Emir’ül Müminin 5. Halifetü’l Mesih hazretleri, 2 Ekim 2026 (2 İha 1405 Hicri Şemsi) tarihinde İngiltere’nin Tilford şehrindeki İslamabad Mübarek Camii’nde Cuma Hutbesi irat etti. Hutbe, Müslüman Ahmediye Televizyonu (MTA) aracılığıyla tüm dünyaya yayınlandı.
Teşehhüd, Taavvuz ve Fatiha Suresi’nin tilavetinden sonra Huzur-i Enver (Allah desteklesin ve yardımcısı olsun) şöyle buyurdu:
Vadedilen Mesih (as), erken dönem hayatından itibaren Allah Teala’nın lütfundan, Kendisinin ona olan muamelesinden ve kendisinin Allah Teala’ya olan tevekkülünden bahsederken şöyle buyurmaktadır:
Otuz yıl önce, babam ömrünün sonlarında, vefatının mukadder olduğu bir hastalığa yakalandı. O gün öğle vakti, “Ve’s-semâi ve’t-târık” yani “Andolsun göğe ve güneş battığı sırada meydana gelecek olan o olaya” şeklinde vahiy indi. Aynı zamanda bunun, onun vefatına bir işaret olduğu kalbime ilka edildi. Bu aslında Allah Teâlâ tarafından bir taziye idi.
Hazreti Mesih-i Mev’ud (a.s.) şöyle buyurmaktadır:
“Bana haber verildiğinde bir miktar keder hissettim. O hayattayken hükümet tarafından elde ettiği bazı hak ve ayrıcalıkları vardı; bu nedenle zihnime ‘Artık darlık ve zorluk günleri başımıza gelecek’ korkusu düştü. Tam o sırada, hafif bir uyku hâlindeyken şu vahiy indi: “Eleysallâhu bi-kâfin abdehû.” yani ‘Allah kuluna kâfi değil midir?’ Bu ilahî vahiy ile birlikte, sanki son derece acı veren bir yara merhemle iyileşmişçesine kalbim güçlendi. Bu durum defalarca tecrübe edilmiştir ki ilahî vahyin kalbe huzur ve teselli verme konusunda hususi bir tesiri vardır.”
Yani Hz. Mesih-i Mev’ud (as), Allah’ın kâfi olduğuna ve hiçbir şey için kaygılanmaya gerek olmadığına kesin olarak emindi.
Şöyle devam ediyor: Kısacası bana “Eleysallâhu bi-kâfin abdehû” vahyi inince, Allah’ın beni zayi etmeyeceğini o anda anladım. O zaman Kadiyan sakinlerinden olan ve halen hayatta bulunan Mulaval Mal adındaki bir Hindu Katri’ye o vahyi yazıp verdim, bütün olayı ona anlattım ve Hekim Mevlevi Muhammed Şerif Kalanuri aracılığıyla bunu bir değerli taşa kazıtıp yüzük yaptırıp getirmesi için onu Amritsar’a gönderdim. Bu Hindu’yu bu iş için sırf bu azimüşşan gaybi haberin şahidi olsun ve Mevlevi Muhammed Şerif de şahit olsun diye seçtim. Nitekim adı geçen Mevlevi vasıtasıyla o yüzük toplam beş rupi harcanarak hazırlanıp bana ulaştı ki bugüne kadar yanımda mevcuttur.
Huzur-i Enver şöyle dedi: Allah’ın lütfuyla bugüne kadar da gelebilmiştir.
Vadedilen Mesih’in Allah Teala’ya olan tevekkülünü ve hakikat üzere sabit kalışını yabancılar da itiraf ederlerdi. Nitekim Malik Selahaddin Bey anlatır: Bir ortamda bir şahıs Vadedilen Mesih’e muhalefet etmeye başladı. Bunun üzerine ahmedi olmayan bir avukat olan ve cinayete teşebbüs davasında Hz. Mesih-i Mev’ud’un avukatlığını yapan Mevlevi Fazl-ı Din Bey büyük bir heyecanla gelip şöyle dedi: “Ben Mirza Bey’in yüce şahsiyetine ve ahlaki kemaline şahidim. Hukuki tavsiyeler üzerine beyanlarını değiştiren nice salih kimseler gördüm. Doğruluktan adımını geri atmayan sadece Mirza Bey’i gördüm. Ben Martin Clark davasında hukuki bir beyan tasarladım ve sanığın beyanının yeminli olmadığını söyledim. Mirza Bey beyanı okuyup dedi ki: ‘Bunda yalan var, Allah Teala sanığın yalan söylemesine izin vermemiştir.’ Ben ‘Siz bilerek kendinizi belaya sokuyorsunuz’ dedim. Bunun üzerine Mirza Bey buyurdu ki: ‘Rabbimin öfkesini çekme pahasına hukuki beyan vererek haksız çıkar sağlamakla kendimi belaya sokmuş olurum. Ne olursa olsun ben bunu yapamam. Ben sizin avukatlığınızdan fayda geleceğini zihnimden bile geçirmedim. Benim güvenim, kalbimi gören Allah’adır. Ben O’na Tevekkül ederim, O her şeyi bilir. Benim beyanım sizin hukuki beyanınızdan daha tesirli olacaktır, bana ceza verilse bile Rabbime itaatsizlik etmediğim için mutlu olacağım.” Allah’ın şaşılacak kudretidir ki Mirza Bey kendi beyanı üzerine beraat etti.
Hz. Mesih-i Mev’ud (as) açıkça buyurdu ki avukatlık dünyevi bir vesiledir ve bundan istifade edilmeli fakat benim tevekkülüm Rabbimedir. Nitekim cemaat dışındakiler de bundan etkilenmekten geri kalamadılar.
Huzur-i Enver şöyle buyurdu: Hz.Müftü Muhammed Sadık Bey şöyle yazmaktadır: Hz.Akdes Mesih-i Mevud (as) şöyle buyurdu: “Bugünün insanlarının düşüncesinde medeniyet, insanın dünya kurdu olması, Allah’ı unutması ve zahiri sebeplere tapmaya başlamasıdır. Fakat Allah Teala katında medeniyet, Allah Teala’ya tam bir güvenin elde edilmesi, O’nun azamet ve heybetinin kalbe yerleşmesi ve kalbin hakiki bir paklığa kavuşmasıdır.”
Bir ortamda bazı hastalıklardan bahsediliyordu. Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle buyurdu: “Benim hastalıkların dua vasıtasıyla şifa bulmasına dair inancım şöyledir ki, kalbimdeki bu kesin inancımı izhar edemem; bu konudaki düşüncelerimi ifade edemem.” Şöyle buyurdu: “Tabibin hareket alanı sınırlıdır, o sınırını aşamaz. Tedavi eden doktor, bir sınıra kadar gider sonra durur ve ümitsizliğe kapılır.
Çoğu insan şimdi bile bana mektup yazıyor, ümitsiz kalmışlar, doktor olumsuz yanıt vermiş. Fakat bundan öte Allah dua vasıtasıyla yol açar. Allah’ı tanımak ve Allah’a tevekkül etmek işte, insanın tayin ettiği sınırların ötesine geçip umut doğmasıdır. Bu olmazsa insan diri diri ölür. Allah Teala’yı tanıma işte tam bu noktadan başlar.”
Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle buyurdu: “Bizim asıl yolumuz şudur ki, eğer bütün dünyanın tabipleri ümitsizliğe düşse ve ölüm fetvası verse, yine de manevi vesileler müyesser olduğunda ve yeterli teveccüh meydana geldiğinde dua kabul olup şifa hasıl olur.”
Hz.Mevlevi Abdülkerim Siyalkoti Bey’in rahatsızlığı vesilesiyle Şeyh Yakub Ali İrfani Bey, Hz.Mesih-i Mevud’un tevekkülünün şanını açıklayarak şunu anlatır:
Vadedilen Mesih (as), Mevlevi Bey’in hastalığında kendi kamil sevgisinin, fedakarlığının ve Allah Teala’ya olan kamil güven ve tevekkülünün misalini gösterdi ki bu, basiret sahipleri için yeterli bir delildir. Vadedilen Mesih’in Allah tarafından gönderildiğine, Allah Teala ile hakiki bir bağı olduğuna ve eğer bir kimse bugün ümmet içinde Hz. Resulullah’ın (sav) misalini görmek isterse Bütün dünyada arasa bile Hz.Akdes Mirza Gulam Ahmad Kadiyani’den başkasını bulamayacağına delildir.
son ana kadar Hz.Mesih-i Mevud (as) onun için dua etmeye devam etti ve zamanı gelince Allah Teala’nın rızasına razı oldu.
Hz.Mesih-i Mevud (as) şöyle buyurmaktadır: “Tevekkül işte şudur ki, Allah Teala’nın bir şeyi elde etmek için tayin ettiği vesilelere gücün yettiğince başvur ve sonra ‘Allah’ım, sen bunun sonunu hayreyle.’ Yüzlerce afet ve binlerce musibet vardır ki bu vesileleri de berbat edip altüst edebilir; onların tahribatından bizi koruyup hakiki başarıya ve hedefimize ulaştır.” Diye dualara sarılmalıdır.
Huzur-i Enver şöyle buyurdu: Hz.Seyyid Zeynelabidin Şah Bey anlatır: Bölgede veba hastalığı ne zaman baş gösterse, Hz. Mesih-i Mev’ud (a.s.) kendi evinin temizlenmesini emreder, yatılı okulun temizliğini yaptırır ve tüm mensuplara evlerinde fenik asit (dezenfektan) kullanmalarını ve tütsü yakıp evi dezenfekte etmelerini emrederdi.
Huzur buyururdu ki: “vesilelerden faydalanmak da Allah Teala’nın nimetine şükretmektir ve O’nun emrini yerine getirmekle eşdeğerdir; sebepleri terk etmek ise ilahi şeriata aykırıdır. Tevekkül makamı bundan sonradır. Hakiki irfan, vesilelerin arkasında Allah Teala’nın elini görmektir.
Huzur-i Enver (Allah Teâlâ kendisini aziz yardımcısıyla desteklesin) şöyle buyurdu:
Hazret-i Muslih Mev’ud (r.a.) anlatıyor ki: Hazret-i Mesih-i Mev’ud’un (a.s.) vefatından iki üç yıl önce, kendisi şiddetli bir öksürüğe yakalanmıştı. O sırada ben 17 yaşındaydım ve kendisine ilaç vermek benim sorumluluğumdaydı. 1. Halifetül Mesih hazretlerinin tavsiye ettiği geleneksel tıp da, modern ilaçlar da kullanılıyordu; fakat öksürük artıyordu. Bu olay 1907 yılında yaşandı. Mürted Abdülhakim, onun (a.s.) öksürük rahatsızlığını öğrenip, haşa O’nun tüberküloz (verem) hastalığına yakalanıp öleceğini yazmıştı. Bu yüzden ben, ona yanlış bir sevinç fırsatı doğmasın diye çok dikkatli ve tedbirli davranıyordum. Bazen öksürük nöbeti o kadar uzun sürüyordu ki nefesi kesilecekmiş gibi geliyordu.
İşte bu haldeyken dışarıdan bir Ahmedi geldi ve hediye olarak meyve getirdi. Ben de o meyveleri onun huzuruna sunup “Falan kişi bunları getirdi” dedim. Hz. Mesih-i Mev’ud (as) meyvelere bakıp “Onlara ‘Jazakallah’ (Allah razı olsun) de” buyurdu ve içlerinden bir muz aldı. Belki de bana bir ders vermek için “Muz öksürüğe nasıl gelir?” diye sordu. Ben “İyi gelmez” deyince tebessüm etti ve muzu soyup yemeye başladı. Ben “Öksürük çok şiddetli, bu ise öksürüğe iyi gelmez” dedim. O tebessüm ederek muzu soyup yemeye devam etti. Ben cahilliğimden tekrar ısrar edince şöyle buyurdu: “Bana az önce ‘Öksürük geçti’ diye vahiy edildi.”
Nitekim hiçbir ilaç kullanılmadığı halde öksürük tamamen geçti. Bu yalnızca ilahi bir tasarrufla gerçekleşti.
Huzur-i Enver şöyle buyurdu: “İnşallah bu hususta ileride daha fazla açıklamada bulunacağım.”
Hutbenin ikinci bölümünde Huzur-i Enver, aşağıda belirtilen merhumlardan hayırla bahsederek gıyabi cenaze namazlarını kıldıracağını ilan etti:
İlk bahse konu olan merhum: Hindistan’ın Batı Bengal eyaletinden yakın zamanda 76 yaşında vefat eden Sayın Ataurrahman Bey’dir. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.
Merhum, Allah Teâlâ’nın lütfuyla Musi idi. Geride kalanları arasında hanımının yanı sıra bir kızı ve üç oğlu bulunmaktadır. Oğullarından Müfizurrahman Bey Bosna’da cemaat mürebbisidir; diğer oğlu Şahnur Bey Hindistan’da muallimdir; damadı Sabir Ali Bey ise yine cemaat mürebbisidir. Bu aileyi, vakf-e zindigi yani hayatını dine adayanlar ailesi olarak görün. Mürebbi olan oğlu görev sahasında olduğu için cenazeye katılamamıştır.
Ailesine Ahmediyet, 1. Halifetü’l-Mesih (r.a.) döneminde, kendi bölgesinde nüfuzlu bir şahsiyet olan dedesi aracılığıyla gelmiştir. Ahmediyet’i kabul ettikten sonra din uğruna “Beytü’l-Evvel” adıyla Batı Bengal’in ilk camisini yaptırmıştır. Daha sonra muhalefetle karşılaşmışlar; tekneyle 30-40 kilometre yol katederek erzak ve ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Kendisi önceleri siyasi bir partide yer alırken dünyevi faaliyetleri terk edip Kadiyan’a yerleşmiştir. Darü’l-Mesih ve Mescid-i Mübarek’te hizmet etmiştir. Cemaatin her işini tevekkül, dua ve büyük bir gayretle yerine getirir, hava şartlarının zorluğuna aldırış etmezdi. Onun gayretleriyle yeni cemaatler kurulmuş ve birçok genç hayatını dine adamıştır. Cemaat fonlarını ve mallarını en az düzeyde harcayarak tasarruf sağlardı.
İkinci merhume: Endonezya’dan yakın zamanda 81 yaşında vefat eden Sayın Hatice Sıddıka Ponto Hanımefendi’dir. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. Allah Teâlâ kendisine üç oğlu ve iki kızı olmak üzere beş evlat bahşetmiştir. Üç dönem Endonezya Kadınlar Teşkilatı (Lacna İmaillah) Ulusal Başkanlığı yapma şerefine ermiştir. Hayatının son anına kadar cemaate hizmet etmiş, Hilafet’e derin bir sevgi duymuştur. İhlası, dürüstlüğü, mütevazılığı ve vefasıyla tanınırdı. 4. Halifetü’l Mesih’in Endonezya gezisi sırasında bütün kafileye hizmet etme fırsatı buldu.
Mürebbi Zaferullah Ponto Bey şöyle anlatır: “Merhume benim kuzenimdi ancak onu öz kız kardeşim gibi görürdüm. Çok merhametliydi. Cemaat programlarının yanı sıra toplumsal etkinliklere ve akraba cemiyetlerine de katılmak için azami gayret gösterirdi. Mürebbilere saygı duyar ve onlara ‘Mevlana’ diye hitap ederdi. Bunun sebebini ise şöyle açıklardı: Birincisi nizama duyduğu saygıdan, ikincisi ise mürebbilere sorumluluklarını hatırlatmak için.”
Üçüncü merhum: Endonezya’dan yakın zamanda 76 yaşında vefat eden Abdulcelil Bey’dir. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. İki oğlu ve iki kızı vardır. Oğullarından biri Batı Cava Bölge Emiri’dir. Güney Sumatra’daki Bernai Cemaati’nin temelini kendisi atmıştır. Ailesinin ahlaki ve manevi terbiyesine çok önem verirdi. Toplumda örnek bir şahsiyet olarak görülür, insanlar kendisine danışırdı. Her gün Kur’an-ı Kerim ve Vadedilen Mesih’in eserlerini okurdu. Merhum, cami yapımı için kendi toprağının bir kısmını cemaate bağışlamıştır. Beş vakit namazı vaktinde ve düzenli olarak kılar, teheccüd namazını da aksatmazdı. Çandayı düzenli öderdi. Her an ölümü hatırlar ve dua isterdi.
Huzur-i Enver, tüm merhumların bağışlanması ve derecelerinin yükseltilmesi için dua buyurdu.










