden görmediğimiz gayba inanalım ki, bilmiyoruz” derler. Buna cevaben Allah Teâlâ buyuruyor ki, siz bir kez iman ettiğinizde ve ardından imanda ilerlediğinizde, ben sizin için onun yollarını daha da açacağım ve size bir irfan da kazandıracağım. Sonra buyurdu ki, ikinci vasıf ” یُقِیۡمُوۡنَ الصَّلٰوۃَ “, yani takva sahipleri namazı ayağa kaldırırlar ve takva sahibi elinden geldiğince namazı ayakta tutar. Yani bazen namazı düşer, o tekrar onu ayağa kaldırır; yani takva sahibi Allah’tan korkar ve namazı ikame eder. Bu haldeyken, huzuruna engel olan ve namazı düşüren çeşitli vesveseler ve korkular da doğar; fakat o, nefsin bu çekişmesi içinde bile namazı ayağa kaldırır. Kalbe vesveseler gelmeye devam eder, insan namazları bırakır da; fakat eğer sebat gösterilir ve namaz ayağa kaldırılmaya, ikame edilmeye devam edilirse o zaman Allah yardım eder. Namaz esnasında tüm bu düşünceler gelip durur, şeytan da saldırılar düzenler ve dikkat dağılır; fakat o yine de çabalayarak namazı ayakta tutmaya ve ikame etmeye çalışır; namaz ne zaman düşse onu yeniden ayağa kaldırır ve durumu hep böyle kalır; zorlanarak ve çabalayarak defalarca namazını ayağa kaldırır. Bazen kendini zorlamak da gerekir; yani kalbi durum öyle olmasa bile insan çabalar, “çünkü ben Allah Teâlâ’ya ulaşmalıyım, bu yüzden zor gelse de bunu mutlaka yapacağım” der. Bu münafıklık değildir; bazıları bunun münafıklık olduğunu söylüyor, aksine bu bir çabadır. Nihayet insan bu şekilde tüm gücüyle ve zorlanarak da olsa çabaladığında, Allah Teâlâ kendi kelamı vasıtasıyla ona hidayet eder; peki O’nun hidayeti ne olur? Nitekim buyurulduğu gibi: ” ہُدًی لِّلۡمُتَّقِیۡنَ ” Allah Teâlâ’nın o zaman verdiği hidayet nedir? O vakit ” یُقِیۡمُوۡنَ الصَّلٰوۃَ ” yerine öyle bir hal alır ki, bu çekişme ve vesvese hayatından çıkarlar ve Allah Teâlâ bu kitap vasıtasıyla onlara öyle bir makam bahşeder ki, onun hakkında şöyle denilmiştir: Bazı insanlar öyle kâmildir ki namaz onlar için gıda mesabesindedir ve namazda onlara dünyadaki tüm maddi lezzetlerden katkat üstün bir lezzet ve şevk verilir.
İşte doğru bir şekilde namaz kılmaya çabaladığında bir mümin için namazın hali böyle olur; ardından
” ہُدًی لِّلۡمُتَّقِیۡنَ ” onu takvanın öyle bir ölçüsüne götürür ki, tıpkı dünyevi şeyleri elde etmekten alınan lezzet gibi, su ve yiyecek gibi, bir lezzet ve huzur bulur. O namaz onun için bir nevi mest olma halini alır; o olmadan büyük bir ıstırap ve huzursuzluk hisseder, fakat namazı eda ettiğinde kalbinde her insanın erişemeyeceği ve kelimelerle ifade edilemeyecek özel bir huzur ve ferahlık hisseder. Bunun için çaba göstermek gerekir.
Dolayısıyla eğer takva elde etmek istiyorsak, namazın bu halini içimizde var etmeliyiz. Eğer takva ölçülerini yakalamak ve Allah Teâlâ’nın yakınlığını kazanmak istiyorsak; eğer dualarımızın kabulünün etkilerini görmek istiyorsak…
Pek çok kişi duaların neden kabul edilmediğini soruyor. Onlara cevap şudur: Eğer birisi sadece dünyevi bir amaç uğruna geçici olarak birkaç secde edip, Allah Teâlâ’nın yakınlığını getirecek o makamı elde etmeyi istiyorsa bu mümkün değildir. Bu makamı elde etmek için bizim, gerçek bir takva sahibinin duyduğu o ibadet sancısını içimizde var etmemiz gerekir; bu sancı doğduğunda o zaman bizim için hidayet vesilesi olacak, Allah Teâlâ’nın yakınlığını kazanma vesilesi olacak ve o zaman duaların kabulünün nişanelerini de göreceğiz.
İşte bizde oluşması gereken hal budur ve bu hal oluştuğu zaman gerçek iman edenlerin arasına dâhil olduğumuzu söyleyebiliriz. Buyuruyor ki böyle bir hal oluştuğunda, artık onun namazı ayağa kaldırması gerekmez, aksine namaz onun için her an kendiliğinden ayakta durur; çünkü dikkati başka hiçbir yöne kaymaz, her şeyi Allah Teâlâ’nın rızası için yapıyor olur ve içinde daha önce çabalayarak yaptığı hiçbir zorlama ve yapmacıklık kalmaz. Bu yüzden buyuruyor ki namazı güzelce, özene bezene kılmak gerekir; namaz tüm ilerlemelerin kökü ve basamağıdır. Bu yüzden namazın müminin miracı olduğu söylenmiştir. İslam’da binlerce, milyonlarca evliyaullah, salih kimseler, ebdaller ve kutuplar gelip geçmiştir; onlar bu dereceleri ve makamları nasıl elde ettiler? İşte bu namaz vasıtasıyla. Onlarda olağanüstü başka bir şey yoktu, ibadet ederlerdi. Namazı en güzel şekilde kılarlardı. Biri evliyaullahtan oldu, diğerleri kutup ve ebdalların arasına katıldı; peki tüm bunlar nasıl oldu? Bunlar hep namazı ikame ederek ve ibadet ederek oldular. Onlarda başka hiçbir özel nitelik yoktu. Bizzat Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Kurratu aynî fis salâh.” Yani gözümün serinliği namazdadır. Ve hakikatte insan bu makama ve dereceye ulaştığında onun için en mükemmel ve en tam lezzet namazın kendisi olur; Peygamber Efendimiz’in (sav) bu buyruğunun anlamı da tam olarak budur.
Sonra şöyle buyurdu: Kur’an-ı Kerim’in daha en başında ” ہُدًی لِّلۡمُتَّقِیۡنَ” buyurulduğu da unutulmamalıdır. Demek ki Kur’an-ı Kerim’i anlamak ve ona uygun hidayete ermek için takva şarttır; asıl gerekli olan, öz ve temel budur; çünkü Allah Teâlâ başka bir yerde ” لَا يَمَسُّهُٓ اِلَّا الْمُطَهَّرُونَۜ” buyurmaktadır. Buyurur ki diğer bilimlerde, yani dünyevi bilimlerde temiz olmanız şartı yoktur. Matematik, geometri gibi konular için bu şart değildir; müfredatı okumak veya diğer ders kitaplarını okumak için temiz olmak gerekli değildir. Bunun için insanın mutlaka takva sahibi olması gibi bir şart yoktur, aksine bir fasık ve facir bile tüm bu bilimleri elde edebilir, öğrenebilir. Nitekim bugün dünyada bu dünyevi bilimleri en çok o fasık ve facirlerin bildiğini görüyoruz; fakat din ilminde hiçbir kuru mantıkçı ve felsefeci ilerleyemez, hakikatler ve irfanlar ona açılamaz. Bunun için takva şarttır. O halde takva sahibi olun. Eğer sadece dünyayı kazanmak niyetindeyseniz o başka bir mesele, fakat eğer Allah Teâlâ’yı bulmak istiyorsanız o zaman takva sahibi olmak şarttır.
Sonra bize nasihat ederek Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle buyurdu:
“İnsan kötü ahlakını terk etmediği sürece, o ahlakın karşısında yer alan ve Allah Teâlâ’ya ulaşmaya vesile olan o yüce ahlakı benimseyemeyeceği apaçık bir gerçektir; çünkü birbirine zıt iki şey aynı kalpte bir arada bulunamaz. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’in Bakara Suresi’nde tam da buna işaret ederek “ہُدًی لِّلۡمُتَّقِیۡنَ” buyurmuştur. Yani Kur’an-ı Kerim takva sahibi olanlar için hidayettir; yani kibirlenmeyen, huşu ve tevazu ile Allah Teâlâ’nın kelamı üzerinde düşünen kimseler içindir. Sonunda hidayete erecek olanlar ancak onlardır.”
Kibir olmamalı, aksine huşu ve tevazu olmalıdır ki hidayet bulunabilsin. Demek ki asıl mesele insanın takva elde etmeye çabalamasıdır.
Kendi cemaatine de nasihat ederek şöyle buyurdu: Allah Teâlâ takva sahibini sever; hepiniz Allah Teâlâ’nın azametini hatırlayarak korku içinde olun ve unutmayın ki herkes Allah’ın kuludur; Bu yüzden onlara zulmetmeyin. Aceleci davranmayın. Hiç kimseyi hor görmeyin. Cemaat içinde eğer bir kişi kirlenirse o cemaatin hepsini kirletir. Eğer nefsiniz çok öfkeleniyorsa o zaman kendinizi iyice sorguya çekin ve bu hiddetin kaynağını araştırın. Unutulmamalı ki bu makam çok hassas ve naziktir” buyurdu. Bundan kaçınmaya çalışmak gerekir.
Büyük bir uyarıda bulunarak şöyle buyurmuştur: Allah korkusu, insanın sözü ile özünün, yani fiilinin birbirine ne derece uygun düştüğüne bakmasındadır. Sonra sözü ile fiilinin bir olmadığını gördüğünde, Allah’ın gazabına uğrayacağını anlasın. Kirli olan bir kalp, söz ne kadar temiz olursa olsun Allah’ın nazarında bir değer bulmaz. Eğer kalpte temizlik yoksa, istediğiniz kadar iyi şeyler söyleyin, Allah’ın gözünde bunun hiçbir kıymeti yoktur. Asıl mesele kalptir. Kalp temiz olmalıdır, sadece dille iddia etmek yetmez. Dışarıdan çok iyi görünen, çok güzel konuşan, konuşmalar da yapan fakat kendi evlerinde eşlerine ve çocuklarına iyi davranmayan, eşlerinin kendilerinden bıktığı erkekler ya da amelleri İslam öğretisine uygun olmayan kadınlar veya erkekler; işte onlar Allah Teâlâ’nın katında mümin değildirler. Onlar mümin olmadıklarında ise doğal olarak içlerinde takva da doğamaz. Ancak takva olduğunda iman hali artacaktır. Dolayısıyla buyuruyor ki, bu durum ancak Allah Teâlâ’nın gazabını körükleyecektir. Öyleyse benim cemaatim anlasın ki, onlar tohum ekilip meyve veren ağaçlar haline gelmek için bana gelmişlerdir. Bu yüzden her biri kendi içine baksın; iç dünyası nasıldır, batıni hali ne durumdadır? Eğer bizim cemaatimiz de Allah korusun dilinde başka, kalbinde başka bir haldeyse, o zaman sonu hayırlı olmayacaktır. Allah Teâlâ, kalbi boş olan ve sadece dille iddialarda bulunan bir topluluk gördüğünde, O ganidir, o zaman hiç aldırmaz. Buyurdu ki: Bedir hakkında önceden müjde verilmişti. Bedir Savaşı’nda Allah Teâlâ zafer müjdesi vermişti ve her tarafta zafer ümidi vardı; fakat buna rağmen Peygamber Efendimiz (sav) ağlaya ağlaya dualar ediyordu. Hazret-i Ebubekir Sıddık, “Her şekilde zafer vaat edilmişken bu derece yalvarmaya ne gerek var? Sizin bu kadar ağlayıp sızlanmanıza ne ihtiyaç var?” diye arz etti. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ’nın zatı Gani’dir. Belki de ilahi vaatte gizli şartlar vardır; çünkü vaat Allah Teâlâ’nındır fakat içinde ‘şu işler yapıldığında Allah vaadini yerine getirecektir’ şeklinde gizli şartlar da bulunabilir.” Şöyle buyuruyor: Öyleyse her zaman takvada ve temizlikte ne kadar ilerlediğimize bakmalıyız. Bunun ölçüsü Kur’an’dır. Allah Teâlâ takva sahibinin nişanelerinden biri olarak şunu da belirlemiştir: Allah Teâlâ takva sahibini dünyanın çirkinliklerinden ve sıkıntılarından kurtarıp onun işlerini bizzat kendisi üstlenir; nitekim şöyle buyurulmuştur:
وَمَنۡ یَّتَّقِ اللّٰہَ یَجۡعَلۡ لَّہٗ مَخۡرَجًا وَّیَرۡزُقۡہُ مِنۡ حَیۡثُ لَا یَحۡتَسِبُ
Kim Allah Teâlâ’dan korkarsa, Allah Teâlâ her bir sıkıntıda onun için bir kurtuluş yolu çıkarır ve ona hiç ummadığı, aklına ve hayaline gelmeyecek yerlerden rızık imkanları var eder. Yani takva sahibinin bir alameti de şudur ki, Allah Teâlâ takva sahibini kötü durumlara düşürmez. Bir dünyaperest, bir tüccar ya da bir sanayici ise yalan söylemedikçe veya malını satmak için yanlış propaganda yapmadıkça başarılı olamayacağını düşünür. Bu yüzden yalana başvurur, yalan söyler ve bunun dışında işlerin yürümeyeceğini belirterek bunu bir mecburiyet gibi gösterir. Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle buyurur: Bu takva sahibinin işi değildir ve takva sahibi asla böyle yapmaz; o Allah Teâlâ’ya tam olarak güvenir, çünkü Allah Teâlâ “ona aklının bile ermeyeceği bir yerden rızık vereceğim” buyurmuştur ve Allah Teâlâ takva sahibinin bizzat koruyucusu olur. Şöyle buyuruyor: Allah Teâlâ’yı haşa aciz sanmayın; O büyük güç sahibidir, bir meselede O’na güvendiğinizde size mutlaka yardım edecektir. ” وَمَنۡ یَّتَوَکَّلۡ عَلَی اللّٰہِ فَہُوَ حَسۡبُہٗ” Kim Allah’a tevekkül ederse O ona yeter.
Fakat bu ayetlerin ilk muhatapları din ehli olan Peygamber Efendimiz’in (sav) sahabileriydi. Onların tüm kaygıları sırf dini meseleler içindi, dünyevi meseleleri ise Allah’a havale etmişlerdi. Bu yüzden Allah Teâlâ onlara “Ben sizinleyim” diyerek teselli verdi; kısacası takvanın bereketlerinden biri de Allah Teâlâ’nın takva sahibini, dine engel olan o musibetlerden kurtarmasıdır.
İşte bunlar cemaate verdiği nasihatlerdir. Bir yerde şöyle buyuruyor: Herkes kulak verip dinlemeli, tam bir dikkat ve derin düşünceyle dinlemelidir; çünkü bu iman meselesidir, bunda gösterilecek tembellik, gaflet ve ilgisizlik çok kötü sonuçlar doğurur. İman hususunda gafletle hareket eden ve kendilerine hitap edilerek bir şey açıklandığında bunu dikkatle dinlemeyen kimseler, konuşanın açıklaması ne kadar üstün derecede faydalı ve etkili olursa olsun ondan hiçbir şekilde yararlanamazlar. İşte onlar, “kulakları vardır ama duymazlar, kalpleri vardır ama anlamazlar” denilen kimselerdir. Öyleyse unutmayın ki, açıklanan ne varsa ona dikkatle ve büyük bir özenle kulak verin; çünkü dikkatle dinlemeyen kimse, ne kadar uzun süre fayda veren bir zatın sohbetinde kalırsa kalsın hiçbir fayda elde edemez.
Dolayısıyla calsaya gelmenin faydasını ancak Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak ve biat sözümüzü tazelemek amacıyla burada yer aldığımızda görebiliriz; buradan gelecekte iyilik ve takva üzere amel eden kimseler olarak ayrılacağımıza dair söz vermeliyiz. Buyurdu ki: Bizim cemaatimiz için bilhassa takva gereklidir, cemaatimiz için özellikle takvaya ihtiyaç vardır; bilhassa Allah tarafından memur edilmiş olduğunu iddia eden bir zata bağlı oldukları ve onun biat silsilesinde yer aldıkları bilinciyle hareket etmelidirler ki, her ne tür kin, nefret veya şirk içinde bulunuyorlarsa ya da ne derece dünyaya yönelmişlerse tüm bu afetlerden kurtulabilsinler.
Bu yüzden takva yolunu seçmek son derece gereklidir. Bunun için Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle buyurdu: Eğer benimle biat bağı kurduysanız, o zaman bu amaca ulaşmaya çabalayın; bu amacı elde ettiğinizde ancak gerçek anlamda faydalı bir varlık olabilirsiniz; sadece kendi zatınız için değil, çocuklarınız, nesilleriniz ve toplumunuz için de faydalı olur ve bu calsaya gelmenin asıl amacını, bu toplantının düzenlenme gayesini yerine getirenlerden olursunuz. Öyleyse her birimiz her zaman hatırda tutmalıyız ki, eğer Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak ve Calsa Salanaya gelmenin amacını gerçekleştirmek istiyorsak, o zaman bu üç günde de buna uygun amel edeceğimize ve bunu ameli hayatımıza da yansıtmaya çabalayacağımıza dair söz vermeliyiz. İyilik yollarında adımlar atarak ve takva üzere yürüyerek hayatlarımızı güzelleştirmek için var gücümüzle çaba göstereceğimize dair azmetmeliyiz; bu gerçekleştiğinde o zaman inşallah Teâlâ cemaate dâhil olma amacımıza ulaşmış olacağız; aksi takdirde buraya gelip üç gün geçirmenin, arkadaşlarla görüşüp geri dönmenin hiçbir faydası yoktur. Gerçi bir amaç da arkadaşların birbiriyle kaynaşmasıdır, calsa salananın bir amacı da buydu; kardeşlik ve dostluk ortamının oluşmasıdır, fakat asıl amaç takva üzere yürümemiz, takva üzerinde sabit kalmamız ve Allah Teâlâ’nın rızasını kazananlardan olmamızdır. Namazlarımız da Allah Teâlâ’nın rızasını kazandıran cinsten olmalı ve Allah Teâlâ’nın takva üzere yürüyenlere bahşettiği o makama ulaşmalıdır; mali fedakarlıklarımız da, diğer yeteneklerimizin fedakarlıkları da, hatta her bir amelimiz ve her bir fiilimiz bizi Allah Teâlâ’nın yakınlığına ulaştıran ve gerçek manada takva üzere yürüten cinsten olmalıdır. Allah Teâlâ bize bunu gerçekleştirmeyi nasip etsin.
Bu günlerde Allah’ı zikretmeye de çokça ağırlık verin. Kendiniz için, cemaat için ve İslam alemi için çokça dua edin; tüm dünya için de bolca dua edin. Allah Teâlâ onlara Yaratıcılarını tanımayı nasip etsin ve hidayeti versin, bize de tebliğ görevini yerine getirme, mesajı onlara ulaştırma, takva üzere yürüyerek mesajı ulaştırma gücü nasip etsin; Allah Teâlâ bizim için de dünya için de her türlü kolaylık imkanlarını var etsin ki bu afetlerden ve belalardan kurtulabilsinler.
Şimdi hep birlikte dua edelim










