Din ve Irkçılık

Tek tanrılı din ve ırkçılık iki güçlü inanç sistemidir, ancak temel öğretileri bakımından biri adalet kavramı ile paralelken, diğeri taban tabana zıttır.

Din, takipçilerine Allah ile bir münasebet kurup, sürdürmeleri ve bundan fayda bulmaları için sebep ve kaynaklar sağlamak üzere hazırlanmış bir inanç sistemidir.

Bunun aksine ırkçılık ise, bir grup insanın diğerine göre üstünlüğüne dayanan bir inanç kümesidir ki, genel olarak ten rengi veya etnik köken gibi keyfi fiziksel nitelikleri temel almaktadır. İdeal olarak din, takipçilerine adalet ilkelerini temel alan iki sorumluluk kazandırır – Allah’a karşı vazifeler ve Allah’ın yarattıklarına karşı vazifeler. Bunun karşısında ırkçı ideolojiler ise, adaletsizliği, nefreti ve baskıyı teşvik ederler.

Kuran-ı Kerîm, gerçek dinin merkezinde ne olduğunu açıklamaktadır:

“Şüphesiz Allah Katında din, İslam’dır (tam teslimiyettir.)” (Al-i İmran, 3:20)

“De ki, Allah doğru söyledi; (öyleyse daima Allah’a) eğilen İbrahim’in dinine uyun, o müşriklerden değildir.” (Al-i İmran, 3:96)

“Bugün, sizin için dininizi tamama eriştirdim ve nimetimi üzerinize tamamladım. Din olarak size İslam’ı beğendim.” (Maide, 5:4)

İslam, tüm kuvvetlerimizin Allah’ın iradesine teslim olmasını, teslim edilmesini teşvik eder. Buna karşılık ırkçılık, bir ırka mensup olanların diğerine üstünlüğünü teşvik etmek suretiyle, esas olarak Allah’ın birliğini inkâr eder. Hangi insanların diğerlerinden üstün olduğuna karar verdiğimizde, kendimizi (haşâ) Yaratıcımıza ortak tutmuş oluruz.

Bunu basit bir şekilde anlatmak üzere, çoğumuzun tanıdık olduğu bir şeyle başlayalım. Küçük bir bebeğin mırıldanmasını bir durup hatırlayalım. Hepimiz, her birimiz aynı bu şekilde dünyaya geldik – aileniz ve dostlarınız için çok hoş olan bu tatlı sesle. Sevginin, fark edilmenin, rahatın, memnun etme arzusunun, özgürlük ve umudun ne kadar gerçek bir sesi!

Kuran-ı Kerim, yaratılışımızı şu şekilde tarif etmektedir:

Şüphesiz Biz, insanı yaş toprağın özünden yarattık. Sonra (da) onu, kalınacak emniyetli bir yere azıcık su halinde koyduk. (Daha) sonra o suyu, pıhtılaşmış kan haline getirdik. Bu pıhtılaşmış kanı (da,) ardından bir et parçasına dönüştürdük. Bu et parçasını kemikler şekline soktuk. Bu kemikleri (de) et ile örttük. Sonra (da) onu başka bir yaratılış halinde geliştirdik. Bundan dolayı, yaratanların en iyisi olan Allah, ne bereketlidir! (Müminun, 23:13-15)

Kuran-ı Kerim’in diğer bir ayet-i kerimesinde ise Allah şöyle buyurur:

Ey insanlar! Şüphesiz Biz sizi, erkek ve kadından yarattık. Birbirinizi tanımanız için sizi kavimler ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz Allah Katında aranızdan en saygın olan, en çok takvayı benimsemiş olanınızdır. Allah, mutlaka Sonsuz Bilgi Sahibidir, (her şeyden) Haberdardır. (Hucurât, 49:14)

Bundan dolayı insanın doğal halinde, baskıyı keza ırka hatta dine dayalı hakları reddeden kompleksler yoktur. Bununla birlikte Kuran-ı Kerim’in yukarıda yer alan ayetlerinden, İslam’ın insanlar arasındaki farklılıkları tanıdığı, ancak bu ayrımların düşmanlığı teşvik etmesine de izin vermediği açıktır. Bizlerin ortak, alçakgönüllü başlangıcımız tek başına, Her Şeyi Bilen Allah’ın hikmetinin bir tezahürüdür. Bir kez ırksal veya ulusal üstünlük kavramını ortadan kaldırdığımızda ise, yukarıda belirtilen ayetin ikinci kısmı devreye girmektedir.

“Şüphesiz Allah Katında aranızdan en saygın olan, en çok takvayı benimsemiş olanınızdır.”

Kuran-ı Kerim şunu da buyurmaktadır:

Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. Lamba, camdan bir fanus içindedir. O cam (ise) parıldayan bir yıldız gibidir. O (lamba,) ne doğulu ne de batılı olan, mübarek bir zeytin ağacının (yağıyla) yakılır. Ateş dokunmasa bile o (ağacın) yağı, neredeyse kendi kendine tutuşur. Bu (lamba) nice nurların birleşmiş (hali gibidir.) Allah, dilediğini nuruna iletir. Allah, insanlara (gerekli olan) bütün misalleri anlatır. Allah, her şeyi çok iyi bilendir. (Nur, 24:36)

Dahası Kuran bize, hiçbir insan grubunun manevi gelişimden mahrum bırakılmadığını bildirir. Böylece Kuran buyurur ki: “Her kavime, (mutlaka) bir peygamber (gönderilmiştir.) Peygamberleri onlara gelince, aralarında adaletle hüküm verilir. Onlara, asla zulmedilmez.” (Yunus, 10:48)

Yine Kuran-ı Kerim buyurmuştur ki:

Şüphesiz Biz, her kavime Allah’a ibadet edin ve (insanları Allah’ın yolundan) alıkoyandan uzak durun diye, birer peygamber gönderdik. Bunun üzerine aralarından bazıları (öyle iyi idiler ki,) Allah onları hidayete kavuşturdu. Ama onlardan bazıları (ise,) helâk olmayı hak ettiler. Onun için (bütün) memleketi gezin. (Peygamberlerin) yalancı olduğunu ileri sürenlerin akıbetinin ne olduğunu görün. (Nahl, 16:37)

Adalet ilkelerine uygun olan İslam, ırkçı icraatlar bulunmamasını sağlayacak hükümler sunmaktadır. Bunlar, İslam’ın beş temel şartında bulunmaktadır.

İlk olarak inancımız, “Allah’tan başka ibadete layık olan yoktur ve Muhammedsav Allah’ın Resulüdür.” Bu şart ırksal üstünlüğü destekleyecek her türlü çabayı durdurmaktadır, çünkü ten rengi, ulusal köken yahut sosyo-ekonomik ve / veya politik statüye dayalı ırkçı eğilimlere sahip olmak, Allah’a ortak koşmaktır.

İkincisi ise namaz eda etmektir ki, dünyevi durumları ne olursa olsun, bizim gibi ibadet edenlerle omuz omuza durmayı içerir. Bu, ibadet edenler arasında bir eşitlik fikrini geliştirir.

İslam’ın üçüncü şartı oruç ise, bahtı daha az olanlarla duygudaşlık kurma fırsatını sağlar. Dördüncü şartta müminler, imkânları az olanlara zekât ya da sahip olduklarından maddi destek vermek ile yükümlü tutulmuştur.

İslam’ın son şartı olan Hac ibadeti, ırk, renk, memleket veya sosyal mevkiden bağımsız olarak, tek olan Yüce Allah’a ibadette bulunmak üzere insanlığın bir araya geldiği en hakiki kaynaşma yeridir.

Dolayısıyla İslam bizden, birbirimize adaletle davranmamızı ve ırksal üstünlük, keza sosyal, ekonomik ve politik hâkimiyet inancına dayanan her tür düşünce ve eylemi reddetmemizi bekler.

Bu güzel öğretiler, Hz. Peygamber’insav Veda Hutbesinde özetlenmiştir. Şöyle ki:

Ey insanlar, hala elinizde bazı savaş esirleri bulunmaktadır. Size nasihat ediyorum, onları kendinizle aynı şekilde, siz nasıl yiyorsanız yedirin ve siz nasıl giyiniyorsanız, giydirin. Ey insanlar, sözümü dinleyin ve belleyin. Tüm Müslümanlar birbirleriyle kardeştir. Hepiniz eşitsiniz. Hangi millet ya da kavime ait olursa olsun, hangi konumda bulunursa bulunsun, her insan eşittir.

Sonra Hz. Peygambersav iki elini kaldırarak, bir elin parmaklarını diğerinin parmaklarına birleştirdi ve buyurdu ki: “Tıpkı İki elin parmaklarının eşit olması gibi, insanlar da birbirlerine denktir. Kimsenin bir başkası üzerinde bir talepte bulunmaya hakkı veya önceliği yoktur. Siz kardeşsiniz.”

Sonra sordu: “Bu ayın hangisi olduğunu biliyor musunuz? Hangi şehirde yaşıyoruz? Bugün yılın hangi günüdür? Bu mübarek bir gündür,” diye buyurdu Hz. Peygambersav (ve devam etti:) “Bu ay mübarek olduğu gibi, bu toprak da mübarektir keza bu gün de mübarektir, böylece Allah her insanın hayatını, mülkünü ve şerefini de mübarek kılmıştır.”

O ilave etti (ve buyurdu ki:)

Bugün size emrettiğim sadece bugün için değildir. O, gelecek tüm zamanlar içindir. Bu dünyadan ayrılana ve Yaradan ile karşılaşmak üzere bir sonrakine geçene kadar hatırlamalı ve itaat etmelisiniz. Size söylediklerimi, dünyanın her tarafına taşıyın. Bunu duymayanlar, duyanlardan daha fazla fayda bulabilsinler. (İnşallah)

Elhamdülillahi Rabbil Âlemin.

Yazar, Hıristiyan bir evde yetiştirilmiş olduğu halde 13 yaşında bir hayal kırıklığına uğradı ve altı yıl boyunca hiçbir dini tatbik etmediği gibi, kendini hiçbir bir din ile de özdeşleştirmedi. Müslüman Ahmediye Cemaatinin Kurucusu Hz. Mirza Gulam Ahmad’ınas İslami Usullerin Felsefesi adlı kitabını okuması ve bu cemaatin mensupları ile karşılaşması, dini meselelere gizli kalmış bir ilgiyi uyandırmak için yeterli oldu. Bu kıvılcım 50 yıldan uzun bir süredir yanmaya devam etmektedir.

 Ayeşa Latif, MHS, RN, Fitchburg, Massachusetts

İngilizce orijinalı:

https://www.reviewofreligions.org/23185/religion-racial-justice-islam-holy-quran/

9th June 2020

Çeviren: Mehmet Önder

 

Print Friendly, PDF & Email

Önceki Yazı

Tuhaf ve belirsiz bir dönemde mutlak sübut

Sonraki Yazı

Esrar: Durdurulamayan Bir Mücadele?