Not.: Aşağıda, 2026 İngiltere Calsası’nda Dr. Zahid Ahmad Khan tarafından İngilizce olarak yapılan konuşmanın Türkçe çevirisi sunulmaktadır.
وَلَقَدۡ بَعَثۡنَا فِیۡ کُلِّ اُمَّۃٍ رَّسُوۡلًا اَنِ اعۡبُدُوا اللّٰہَ وَاجۡتَنِبُوا الطَّاغُوۡتَۚ فَمِنۡہُمۡ مَّنۡ ہَدَی اللّٰہُ وَمِنۡہُمۡ مَّنۡ حَقَّتۡ عَلَیۡہِ الضَّلٰلَۃُؕ
“Şüphesiz Biz, her kavime Allah’a ibadet edin ve (insanları Allah’ın yolundan) alıkoyandan uzak durun diye, birer peygamber gönderdik. Bunun üzerine aralarından bazıları (öyle iyi idiler ki,) Allah onları hidayete kavuşturdu. Ama onlardan bazıları (ise,) helâk olmayı hak ettiler.” (Nahl Suresi, 16:36)
Sayın Başkan, 3 yaşındaki Yüsra’dan Kur’an-ı Kerim’den bir bölüm okumasını istediğimde, İhlas Suresi’ni okudu. İhlas Suresi, Allah’ın birliğini ve tekliğini en mükemmel ve eksiksiz biçimde ortaya koyan kısa bir suredir:
بِسۡمِ اللّٰہِ الرَّحۡمٰنِ الرَّحِیۡمِ ﴿۱﴾ قُلۡ ہُوَ اللّٰہُ اَحَدٌ ﴿۲﴾ اَللّٰہُ الصَّمَدُ ﴿۳﴾ لَمۡ یَلِدۡ وَلَمۡ یُوۡلَدۡ ﴿۴﴾ وَلَمۡ یَکُنۡ لَّہٗ کُفُوًا اَحَدٌ ﴿٪۵﴾
De ki: O Allah tektir.“Herkesin muhtaç olduğu Allah, (hiç kimseye muhtaç değildir.( O, ne (kimseyi) doğurdu, ne (de biri tarafından) doğruldu. (Sıfatlarında da,) kimse O’na denk (veya ortak) değildir.”
Yedi yaşındaki Amare’ye söz verildiğinde, Hz. Peygamber’inSAV hadisinde Kur’an-ı Kerim’in en yüce ayeti olarak tanımlanan, Allah Teâlâ’nın birliğini ve eşsiz sıfatlarını beyan eden Âyetü’l-Kürsi’yi tilavet etti.
اَللّٰہُ لَاۤ اِلٰہَ اِلَّا ھُوَۚ اَلۡحَیُّ الۡقَیُّوۡمُ۬ۚ لَا تَاۡخُذُہٗ سِنَۃٌ وَّلَا نَوۡمٌؕ لَہٗ مَا فِی السَّمٰوٰتِوَمَا فِی الۡاَرۡضِؕ مَنۡ ذَا الَّذِیۡ یَشۡفَعُ عِنۡدَہٗۤ اِلَّا بِاِذۡنِہٖؕ یَعۡلَمُ مَا بَیۡنَ اَیۡدِیۡہِمۡوَمَا خَلۡفَہُمۡۚ وَلَا یُحِیۡطُوۡنَ بِشَیۡءٍ مِّنۡ عِلۡمِہٖۤ اِلَّا بِمَا شَآءَۚ وَسِعَ کُرۡسِیُّہُ السَّمٰوٰتِ وَالۡاَرۡضَۚ وَلَا یَـُٔوۡدُہٗ حِفۡظُہُمَاۚ وَہُوَ الۡعَلِیُّ الۡعَظِیۡمُ ﴿۲۵۶﴾
Allah, kendisinden başkası ibadete lâyık olmayandır. O, daima diri (ve) Kendi kendine kaim olan (ve tüm yaratıkları) ayakta tutandır. O’nun ne uyuklamaya, ne (de) uykuya (ihtiyacı vardır). Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi O’nundur. O’nun izni olmadan huzurunda, kim şefaat edebilir? (Yaratıklarının) önünde ve ardında ne varsa, hepsini bilir. (Kulları,) O’nun dilediği dışında ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar. O’nun hükümranlığı gökleri (de,) yeri (de) kapsamaktadır. (Gökleri ve yeri) gözetmek, O’nu asla yormaz. O, Ulu ve Yücedir. (Bakara Suresi, 2:256)
Kur’an-ı Kerim’deki Tanrı tasavvuru, ilk sure olan Fâtiha’dan başlayarak son sureye kadar kesintisiz bir şekilde işlenir.
Karşılaştırmalı dinler üzerine bu konuşmayı yapma onuru bana verildiğinde, diğer büyük dinlerin temsilcilerine başvurmayı ve kendi kutsal metinlerinde Tanrı kavramının nasıl ele alındığını sormayı düşündüm.
Dünyada yaklaşık 10.000 farklı din bulunduğu söylenmektedir. Dünya nüfusunun yaklaşık %75’i Hristiyanlık, İslam, Hinduizm ve Budizm’e; yaklaşık %7’si ise Yahudilik, Sihizm, Zerdüştlük ve diğer dinlere mensuptur. Bu konuşmanın kapsamını yalnızca bu dinlerle sınırlandırsam bile, dünya nüfusunun %80’inden fazlasını temsil eden dinleri ele almış olacaktım.
Gelişmiş iletişim imkânlarının bulunduğu çağımızda, Birleşik Krallık’taki Budizm, Hinduizm, Yahudilik ve Hristiyanlık merkezlerine bu konuda bilgi talep eden yazılar gönderdim. Günlerce gelen kutumu ve spam klasörlerimi düzenli olarak kontrol ederek cevap bekledim. Ne yazık ki, bugüne kadar tek bir yanıt dahi alamadım.
Bunun üzerine B planına geçerek aynı soruyu çeşitli üniversitelerin İlahiyat Fakültelerine yönelttim. Ancak ne yazık ki sonuç yine değişmedi; hiçbir geri dönüş olmadı.
Asıl gerçek şudur: Kur’an-ı Kerim, Tanrı’nın doğru, eksiksiz ve tahriften uzak kavramını ortaya koyan yegâne ilahî kitaptır. Öyle ki, üç ve yedi yaşındaki çocuklar bile bu konuya dair ayetleri ezbere okuyabilmektedir. Kur’an-ı Kerim, vahyedildiği günden bu yana hiçbir değişikliğe uğramadan aslî hâlini muhafaza eden ve insanlığa en kapsamlı rehberliği sunan tek ilahî kitaptır.
Bu durumu Huzûr-ı Akdes’eABA arz ederek rehberliğini talep ettiğimde, Kur’an-ı Kerim’in “Kayyım” (koruyucu, gözeten) olduğunu; yani önceki ilahî metinler üzerinde koruyucu ve hakem konumunda bulunduğunu ifade buyurdu. Buna göre Kur’an, bir taraftan önceki ilahi kitaplarda yer alan ebedî hakikatleri tasdik ederken, diğer taraftan kutsal metinlerin zaman içinde uğradığı tahrifleri ve bunlara dayalı yanlış yorumları tashih ederek ilahî mesajın asliyetini muhafaza eder.
وَاَنۡزَلۡنَاۤ اِلَیۡکَ الۡکِتٰبَ بِالۡحَقِّ مُصَدِّقًا لِّمَا بَیۡنَ یَدَیۡہِ مِنَ الۡکِتٰبِ وَمُہَیۡمِنًاعَلَیۡہِ
“Biz bu Kitab’ı sana hak ile indirdik. O, kendisinden önce var olan Kitap’ta (bulunan haberleri) doğrulayan olup, onun üzerinde (de) gözeticidir.” (Maide Suresi, 5:49)
HuzurABA, kısa bir süre içinde konuyu ayrıntılı bir şekilde açıklayarak başvurmam gereken sayfa numaralarını dahi bildirdi.
Bize düşen sorumluluk, öncelikle Nahl Suresi’nde ifade edildiği üzere Allah’ın insanlığı hiçbir zaman rehberlikten mahrum bırakmadığını insanlara hatırlatmak; ardından da Tanrı’nın hakiki ve eksiksiz tasavvurunun yalnızca Kur’an-ı Kerim’de bulunduğunu kavramalarına yardımcı olmaktır.
İşte bu, Vadedilen Mesih’inAS bütün hayatını adadığı cihaddı. Nitekim vefatından yalnızca bir gün önce, insanlığı birlik ve barış etrafında buluşturma amacıyla büyük bir gayretle kaleme aldığı Paigam-e Sulh (Bir Barış Mesajı) adlı eserinde şöyle buyurmuştur:
Yüce Allah’ın feyzi geneldir ve bütün kavimleri, bütün ülkeleri ve bütün zamanları kapsamaktadır.
Her hangi bir kavim şikâyet fırsatını eline geçirmesin diye bu böyledir. Yine bu, Yüce Allah filan kavime ihsanda bulundu fakat bize ihsan etmedi yahut filan kavime hidayet bulsun diye Kendisinden bir kitap nasip edildi ancak bize nasip edilmedi, denilmesin diyedir. Veyahut o, filan çağda Kendi vahyiyle, ilhamıyla ve mucizeleriyle belli oldu, ancak bizim zamanımızda gizli kaldı, demesinler diyedir. Kısacası O, genel bir feyz göstererek bütün bu itirazları reddetmiştir. O, öyle geniş ahlak vasıflarını aşikâr kılmıştır ki, hiçbir kavim bedensel ve manevi nimetlerinden mahrum bırakılmamış ve hiçbir çağ da mahrum bırakmamıştır.
(Bir Barış Mesajı)
Kur’an-ı Kerim’de ismiyle zikredilen dört ilahî kitapla başlayalım:
Kur’an-ı Kerim’de ismi açıkça zikredilen dört ilahî kitapla başlayalım:
1.Suhuf-i İbrahim: Hz. İbrahim’e (a.s.) indirilen sahifelerdir. Ancak günümüzde bu sahifeler hakkında çok az bilgi bulunmaktadır.
Ardından sırasıyla:
وَاَنۡزَلَ التَّوۡرٰٮۃَوَالۡاِنۡجِیۡلَۙ﴿۴﴾
Tevrat ve İncil’i (de) indirdi. (Al-i İmran Suresi, 3:4)
Tevrat ve Hz. İsa’yaAS vahyedilen, ancak onun sağlığında yazıya geçirilmeyen İncil… Her ikisi de ezelî ve ebedî bir Tanrı’dan söz eder; O vardır, ezelden beri vardır ve ebediyen var olmaya devam edecektir.
Yahudi geleneğinde her gün iki defa okunan meşhur Şema duası, Allah’ın birliğini açık bir şekilde vurgular:
“Dinle, ey İsrail! Tanrımız Rab, tek Rab’dir.” (Tesniye 6:4)
Markos İncili’nde (Markos 12:29), bir kişi Hz. İsa’yaAS en büyük buyruğun hangisi olduğunu sorduğunda, şu cevabı verir:
“Buyrukların birincisi şudur: Dinle, ey İsrail! Tanrımız Rab tek Rab’dir.”
Dolayısıyla hem Tevrat hem de İnciller, Allah’ın birliğini açıkça vurgulamaktadır. Bunun yanında, merhametli, şefkatli, öfkelenmekte acele etmeyen ve lütufkâr oluşu gibi ilahî sıfatlar da Tevrat’ın birçok yerinde, özellikle Mısır’dan Çıkış 34:6–7’de zikredilmektedir.
Bu yönleriyle söz konusu öğretiler, diğer tektanrılı dinlerdeki Tanrı tasavvuruyla büyük ölçüde örtüşmektedir. Bununla birlikte, bu anlayışla bağdaşmayan bazı ifadeler de mevcuttur. Nitekim Yaratılış (Tekvin) 2:2–3’te yaratılış kıssası şu şekilde anlatılır:
“Tanrı, yapmakta olduğu işi yedinci günde tamamladı; yaptığı bütün işlerden sonra yedinci günde dinlendi.”
Dinlenmeye ihtiyaç duyan bir Tanrı düşünülebilir mi? Elbette hayır. Kur’an-ı Kerim, “Kayyım” (Koruyucu) sıfatıyla bu yanlış anlayışı tashih ederek şöyle buyurur:
وَلَقَدۡ خَلَقۡنَا السَّمٰوٰتِ وَالۡاَرۡضَ وَمَا بَیۡنَہُمَا فِیۡ سِتَّۃِ اَیَّامٍ ٭ۖ وَّمَا مَسَّنَا مِنۡ لُّغُوۡبٍ ﴿۳۹﴾
“Şüphesiz Biz, göklerle yeri ve her ikisi arasındakileri altı dönemde yarattık ve yorgunluk Bize (hiç) dokunmadı.” (Kaf Suresi, 50:39)
Allah her şeye kadirdir. O’nun için hiçbir iş güç değildir; dolayısıyla dinlenmeye de ihtiyacı yoktur.
İnciller, bir yandan “Tanrımız Rab tek Rab’dir.” diye ilan ederken, diğer yandan Matta 28:19 gibi bazı pasajlarda Teslis (Üçleme) anlayışına yer verir. Bu anlayış, “Üç kişide tek Tanrı: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh.” şeklinde açıklanmaktadır.
İşte bu da Kur’an-ı Kerim’in tashih ettiği yanlış tasavvurlardan biridir. Kur’an-ı Kerim, bu anlayışı şu sözlerle reddeder:
لَقَدۡ کَفَرَ الَّذِیۡنَ قَالُوۡۤا اِنَّ اللّٰہَ ثَالِثُ ثَلٰثَۃٍۘ
“Allah mutlaka üçten biridir,” diyenler, hiç şüphesiz kâfir oldular. (Maide Suresi, 5:74)
Teslis öğretisinin bir parçası olarak İncillerde Hz. Îsâ’ya (a.s.) Allah’ın Oğlu olma vasfı nispet edilmektedir. Kur’an-ı Kerim ise bu iddiayı açık bir şekilde reddederek şöyle buyurur:
وَقَالُوا اتَّخَذَ اللّٰہُ وَلَدًاۙ سُبۡحٰنَہٗؕ بَلۡ لَّہٗ مَا فِی السَّمٰوٰتِ وَالۡاَرۡضِؕ کُلٌّ لَّہٗ قٰنِتُوۡنَ ﴿۱۱۷﴾
“Allah kendine oğul edindi,” dediler. (Hâşâ!) O, her türlü eksiklikten uzaktır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Hepsi, O’na boyun eğendir. (Bakara Suresi, 2:117)
Ardından, hem Tevrat’ta hem de İncil’de yer alan Tanrı tasavvurunun, Tanrı’nın yalnızca İsrail’in Tanrısı olduğu şeklinde anlaşılabildiğini görmekteyiz. Bu anlayış, Tarihler ve Krallar bölümlerinde; ayrıca Kur’an-ı Kerim’de ismiyle zikredilen diğer bir kutsal kitap olan Davud’un Mezmurları’nda (yeni Zebur’da) da birçok kez ifade edilmektedir.
Ancak Kur’an-ı Kerim bu anlayışı tashih eder. Evet, Hz. MusaAS ve Hz. İsaAS dâhil olmak üzere önceki peygamberlerin her biri kendi kavimlerine gönderilmişlerdi ve evrensel bir görevle gönderilmemişlerdi. Fakat bu durum, Allah’ın yalnızca belirli bir kavme veya topluluğa ait olduğu anlamına gelmez.
İslam Peygamberi Hz. MuhammedSAV ise belirli bir bölgeye veya halka değil; Âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından bütün insanlığa ve tüm âlemlere gönderilmiş evrensel bir peygamberdir:
قُلۡ یٰۤاَیُّہَا النَّاسُ اِنِّیۡ رَسُوۡلُ اللّٰہِ اِلَیۡکُمۡ جَمِیۡعَاۣالَّذِیۡ لَہٗ مُلۡکُ السَّمٰوٰتِ وَالۡاَرۡضِ
Sen de ki, “Ey insanlar! Ben, gökler ve yerin saltanatına sahip olan Allah’ın hepinize (gönderdiği) peygamberiyim. (A’raf Suresi, 7:159)
Şimdi ise Kur’an-ı Kerim’de ismiyle zikredilmeyen kutsal metinlere dönelim.
Hinduizmin kutsal metinleri olan Vedalar ile başlayalım. Hz. Muslih-i Mev’udRA onlar hakkında şöyle yazmaktadır:
“Vedaların başlangıçta Allah’ın bir vahyi olduğuna ve bu hâliyle Allah’ın birliği ve tekliğinden başka bir şey öğretmediğine inanıyoruz. Fakat bugün bildiğimiz Vedalar, Rişilere vahyedilen asıl Vedalar değildir. Günümüzdeki Vedalar, çoktanrılı anlayış ve tasvirlerle doludur. Bunlar o kadar yaygındır ki, Vedalarda hâlâ Allah’ın birliğine işaret eden az sayıdaki bölümler dahi geri planda kalmıştır.”
Bu sebeple Vedalarda Tanrı’nın birliğine dair birçok ifadeye rastlamak şaşırtıcı değildir. Örneğin:
Na tasya pratima asti. (Yajur Veda 32:3)
“Onun hiçbir benzeri veya tasviri yoktur. O, doğmamış olduğu için ibadete layıktır.”
Benzer ifadelere, Vedaların en eskisi kabul edilen Rig Veda’da, Atharva Veda’da ve Vedanta olarak bilinen Upanişadlarda da rastlanmaktadır. Bu metinlerin ortaya koyduğu ilk dönem Tanrı anlayışı, Kur’an-ı Kerim boyunca vurgulanan ve İhlâs Suresi’nde özlü bir şekilde ifade edilen tevhid anlayışıyla büyük ölçüde örtüşmektedir.
Ancak zaman içerisinde Vedalar çeşitli değişimlere uğramış; öğretilerine hurafeler ve çelişkiler dâhil olmuş ve sonuç olarak bazı bölümlerinde yanlış bir Tanrı tasavvuru ortaya çıkmıştır. Kur’an-ı Kerim de bu tür yanlış anlayışları tashih etmektedir.
Örneğin, ateş gibi bazı unsurlar ilah olarak kabul edilmiştir. Ateşin (Agni) Tanrı’nın bir sıfatını temsil ettiği ileri sürülebilir; ancak böyle bir durumda, onun yağ ve sadeyağ ile beslenmesi gerektiği inancı nasıl açıklanabilir?
Yajur Veda 97:19’da karada on bir, gökte on bir ve suda on bir olmak üzere toplam otuz üç tanrıdan söz edilmektedir.
Kur’an-ı Kerim ise insanları, Allah’tan başka varlıklara yönelip onlardan yardım istemeye karşı uyarmaktadır:
ءَاَتَّخِذُ مِنۡ دُوۡنِہٖۤ اٰلِہَۃً اِنۡ یُّرِدۡنِ الرَّحۡمٰنُ بِضُرٍّ لَّا تُغۡنِ عَنِّیۡ شَفَاعَتُہُمۡ شَیۡئًاوَّلَا یُنۡقِذُوۡنِ ﴿ۚ۲۴﴾
“Ben O’ndan başkalarını tanrılar edinebilir miyim? Eğer Rahman beni zarara uğratmak isterse, onların şefaati bana hiçbir fayda vermez ve onlar beni kurtaramazlar.” (Yasin Suresi, 36:24)
Kur’an-ı Kerim, “Kayyım” (Gözetici) sıfatıyla bu metinlerde yer alan doğru Tanrı anlayışlarını tasdik eder ve zaman içerisinde ortaya çıkan hatalı çoktanrılı anlayışları tashih eder.
Aynı durum Budizm için de geçerlidir. Budizm genellikle tek bir Yaratıcı Tanrı inancıyla ilişkilendirilmez. Bunun yerine, inanç sistemi yeniden doğuş döngüsüne tabi olan ve deva olarak adlandırılan ilahî varlıklar etrafında şekillenir. Erken dönem Budist metinlerinden biri olan Tipitaka (Üç Sepet), Buddha’nın öğretilerini içeren temel metinlerden biridir.
Tipitaka incelendiğinde, Gautama Buddha’nın da Tanrı’dan evrenin Rabbi, ebedî, daima diri, doğmamış, tek ve ortağı olmayan bir Varlık olarak bahsettiğine dair ifadeler görülmektedir:
Gahākārakaṃ gavesanto
“Ey evin yapıcısı! Ey bu evin yaratıcısı!”
Buddha’nın Gahākāraka kelimesini tekil formda kullanması, yalnızca bir yaratıcı inancına değil, aynı zamanda tek bir Yaratıcı anlayışına işaret etmektedir. O, Tanrı’yı tarif ederken şöyle der:
“Ey Bhikkhular! Doğmamış, var edilmemiş, yapılmamış ve belirlenmemiş olan bir Varlık vardır.”
(Khuddaka Nikāya, Nettippakaraṇa, Paññattihāravibhaṅga 345–346)
Allah’ın yaratılmamış ve ezelî oluşu kavramı Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde ifade edilmektedir:
ہُوَ الۡاَوَّلُ وَالۡاٰخِرُ وَالظَّاہِرُ وَالۡبَاطِنُۚ وَہُوَ بِکُلِّ شَیۡءٍ عَلِیۡمٌ ﴿۴﴾
İlk (de,) ancak O’dur. Son (olan da,) ancak O’dur. Açık (da,) ancak O’dur. Gizli (de,) ancak O’dur. O, her şeyi çok iyi bilendir. (Hadid Suresi, 57:4)
Daha önce Vadedilen Mesih’in (a.s.) sözleriyle ifade edildiği üzere, hiçbir millet ilahî rehberlikten mahrum bırakılmamıştır. İran tarihine baktığımızda, Zerdüştlüğün kurucusu olarak kabul edilen Zerdüşt’ün ortaya çıkışına şahit oluruz.
Zerdüşt, “Bilge Rab” anlamına gelen Ahura Mazda’nın ezelî, ebedî ve yaratılmamış tek Tanrı olduğunu ilan etmiştir. Zerdüştler, çoğu zaman yanlış bir şekilde ateşe tapanlar olarak nitelendirilirler. Oysa onlar ateşi Tanrı’nın nurunun ve hikmetinin bir sembolü olarak görürler; ibadet ve uygulamaları da bu sembolik anlayıştan etkilenmiştir.
Zerdüştlerin Avesta adı verilen kutsal bir metni bulunmaktadır. Bu metinde şöyle geçmektedir:
“Seni en İlk ve en Son, en Sevilmeye Layık Olan, İyi Düşüncenin Babası, Hakikatin ve Doğruluğun Yaratıcısı ve hayattaki eylemlerimizin Yargıcı olan Rab olarak kavradığımda, Seni gözlerimin tam merkezine yerleştirdim.”
(Yasna 31:8)
Avesta’da yer alan birçok ifade, Ahura Mazda’nın sıfatlarını Yaratıcı, En Güçlü, Lütufkâr ve Cömert olarak tanımlar. Bunlar, Kur’an-ı Kerim’de zikredilen Allah’ın sıfatlarıyla büyük ölçüde örtüşmektedir:
وَلِلّٰہِ الۡاَسۡمَآءُ الۡحُسۡنٰی فَادۡعُوۡہُ بِہَا۪
Bütün güzel isimler Allah’ındır. O’na o (isimler) ile dua edin. (A’raf Suresi, 7:181)
Sayın Başkan, mensupları tarafından büyük saygı gören; ancak vahyedilmiş ilahî metinler olarak kabul edilemeyecek başka eserler de bulunmaktadır. Bunlardan biri, Sihizmin kutsal metni olan Guru Granth Sahib’dir. Bu eser, Hz. Guru Nanak Sahib’in öğretilerinin ve geleneklerinin bir derlemesidir.
Guru Granth Sahib’in başlangıç bölümü olan Mool Mantar, Tanrı anlayışının temel bir özetini sunar:
Ik Onkar Sat Naam Karta Purakh Nirbhau Nirvair Akaal Moorat
Bu ifadeler, Tanrı’nın şu niteliklerini ortaya koymaktadır: Tek ve evrensel Yaratıcı, adı Hakikat olan, yaratıcı kudrete sahip ve Akal Murat (Ebedî Varlık) olan.
Hz. Baba Guru Nanak’ın Kur’an-ı Kerim’in öğretileriyle yakın bir ilişki içinde olduğu bilinmektedir. Öyle ki, cübbesinde Kur’an’dan bazı dualar işlenmiştir ve yanında da Kur’an-ı Kerim bulunduruyordu. Bu sebeple, Guru Granth Sahib’deki Tanrı anlayışının Kur’an-ı Kerim’de ortaya konulan tevhid anlayışıyla birçok yönden benzerlik göstermesi şaşırtıcı değildir.
Bugün inanç ve etnik köken temelli ayrılıkların insanlığı böldüğü; çatışmaların toplumlarda büyük yıkımlara yol açtığı; barışın ise hâlâ ulaşılması zor bir hedef olarak kaldığı, dünya güçlerinin ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların tüm çabalarına rağmen kalıcı çözümlerin sağlanamadığı bölünmüş bir dünyada şu soruyu sormak zorundayız:
İnsanlığın ihtiyaç duyduğu birlik ve barışı sağlayabilecek, tüm insanları kuşatan evrensel hakikat ve güç nedir?
Kur’an-ı Kerim bize bu sorunun cevabını şu sözlerle sunmaktadır:
قُلۡ یٰۤاَہۡلَ الۡکِتٰبِ تَعَالَوۡا اِلٰی کَلِمَۃٍ سَوَآءٍۢ بَیۡنَنَا وَبَیۡنَکُمۡ اَلَّا نَعۡبُدَ اِلَّا اللّٰہَ وَلَانُشۡرِکَ بِہٖ شَیۡئًا وَّلَا یَتَّخِذَ بَعۡضُنَا بَعۡضًا اَرۡبَابًا مِّنۡ دُوۡنِ اللّٰہِؕ
De ki: “Ey Ehl-i Kitap! (Sizinle bizim) aramızda ortak olan söze gelin. Allah’tan başka kimseye ibadet etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp birbirimizi Rab edinmeyelim.” (Al-i İmran Suresi, 3:65)
Kur’an-ı Kerim, insanlığı yeniden bir araya getirmek için 124.000 peygambere gönderilen ortak ilahî mesaja dönmemiz gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bizi birbirimize bağlayacak en güçlü bağ, bütün ilahî kitapların asıl ve bozulmamış hâllerinde yer alan hakiki Tanrı anlayışıdır. Kur’an-ı Kerim, “Kayyım” sıfatıyla diğer ilahî kitaplarda bulunan gerçek Tanrı anlayışına dair aslî mesajı korur ve tasdik eder.
Sayın Başkan, diğer ilahî kitaplarda zaman içerisinde meydana gelen değişiklikleri ve eklemeleri bir kenara bıraktığımızda, İslam’ın ortaya koyduğu Tanrı anlayışıyla uyumlu birçok ilahî hakikatin varlığını görmekteyiz. Allah’ın doğrudan vahyi olan ve hiçbir değişikliğe uğramadan muhafaza edilen Kur’an-ı Kerim, En Merhametli Yaratıcımızın zatını ve sıfatlarını en mükemmel şekilde açıklayan tek ilahî rehberdir.
Bizler ahir zamanın bir döneminde yaşamaktayız. Vadedilen Mesih ve Mehdi, Hz. Muhammed’inSAV müjdelerini gerçekleştirmek üzere gönderilmiştir. O, insanlığı Yaratıcısı ile yeniden buluşturmak için geldiğini ifade etmiştir. Kur’an-ı Kerim’in rehberliğine dayanarak İslam’daki Allah anlayışı hakkında kapsamlı eserler kaleme almıştır.
Size Kur’an-ı Kerim’de ortaya konulan Tanrı anlayışının kısa bir özetini sunacak olursam, bunu Vadedilen Mesih’inAS kendi ifadeleriyle aktarmayı tercih ediyorum. Lecture Lahore (Lahor Konferansı) adlı eserinde yer alan açıklamalar, Kur’an-ı Kerim’deki Tanrı kavramını son derece veciz ve isabetli bir şekilde özetlemektedir. Şöyle buyurmaktadır:
“Kur’an-ı Kerim, insana Allah’ı sevdiren öğretiler içerir. Bu öğretiler O’nun güzelliklerini ortaya koyar ve O’nun lütuflarını hatırlatır; çünkü sevgi, güzelliğin müşahede edilmesi veya lütufların hatırlanması yoluyla meydana gelir.
Kur’an, kemal sıfatları gereği Allah’ın tek ve ortağı olmayan bir Varlık olduğunu öğretir. O’nda hiçbir eksiklik yoktur. O, bütün güzel sıfatları kuşatır ve bütün mukaddes kudretleri gösterir. O, bütün yaratılışın yaratıcısı ve bütün lütufların kaynağıdır. O, bütün karşılıkların sahibidir ve her şey sonunda O’na döner.
O yakındır, fakat aynı zamanda uzaktır; uzaktır, fakat aynı zamanda yakındır. O her şeyin üzerindedir; ancak O’nun altında başka bir varlığın bulunduğu söylenemez. O, her şeyden daha gizlidir; ancak O’ndan daha açık ve aşikâr bir şeyin bulunduğu da söylenemez.
O, Zâtı ile kaimdir ve her şey O’nun sayesinde hayat bulur. O, kendi kendine yeterlidir ve her şey O’nun sayesinde varlığını sürdürür. O, her şeyi destekler; fakat O’nu destekleyen hiçbir şey yoktur.”
(Lecture Lahore – Lahor Konferansı)
Bayanlar ve baylar,
Sevgili İmamımız, onlarca yıldır bizlere Yaratıcımız ile canlı ve güçlü bir bağ kurmamız gerektiğini hatırlatmaktadır. İnsan ancak Allah hakkında doğru bilgiye sahip olduğunda ve O’nu gerçek anlamda tanıdığında Yaratıcısı ile böyle bir bağ kurabilir. Huzûr-ı Enver, kurtuluşa götüren yegâne yolun bu olduğunu vurgulamaktadır. Bu, insanlığı sürüklenmekte olduğu yıkımdan kurtaracak bir can simididir.
Dünya, giderek Yaratıcı’ya olan inançtan uzaklaşmaktadır. Bizim sorumluluğumuz ise insanlığı, Kur’an-ı Kerim’in tanıttığı hakiki Yaratıcı’ya yeniden yönlendirmektir.
İzin verirseniz, Vadedilen Mesih’inAS derin manevi duygularını yansıtan Keştî-i Nûh (Nuh’un Gemisi) adlı eserinden meşhur bir bölümü paylaşmak istiyorum:
“Bizim cennetimiz Allah’ımızdadır. En büyük lezzetimiz Allah’tadır; çünkü biz O’nu bulduk ve bütün güzellikleri O’nda gördük. Bu nimet, insan uğrunda canını verse dahi elde edilmeye değerdir. Bu mücevher, insan onu kazanmak için kendisini feda etse bile satın alınmaya değerdir.
Ey mahrum olanlar! Bu kaynağa koşun; o sizi doyuracaktır. Sizi kurtaracak olan hayat kaynağı işte budur. Ne yapayım ki bu müjdeyi kalplere nasıl yerleştireyim? Hangi davulu çalayım ki insanlar duysun ve ‘İşte bizim Rabbimiz budur!’ diye bilsinler? İnsanların kulaklarına nasıl bir ilaç süreyim ki bu çağrıyı işitsinler?”
Bayanlar ve baylar,
Sevgili İmamımız bu Jalsa’nın temasını “Allah Sevgisi” olarak belirlemiştir.
Konuşmamı, Hz. Muhammed’inSAV Hz. Davud’un yaptığı şu duayı naklettiği hadisle sonlandırmak istiyorum:
“Allah’ım! Senden sevgini, Seni sevenlerin sevgisini ve beni Senin sevgine ulaştıracak amellerin sevgisini istiyorum. Ey Rabbim! Senin sevgini bana canımdan, ailemden ve soğuk sudan daha sevimli kıl.”
Âmin.










