Emir’ül Müminin 5. Halifetü’l Mesih hazretleri, 14 Ağustos 2026 (14 Zuhur 1405 Hicri Şemsi) tarihinde İngiltere’nin Tilford şehrindeki İslamabad Mübarek Camii’nde Cuma Hutbesi irat etti. Hutbe, Müslüman Ahmediye Televizyonu (MTA) aracılığıyla tüm dünyaya yayınlandı.
Teşehhüd, Taavvuz ve Fatiha Suresi’nin tilavetinden sonra Huzur-i Enver (Allah desteklesin ve yardımcısı olsun) şöyle buyurdu:
Hz. Resûlullah’ın (sav) şükran duygularını ifade etme konusunda verdiği öğretiyi ve bu hususta ortaya koyduğu kendi örneğini geçen hutbelerde zikrediyordum. Şükran duymanın bu yüksek mertebesini, Hz. Resulüllah’ın (sav) sadık hizmetkarı ve bu zamanın imamı olan Vaadedilen Mesih’in (a.s.) nasıl anladığına ve kendi ameliyle evde çocuklara nasıl anlattığına dair bazı alıntılar sunacağım. Vadedilen Mesih (as), Allah Teala’nın nimetlerine şükretmenin önemini ve hikmetini açıklarken şöyle buyurmaktadır: İnsan yüksek bir mertebeye ulaştığında kibirlenir; oysa bu süre zarfında pek çok hayırlı iş yapabilir ve insanlığa fayda sağlayabilir. Allah Teala Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır: “لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَزٖيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ اِنَّ عَذَابٖي لَشَدٖيدٌ” Yani, “Eğer şükrederseniz nimetlerimi elbette artırırım, fakat nankörlük ederseniz bilesiniz ki azabım çok şiddetlidir.”
Demek ki insana Allah Teala’nın ihsanları ulaştığında O’na şükretmeli ve insanların iyiliğini düşünmelidir. Eğer biri böyle yapmaz, aksine zulme başlarsa Allah Teala o nimetleri ondan çekip alır ve azap eder.
Bir başka yerde Vadedilen Mesih (as) şöyle buyurmaktadır: Bize hayat veren, sağlık veren, sıhhat bahşeden, huzur veren ve dinin yayılması için imkânlar sağlayan Allah’a şükretmek her şeyden önceliklidir. Gerçek şu ki, Allah Teala’nın bu nimetlerini saymak istesek bile lütuflarını ve ihsanlarını saymak asla mümkün değildir.
Sonra bir başka vesileyle şöyle buyurmaktadır: Müslümanlar kendilerine ilmi ve ameli bakımdan her türlü fesattan, çirkin işlerden ve her tür kusurdan arınmış bir din bahşeden Allah Teala’ya çokça şükretmelidirler.
Eğer insan düşünerek ve derinlemesine bakarsa gerçekte tüm övgülere ve sıfatlara yalnızca Allah Teala’nın layık olduğunu, hiçbir insanın veya yaratılmışın hakiki manada hamd ve senaya layık olmadığını anlayacaktır. İnsan tarafsız olarak bakarsa şurası apaçık ortaya çıkar ki, övülmeye layık görülen bir kimse, ya hiçbir varlığın ve varlık haberinin bulunmadığı bir zamanda onun yaratıcısı olduğu için; ya hiçbir varlığın ve varlığın devamı, sağlığın korunması ve hayatın sürmesi için hangi sebeplerin gerekli olduğunun bilinmediği bir dönemde tüm bu imkânları sağladığı için; ya üzerine pek çok musibetin gelebileceği bir zamanda merhamet edip onu koruduğu için; yahut emek verenin emeğini zayi etmeyip haklarını eksiksiz ödediği için övgüye layık olabilir. Gerçi görünüşte işçinin hakkını vermek bir karşılıktır; fakat hakları eksiksiz ödeyen kimse de bir iyilikseverdir.
Bu üstün nitelikler bir kimseyi hamd ve senaya layık kılabilir. Şimdi düşünün ve görün ki, zikrettiğim bu üç dört hususun hakiki anlamda tek sahibi, bu sıfatlara eksiksiz sahip olan yalnızca Allah Teala’dır. Başka hiçbir kimsede bu sıfatlar yoktur. Bu sıfatlara sahip başka hiçbir varlık yoktur.
Sonra İslam’ın yeniden dirilişine ve Ahmediye Cemaati’nin kuruluşuna şükretmeye dikkat çekerek Vadedilen Mesih (as) şöyle buyurmaktadır:
Ey akıl sahipleri! Allah Teala’nın bu ihtiyaç zamanında ve bu koyu karanlık günlerde semavi bir nur indirmesine ve kamu yararı için, İslam kelamını yüceltmek, hz. Hayru’l Enâm’ın (sav) nurunu yaymak, Müslümanları desteklemek ve onların iç durumlarını arındırmak niyetiyle özel bir kulunu dünyaya göndermesine şaşırmayın. Asıl şaşılacak şey; İslam dininin koruyucusu olan, Kur’an öğretisini daima gözeteceğine, onu sahipsiz, sönük ve nursuz bırakmayacağına söz veren o Allah’ın, bu karanlığı görüp, bu iç ve dış fesatlara bakıp susması ve kutsal kelamında üstüne basa basa belirttiği o sözünü hatırlamaması olurdu.
Yine diyorum ki, şaşılacak bir yer varsa o da o Yüce Resul’ün her yüzyılın başında Allah Teala’nın kendi dinini yenileyecek bir müceddit yaratacağını bildiren açık ve net gaybi haberinin boşa çıkması olurdu. Dolayısıyla bu şaşılacak bir durum değil; aksine binlerce kez şükredilecek bir makam, iman ve yakini artırma zamanıdır. Nitekim Allah, lütuf ve keremiyle vaadini yerine getirmiş, Resulü’nün gaybi haberinde tek bir dakikalık bile sapma olmasına izin vermemiştir. Üstelik sadece bu gaybi haberi yerine getirmekle kalmamış, gelecek için de binlerce gaybi haberin ve harikulade olayların kapısını açmıştır.”
Eğer inanan kimselerseniz şükredin ve şükür secdeleri edin; çünkü atalarımızın ve sayısız ruhun özlemle bekleyip kavuşma arzusuyla göçüp gittiği o döneme sizler eriştiniz. Artık bunun kıymetini bilip bilmemek, bundan yararlanıp yararlanmamak sizin elinizdedir.
Bugünün Müslümanlarının görevi, Allah’a şükrederek O’nun gönderdiğini kabul etmek ve zorluklardan korunabilmek için kendilerini birlik ipine dizmektir.
Hakkı arayan birine hitap ederken Hazreti Mesih-i Mevud (a.s.) şöyle buyurmuştur:
“Allah’a şükredin ki, tam zamanında yardım etmiş ve bu cemaati kurmuştur. Bu nedenle size yakışan, size verilen bu lütfu zayi etmemeniz, ona saygı gözüyle bakmanız ve size sağlanan bu yardım ile desteğin kıymetini bilmenizdir…”
Allah Teala’nın gönderdiğini insanların tanıması O’nun bir lütfudur. Şu halde bu, Allah Teala’nın üzerinizdeki çok büyük bir ihsanıdır ki size bu gücü vermiş ve tanıma gözü lütfetmiştir.
Sonra hz. Mesihi Mevud (a.s.), Mian Abdülhak Sahib’in Allah’ın onun elinden tutarak onu lüks ve sefahat ortamından çıkarıp hakkı kabul etmeye nasıl muvaffak kıldığına dair örneğini verdi. Hz. Mian Abdülhak Bey Kasur halkındandı; öğrenciydi ve Hristiyan olmuştu. Daha sonra Hz. Mesih-i Mev’ud’un (as) bazı yazılarını okuyup, İslam’ın hakikatini ve doğruluğunu ameli olarak görmek istediğine dair kendisine bir mektup yazdı. Vadedilen Mesih (a.s.), en az iki ay süreyle Kadiyan’a gelip kalmasını söyledi. Bunun üzerine o da gelmeye karar verdi. Birçok kişi onu engelledi ve Kadiyan’a gitmemesi yönünde nasihatte bulundu; hatta biri hakaret de etti. Ancak tüm bu engellerin üzerine Allah’ın lütfu galip geldi ve onu çekip getirdi.
Ahmediye Cemaati’ne katılanların ihlas ve sevgisinden bahseden Vadedilen Mesih (a.s.) şöyle buyurmaktadır:
“Allah’ın lütuf ve kereminin beni yalnız bırakmadığını beyan etmeden ve buna şükretmeden duramam. Benimle kardeşlik bağı kuran ve Allah’ın kendi eliyle kurduğu bu cemaate girenler, sevgi ve ihlas rengiyle necat bulmuş harika bir renge bürünmüşlerdir. Kendi çabamla değil, Allah kendi özel ihsanıyla bu doğrulukla dolu ruhları bana lütfetmiştir…”
İlk olarak bir manevi kardeşimi zikretmek için gönlümde bir coşku duyuyorum ki onun adı, ihlasının nuru gibi Nuruddin’dir. Onun helal malından harcayarak İslam kelamını yüceltmek için yaptığı bazı dini hizmetlere daima gıptayla bakarım; keşke o hizmetleri ben de eda edebilseydim, derim. Onun kalbinde dini desteklemek için dolup taşan coşku zihnimde canlanınca, İlahi kudretin tablosu gözlerimin önüne geliyor; kullarını Kendine nasıl çektiğini görüyorum. O, sahip olduğu tüm malı, tüm gücü ve tüm imkanlarıyla her an Allah ve Resulü’ne itaat etmek için hazır beklemektedir. Sadece hüsnüzanla değil, tecrübelerimle ve hakiki ve doğru bir bilgiyle biliyorum ki onun benim yolumda malını değil, canını ve izzetini bile esirgemez. Eğer izin verseydim bu yolda her şeyini feda edip manevi beraberliği gibi fiziksel beraberliğin ve her an sohbetimde bulunmanın hakkını öderdi; sürekli benimle kalırdı.
Bunu söylediği zaman 1890 yılıydı; doksanların sonunda “Feth-i İslam” kitabında bunları yazdı. Sonraları Mevlana Hekim Nuruddin (ra) her şeyi bırakıp Vadedilen Mesih’in hizmetine girdi ve daimi olarak onunla kaldı.
Sonra Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle dua etmektedir:
Ey Alemlerin Rabbi! Senin ihsanlarına şükredemem. Sen son derece Rahim ve Kerim’sin ve üzerimde sonsuz ihsanların var. Günahlarımı bağışla ki helak olmayayım. Kalbime Kendi halis sevgini koy ki hayat bulayım, kusurlarımı ört ve benden razı olacağın ameller yapmayı nasip et. Senin Kerim yüzün hürmetine gazabının üzerime inmesinden Sana sığınırım. Merhamet et, dünya ve ahiret belalarından beni koru; zira her türlü lütuf ve kerem Senin elindedir. Amin, summe amin.
Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle buyurmaktadır:
Burada şu şükrü eda etmekten geri duramam ki, Allah Teala’nın Peygamber Efendimizi (sav) desteklemek amacıyla vahyi aracılığıyla kafirleri suçladı ve şöyle buyurdu: “Benim Peygamberim o derece yüksek bir ahlaka sahiptir ki, kırk yıl boyunca gece gündüz aranızda yaşamasına rağmen onun geçmiş kırk yıllık hayatında tek bir ayıp ve kusur bulmaya gücünüz yetmez. Asil, temiz, önder ve cömert olan yüksek ailesinde de küçücük bir kusur bulmaya gücünüz yetmez. Öyleyse düşünün; böyle yüce, tertemiz ve asil bir aileden gelen ve gözünüzün önünde geçen kırk yıllık hayatı şahitlik ediyor ki iftira ve yalan onun işi değildir. Durum böyleyken, tüm bu güzelliklerle birlikte semavi mucizeler gösterdiği, Allah Teala’nın yardımları yanında olduğu ve getirdiği öğreti karşısında inançlarınız baştan başa kirli, pis ve şirk doluyken, bu Peygamber’in hak peygamberi olduğundan nasıl şüphe edebilirsiniz?”
Allah Teala muhaliflerimi ve beni yalanlayanları da aynı şekilde suçlamıştır; zira ben de hz. Resulullah’ın (sav) sadık bir kölesiyim. Allah Teala’nın benimle olan vaadi de böyledir. Nitekim Berahin-i Ahmediye’ye atıfta bulunarak şöyle buyurmuştur: orada şahsım hakkında yayımlanmasının üzerinden yirmi yıl geçen şu vahiy vardır: ” فَقَدْ لَبِثْتُ فِيكُمْ عُمُرًا مِّن قَبْلِهِ ۚ أَفَلَا تَعْقِلُونَ.” Yani o muhaliflere de ki: “Ben aranızda kırk yıl yaşadım ve bu uzun süre boyunca iftira ve yalan ile benim hiçbir işim olmadığını gördünüz; Ve Allah beni kirli hayattan korudu.
Hz. Mesih-i Mev’ud (as) çocuklarda şükran duygusu oluşturmaya da gayret ederdi. Şöyle bir rivayet nakledilir: Bir defasında evde çocuklara bir kel ve bir körün hikayesini anlattı. Allah onlara bir melek gönderdi. Melek kele “Ne istersin?” diye sordu. O, “Başımda saçlarım olsun ve bana mal mülk verilsin,” dedi. Melek onun başını okşadı, saçları çıktı ve kendisine mal mülk verildi. Sonra melek körün yanına geldi. Köre “Sen ne istersin?” diye sordu. O da “Gözlerimin görmesini ve bana mal mülk verilmesini isterim,” dedi. Melek onun başını okşadı, gözleri açıldı ve ona da mal mülk verildi. Bir süre sonra Allah-u Teâlâ onları sınamak için meleği tekrar fakir bir adam kılığında gönderdi. Melek gidip kelden bir şey istediğinde, o yüzünü ekşitip büyük bir huysuzlukla cevap verdi, onu azarladı ve “Hadi oradan, senin gibi pek çok dilenci dolaşıyor,” dedi. Melek onun başını okşayınca adam tekrar kel oldu ve malı elinden gitti. Sonra körün yanına gidip bir şey istedi. Kör, “Her şeyi Allah vermiştir ve mal O’nundur, alabilirsin,” dedi. Bunun üzerine Allah ona daha fazla mal mülk verdi. Dolayısıyla sevgili çocuklar, siz de unutmayın ki Allah-u Teâlâ’nın verdiği nimetlere şükredin, onların kıymetini bilin ve isteyeni azarlamayın. Sadaka vermek güzel bir şeydir ve isteyene vermek gerekir; bu Allah’ı hoşnut eder ve nimeti artırır.”
Hz. Mirza Beşir Ahmed Bey şöyle yazmaktadır: Mevlevi Şeer Ali Bey bana, bir defasında Hz. Mesih-i Mev’ud’un (as) şöyle buyurduğunu anlattı:
Ramazan ayının kış mevsimine denk geldiği bir dönemde bizi göndermesi de Allah Teala’nın bir lütfudur. Oruçlar fazla bedensel sıkıntıya yol açmıyor ve Ramazan’da da işlerimizi kolaylıkla yapabiliyoruz.
Ben de (yani hz. Mirza Beşir Ahmed Bey) o dönemin takvimine baktığımı arz edeyim. Hz. Mesih-i Mev’ud (as) Mesihlik iddiasını 1891 yılında dile getirmişti ve 1891’de Ramazan ayı 11 Nisan’da başlamıştı. Yani Ramazan ayı için kış mevsimine girişin başlangıcıydı. 1908 yılında Hz. Mesih-i Mev’ud (as) vefat ettiğinde o yıl Ramazan ayı 1 Ekim’de başlamıştı. Böylece Hz. Mesih-i Mev’ud (as) görev süresinin tamamı, Ramazan oruçlarının kış mevsimine denk geldiği bir durumda geçti. Hz. Mesih-i Mev’ud’un (as) tabiatında incelik vardı. Bundan dolayı o bunu Allah’ın bir ihsanı kabul ederek içinde şükran duyguları geliştirdi.
Sonra bir vesileyle Hazret-i Mevlevî Nur-ud-Din Sahib (r.a.) hakkında şöyle buyurmuştur: Mevlevi Sahib (yani hz. hekim Mevlana Nuruddin Sahib) de Allah Teala’nın nimetlerinden bir nimettir. Onun vasıtasıyla pek çok fakir tedavi ediliyor.
Tedavi edilen başkalarıydı; fakat insanlığa hizmet edildiği için şükreden Hz. Mesih-i Mev’ud (as) idi.
Cuma hutbesinin sonunda Huzur-i Enver, vefat eden şu kişilerden bahsetti:
Saygıdeğer Hafız Şehbaz Ahmed Sahib: Fildişi Sahili Cemaat Mürebbisi. 18 Temmuz’da 31 yaşında vefat etti. Mûsî idi. 2019 yılında Camia’dan mezun oldu. NUML Üniversitesi’nde Fransızca üzerine yüksek lisans yaptı. Geride bir kız evlat ve bir eş bıraktı.
Burkina Faso’dan saygıdeğer Elang Elangana Momeni, şehittir. Tarlada çalışırken teröristlerin ateş açması sonucu şehit edildi. 1989 yılında biat etmişti. Geride iki eş ve 13 çocuk bıraktı.
Mali’den saygıdeğer Yahya Soumare Bey: 32 yaşında şehit oldu. Mali ordusunda görevliydi. 4 Temmuz’da devriye görevine çıkarken teröristlerin saldırısı sonucu şehit oldu.
Saygıdeğer Sirac-ül Hak Kureyşî Bey: Rabvah Calsa Salana Başkan Yardımcısı idi. Cemaat Mürebbisi Kamar-ül Hak Kureyşî Bey’in babasıydı.
Saygıdeğer Lawal Tayyib Bey: Nijerya Cemaati muallimlerindendi.
Kanada’dan saygıdeğer Emekli Öğretmen Gafur Ahmed Bey: Sangla Hill’de bir cemaatin başkanlığını yaptı.










