Emir’ül Müminin 5. Halifetü’l Mesih hazretleri, 13 Mart 2026 tarihinde İngiltere’nin Tilford şehrindeki İslamabad Mübarek Camii’nde Cuma Hutbesi irat etti. Hutbe, Müslüman Ahmediye Televizyonu (MTA) aracılığıyla tüm dünyaya yayınlandı.
Teşehhüd, Taavvüz ve Fatiha Suresi’nin tilavetinden sonra Huzur-u Enver (Allah ona aziz yardımıyla destek olsun) şöyle buyurdu:
Peygamber Efendimizin siretiyle ilgili olarak iki cuma önce, onun tevhid için duyduğu derin iştiyak ve çabadan bahsetmiştim. Bu, geliş gayesi olan bir amaçtı. Sadece kendi söz ve fiilleriyle bu heyecanı göstermekle kalmamış, aynı zamanda ashabının ve ona inananların içine de tevhid uğruna her türlü fedakarlığa hazır olma ruhunu, eşi benzeri görülmemiş bir şekilde üflemiştir. Bugün de Peygamber Efendimizin siretinin aynı yönünden bahsedeceğim ve bu bağlamda bazı ashab-ı kiramın fedakarlıklarına da değineceğim. Sahabenin fedakarlık yapmaya hazır hale gelerek bu mertebelere ulaşması, Peygamber Efendimizin bizzat sergilediği mükemmel model, gayret ve duasının bir sonucuydu. Peygamber Efendimizin tevhidi ikame etmek uğruna katlandığı zorluklar bir rivayette şöyle zikredilmektedir:
Bir keresinde müşrikler hz. Resulullah’a (s.a.v.) gelerek, “Sen bizim ilahlarımız hakkında şunu şunu söylemiyor musun?” dediler. O da “Evet,” buyurdu. Bunun üzerine etrafını sardılar. O sırada birisi Hz. Ebubekir’e giderek “Arkadaşına yetiş!” dedi. Hz. Ebubekir dışarı çıkıp Mescid-i Haram’a ulaştığında, hz. Resulullah’ı (s.a.v.) insanların etrafını sarmış olduğu bir halde buldu. Hz. Ebubekir onlara “Yazıklar olsun size!” dedi ve Kur’an-ı Kerim’de de geçen şu ayeti okudu:
“Rabbim Allah’tır dediği ve size Rabbinizden apaçık deliller getirdiği için mi bir adamı öldüreceksiniz?”
Bunun üzerine onlar, Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) bırakıp Hz. Ebubekir’e yöneldiler ve onu dövmeye başladılar. Hz. Ebubekir’in kızı Esma şöyle rivayet eder: “Babam yanımıza geldiğinde, saçlarına elini her sürüşünde saçları elinde kalıyordu. Saçlarını o kadar şiddetle çekmişlerdi ki kökünden kopmuştu.” Hz. Ebubekir ise bu haldeyken sürekli “Tebârekte yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâm” (Ey celal ve ikram sahibi, sen ne yücesin) diyordu.
Bir rivayette, o insanların Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek saçını ve sakalını şiddetle çekmeleri neticesinde saçlarının çoğunun döküldüğü anlatılır. Hz. Ebubekir onu korumak için ayağa kalkmış, bir yandan ağlıyor bir yandan da “Rabbim Allah’tır dediği için mi bir adamı öldüreceksiniz?” diyordu. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Ey Ebubekir, bırak onları! Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ben feda edilmek için gönderildim.” Bunun üzerine onlar Peygamber Efendimizi bıraktılar.
Yani Peygamber Efendimize zulmedip dövdükleri esnada, Hz. Ebubekir onu kurtarmak için araya girdiğinde hz. Resulullah (s.a.v.) bu ifadeyi kullandı.
Aynı şekilde bir ravi olan Haris bin Haris el-Gâmidî, Kureyşlilerin Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) zulmettiğini görünce babasına “Bunlar kim?” diye sordu. Bu Peygamber Efendimizin yaşadığı tek bir hadise değildir; buna benzer sayısız olay sürekli yaşanmaktaydı. Benzer vakalardır ancak birçok kişi görmüş, birçok kişi anlatmıştır. Farklı raviler mevcuttur; bazılarının anlatımı detaylı, bazılarınınki daha kısa ve özettir. Her neyse, zulmeden bu insanları görüp babasına “Bunlar kim?” diye sorduğunda babası, “Bu insanlar sabi olmuş birisinin etrafında toplanmışlar,” dedi. Mekkeliler, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve Müslümanlara alaycı bir tavırla “Sâbi” derlerdi. Ravi der ki: Biz de bineklerimizden indik ve Resulullah’ın (s.a.v.) insanları Aziz ve Celil olan Allah’ın tevhidine ve O’na iman etmeye davet ettiğini gördük. Onlar ise onu yalanlıyor ve ona eziyet ediyorlardı. Nihayet öğle vakti oldu ve insanlar onun etrafından dağıldılar.
Peygamber Efendimize yapılan zulümlerin zikri muhtelif tarih kitaplarında yer almaktadır. Onları referans göstererek hz. Muslih Mev’ud (r.a.) da Tefsiru’l-Kur’an’ın önsözünde bir yerde şöyle yazmıştır:
Bir defasında Peygamber Efendimiz çarşıdan geçiyorken, Mekkeli ayaktakımı bir grup etrafını sardı ve yol boyunca “Ey insanlar, işte ‘Ben peygamberim’ diyen kişi budur!” diyerek ensesine tokatlar atıp durdular. Evinin etrafındaki komşu evlerden sürekli taşlar atılıyordu. Evinin içine pis şeyler fırlatılıyordu. Hatta yemek pişirilen yerlere bile keçi ve deve gibi hayvanların pis bağırsakları atılıyordu. Peygamber Efendimiz namaz kılarken üzerine toz toprak saçılıyor, kirli maddeler dökülüyordu; öyle ki bazen mecbur kalarak bir kaya oyuğunun altındaki taşın dibine gizlenerek namaz kılmak zorunda kalıyordu. Fakat onun mübarek zatına binlerce kez salat ve selam olsun, tevhidin tesisi için göğsünde dalgalanan o iştiyak ve heyecan bir an bile eksilmedi. Tüm bu eziyetleri adeta büyük bir sevinç ve memnuniyetle kabul etti ve yine de insanlığa olan şefkat ve sevgisi zerre kadar azalmadı.
Hz. Muslih Mev’ud şöyle yazmıştır: Resul-i Ekrem’in (s.a.v.) hayatındaki hadiselere baktığımızda, bu davanın bir hakikat olarak karşımıza çıktığını görürüz. Adım başı, onun insanlığa duyduğu o muazzam sevgi ve şefkatin kanıtı olan olaylarla karşılaşırız. Nitekim tek olan Allah’ın mesajını ulaştırmak uğruna, yıllar boyu tahammül sınırlarını aşan eziyetlere katlanmak zorunda kalmıştır. Bir defasında Kabe’de kafirler, onun boynuna bir kuşak dolayarak öyle bir sıktılar ki, gözleri kan çanağına dönüp dışarı fırlayacak raddeye geldi. Hz. Ebubekir bunu duyunca koşarak geldi; Resul-i Ekrem’i (s.a.v.) bu acı verici halde görünce gözleri doldu ve o kafirleri uzaklaştırarak şöyle dedi: “Allah’tan korkun! Bir kişiye sadece ‘Rabbim Allah’tır’ dediği için mi zulmediyorsunuz?”
Bir defasında Resulullah (s.a.v.) Mescid-i Haram’da ayağa kalktı ve Mekkeli müşriklere hitap ederek şöyle buyurdu: Kurtuluşa ermek için “Lâ ilâhe illallah yani Allah’tan başka ilah yoktur deyin.” Bu söz üzerine Kureyşliler topluca Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) üzerine çullandı. Bir adam yüksek sesle bağırarak ona saldırmak için gelince, Haris bin Ebi Hale hemen Resulullah’ın yanına yetişen ilk kişi oldu. Haris, o insanlarla mücadele etmeye başladı ve onları Peygamber Efendimizden uzaklaştırdı. Sonra hepsi birden Haris’in üzerine atıldılar ve onu şehit ettiler.
Tevhide çağırma suçunun (!) cezası olarak Mekke kafirleri, onu ve ailesini Şe’b-i Ebi Talib’de üç yıl boyunca her türlü sosyal boykotu uygulayarak hapsettiler. Bu sosyal boykot sona erdiğinde, bir yanda Nebi-i Ekrem (s.a.v.) tevhid tebliğini tüm Mekke’de eskisinden daha büyük bir azim ve kararlılıkla yeniden yaymaya başladı; diğer yanda ise Kureyşliler Resulullah’a (s.a.v.) yönelik zulümlerine tekrar hız verdi.
Taif yolculuğunun meşhur hadisesi de tarih kitaplarında çeşitli şekillerde anlatılmıştır ve daha önce de defalarca zikredilmiştir. Bu bağlamda hz. Mirza Beşir Ahmed Sahib de bir yerde bu olayı şöyle ifade etmiştir:
Şe’b-i Ebi Talib kuşatması kalkıp da Resulullah (s.a.v.) hareketlerinde bir nebze özgürlüğe kavuşunca, Taif’e gidip oradaki insanları İslam’a davet etmeyi istedi. Bu olay daha önce de beyan edilmiştir, ancak buradaki detaylarda bazı farklılıklar vardır; Taif, Mekke’nin güney doğusunda kırk mil mesafede bulunan meşhur bir yerdir ve orada Benî Sakif kabilesi yerleşikti. Kabe’nin hususiyeti bir kenara bırakılırsa, Taif adeta Mekke’nin dengi sayılırdı ve orada nüfuz sahibi, servet sahibi ve zengin büyük kimseler yaşamaktaydı. Taif’in bu önemini Mekkeliler de bizzat kabul ediyorlardı; nitekim Kur’an-ı Kerim’de geçen şu söz Mekkelilere aittir:
وَقَالُوۡا لَوۡلَا نُزِّلَ ہٰذَا الۡقُرۡاٰنُ عَلٰی رَجُلٍ مِّنَ الۡقَرۡیَتَیۡنِ عَظِیۡمٍ
Yani eğer bu Kur’an Allah katındansa, neden Mekke veya Taif’in ileri gelenlerinden büyük bir adama indirilmedi? Neticede, peygamberliğin 10. yılı Şevval ayında, Allah’ın Resulü (s.a.v.) tek başına veya bazı rivayetlere göre yanında Zeyd bin Harise ile birlikte Taif’e gitti. Orada on gün kalarak şehrin birçok reisiyle birbiri ardına görüştü; fakat Mekke gibi bu şehrin kaderinde de o an iman etmek yazılı değildi, nitekim onlar reddetmekle kalmayıp, hatta alay ettiler. Sonunda Peygamber Efendimiz, Taif’in en büyük reisi Abdi Yalil’e giderek onu İslam’a davet etti; fakat o da açıkça reddetti, hatta alaycı bir dille: “Eğer hak üzerindeysen seninle konuşmaya yetkim yok, eğer yalancıysan konuşmak faydasızdır” diyerek cevap verdi. Daha sonra Allah Resulü’nün (s.a.v.) sözlerinin şehrin gençlerini etkilemesinden korkarak, “Buradan gitsen iyi olur, çünkü burada kimse seni dinlemeye hazır değil” dedi.
Ardından bu bedbaht adam, şehrin ayak takımını Peygamber Efendimizin arkasına taktı. Allah’ın Resulü (s.a.v.) şehirden çıkarken bu insanlar bağırıp çağırarak peşine düştüler ve üzerine taş yağdırmaya başladılar, öyle ki mübarek vücudu kana bulandı. Tam üç mil boyunca küfrederek ve taşlayarak takip ettiler. Taif’ten üç mil uzaklıkta Mekkeli reislerden Utbe bin Rebia’nın bir bağı vardı; Allah’ın Resulü (s.a.v.) oraya sığındı ve zalimler yorulup geri döndüler. Burada bir gölgede durarak Allah’ın huzurunda şöyle dua etti:
اَللّٰهُمَّ إِلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَقِلَّةَ حِيلَتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ
اَللّٰهُمَّ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبِّي
Yani: “Ey Rabbim! Gücümün zayıflığını, çaremin azlığını ve insanlar karşısındaki acizliğimi ancak Sana şikayet ederim. Ey Allah’ım! Sen merhametlilerin en merhametlisisin; zayıfların ve kimsesizlerin koruyucusu Sensin, benim de Rabbim Sensin.” Duanın devamında şöyle buyurdu: “Senin nuruna sığınırım, çünkü karanlıkları dağıtan ve insanı dünya ile ahiretin güzelliklerine varis kılan Sensin.”
Utbe ve Şeybe o sırada bağlarındaydı. Onu bu halde görünce, akrabalık bağı ya da milli bir hisle, köleleri Addas ile bir tepsi üzüm gönderdiler. Allah’ın Resulü (s.a.v.) üzümü aldı ve Addas’a “Nerelisin ve hangi dindensin?” diye sordu. Addas, “Ninovalıyım ve Hristiyanım” dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Salih kul Yunus bin Metta’nın memleketinden mi?” buyurdu. Addas, “Siz Yunus’u nereden tanıyorsunuz?” deyince, Peygamberimiz (s.a.v.), “O benim kardeşimdi, çünkü o da Allah’ın peygamberiydi, ben de Allah’ın peygamberiyim” buyurdu. Ardından ona İslam’ı tebliğ etti; Addas çok etkilendi ve büyük bir ihlasla Peygamber Efendimizin ellerini öptü.
Bu manzarayı uzaktan izleyen Utbe ve Şeybe, Addas yanlarına dönünce, “Addas, sana ne oldu da o adamın ellerini öptün? O senin dinini bozar, halbuki senin dinin onunkinden iyidir” dediler. Bir süre bu bağda dinlenen Allah’ın Resulü (s.a.v.) oradan ayrılıp Mekke’ye bir konak mesafedeki Nahle’ye ulaştı. Orada birkaç gün kaldıktan sonra Hira Dağı’na geldi. Taif yolculuğunun görünürdeki başarısızlığı sebebiyle Mekkelilerin daha da cesaretlenip zulmetmesinden çekindiği için, Mut’im bin Adiy’e haber göndererek: “Mekke’ye girmek istiyorum, bana bu konuda yardım eder misin?” dedi. Mut’im koyu bir kafirdi ama karakteri asildi; böyle bir durumda reddetmek Arap asilzadelerinin fıtratına aykırıydı. Bu yüzden oğullarını ve akrabalarını silahlandırıp Kabe’nin yanında durdu ve “Gelsin” diye haber yolladı. Allah’ın Resulü (s.a.v.) geldi, Kabe’yi tavaf etti ve kılıçların gölgesinde Mut’im ve çocuklarıyla kendi evine girdi. Yolda Ebu Cehil, Mut’im’i bu halde görünce şaşırarak, “Sadece himaye mi ettin yoksa ona mı tabi oldun?” dedi. Mut’im, “Sadece himaye ediyorum, tabi değilim” deyince, Ebu Cehil “Tamam o zaman sorun yok” dedi. Mut’im küfür üzere vefat etti ama böyle bir iyilik yapmıştı.
Hadislerde anlatıldığına göre, bir defasında Hz. Ayşe, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) Uhud Savaşı’ndaki günden daha şiddetli bir sıkıntı yaşayıp yaşamadığını sordu. Hz. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Ey Ayşe, senin kavmin (Mekkelilerden) dolayı çok zor anlar yaşamak zorunda kaldım.”
Ardından Taif yolculuğunda yaşananları anlattı ve şöyle buyurdu: “O yolculuğun dönüşünde yanıma Dağların Meleği geldi ve şöyle dedi: ‘Allah beni sana gönderdi; eğer emredersen bu iki dağı, şehrin sağında ve solundaki dağları bu insanların üzerine birleştireyim, üzerlerine devirip onları helak edeyim.’ Peygamber Efendimiz ise şöyle buyurdu: ‘Hayır, hayır! Ben Allah Teâlâ’nın, bu insanların soylarından tek olan Allah’a ibadet edecek kimseler çıkaracağını umuyorum.'”
Böylece hem insanlığa olan şefkati galip gelmişti hem de bir gün onların nesillerinin İslam’ı kabul edip tevhid üzere sebatlı kalacağına dair tam bir inancı vardı.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) tevhid uğruna katlandığı zorlukları hz. Muslih Mev’ud bir yerde şöyle ifade etmiştir: “Düşmanlar tarafından kendisine reva görülen tüm bu eziyetler, yalnızca tevhidi yayması sebebiyleydi. Dövülüyor, üzerine köpekler ve sokak çocukları salınıyordu. Bir defasında Taif’e gittiğinde insanlar onu o kadar darp ettiler ki tepeden tırnağa kanlar içinde kaldı. Acıdan yere düşüyordu ama ayağa kalktığında o insanlar üzerine tekrar taş yağdırıyorlardı. Bu haldeyken bile dilinden dökülen şu idi: ‘Allah’ım, bu kavmi affet, çünkü onlar hakikati bilmiyorlar.’ Tüm bu süreçlerden geçerken tevhid tebliğini asla bırakmadı ve hep şunu söyledi: ‘Bunlar ne yaparsa yapsın, ben tevhidi tebliğ etmekten vazgeçemem.’ Vefat vakti yaklaştığında da ‘Benden sonra şirke düşmeyin’ ifadesi dilindeydi. Yani, hayat boyunca tevhid için mücadele verdi ve vefat vaktinde de düşündüğü tek şey tevhid idi.
Hz. Muslih Mev’ud şöyle devam eder: “Kanaatimce Allah Teâlâ, kendi tevhidinin delilini, henüz Resul-i Ekrem (s.a.v.) doğmadan babasını, doğumundan kısa süre sonra da annesini vefat ettirerek bizzat göstermiştir. Çünkü anne babasının vefatı ile, aslında Allah’ın istediği kendi tevhidinin ispatı idi. Ne babasının ne de annesinin olduğu o kimsesiz başlangıç ve ulaşılan o muazzam son, bizzat Allah Teâlâ’nın tevhidinin en büyük kanıtıydı. Bu durum, tevhidine davet ettiği Allah’ın, onu çocukluğundan son nefesine kadar bizzat koruyup kolladığını ispat etmektedir.”
Peygamber Efendimizin Arap pazarlarında yaptığı tebliğden de bahsedilmektedir. Nitekim şöyle yazılmıştır: Hz. Resulullah (s.a.v.), tevhidin tesisi için Mekke’de hem bireysel hem de toplumsal tebliğ görevini yerine getiriyor; bunun yanı sıra bazı Arap pazarlarına giderek orada insanları eşi ve benzeri olmayan tek Allah’a davet ediyordu. Mekke dışındaki çeşitli yerlerde insanların hem alışveriş için toplandığı hem de bir araya geldiği bu yerlere “Esva’u’l-Arab” (Arap Pazarları) denirdi; Hint-Pakistan kültüründeki “mela” (panayır) gibi buralarda şenlikler kurulurdu. Ukaz, Micenne ve Zülmecaz, Kureyş ve Arapların meşhur pazarlarıydı. Bunların en büyüğü Mekke’ye üç gecelik mesafedeki Ukaz pazarıydı. Araplar tüm Şevval ayı boyunca Ukaz’da kalır, sonra Mekke’ye birkaç mil uzaklıktaki Merruzzehran’da bulunan Micenne pazarına geçer ve orada Zilkade’nin yirmisine kadar kalırlardı. Ardından Arafat meydanına üç mil mesafedeki Zülmecaz pazarına geçer ve orada hac günlerine kadar konaklarlardı. Hz. Resulullah (s.a.v.) tüm bu yerlere giderek tebliğde ederdi.
Hz. Cabir’den rivayet edildiğine göre, Resulullah (s.a.v.) Mekke’de on yıl boyunca Hac günlerinde Ukaz ve Micenne panayırlarına gider; insanların evlerine ve konakladıkları yerlere tek tek giderek onları davet ederdi. Şöyle buyururdu: “Rabbimin mesajını ulaştırabilmem için bana kim kucak açacak, kim yardım edecek? Karşılığında ona cennet vardır.” Cahiliye dönemini görüp sonradan Müslüman olan Hz. Rebiâ bin Abbad şöyle anlatır: “Zülmecaz pazarında Resulullah’ı (s.a.v.) kendi gözlerimle gördüm. İnsanlara ‘Ey insanlar! Allah’tan başka ilah yoktur deyin, kurtuluşa erersiniz’ diyordu. O (s.a.v.) pazarın sokaklarında ilerliyor, insanlar ise arkasından bağırıp çağırıyordu; ancak ben hiç kimsenin ‘Sana inandık’ dediğini görmedim. Buna rağmen o (s.a.v.) susmuyor, sürekli ‘Ey insanlar! Allah’tan başka ilah yoktur deyin, felah bulursunuz’ buyuruyordu.”
Bu tevhid mesajını ulaştırması nedeniyle hem akrabalarından hem de yabancılardan gelen pek çok eziyete maruz kaldı. Hatta Müslüman olanlar zulme uğradığı için ibadetlerini bile özgürce yapamıyordu. İbadetlerin edasıyla ilgili bir rivayette şöyle geçer: Resul-i Ekrem (s.a.v.) ve Hz. Ali, Mekke dağlarındaki bir vadide insanlardan gizli namaz kılar ve bir süre buna böyle devam ederlerdi. Sonra Hz. Ebu Talib durumdan haberdar olup ikisini namaz kılarken gördü ve Resul-i Ekrem’e (s.a.v.) sordu: “Ey yeğenim, senin benimsediğin bu din nedir?” Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Ey amca, bu Allah’ın, meleklerinin, resullerinin ve babamız İbrahim’in (a.s.) dinidir. Allah beni bu dinle kullarına resul olarak gönderdi. Ey amca, sana nasihat etmem, seni hidayete çağırmam ve senin de bunu kabul edip bana yardım etmen her kesten çok senin hakkındır.”
Hz. Ebu Talib, “Ey yeğenim, ben atalarımın dinini terk edemem ama ben hayatta olduğum sürece düşmanlardan sana hiçbir zarar gelmeyecektir. Seni her halükarda koruyacağım” dedi. Hz. Ebu Talib, oğlu Hz. Ali’ye de hangi dini seçtiğini sordu. Hz. Ali, “Ben Allah’a ve Resulü’ne (s.a.v.) iman ettim, getirdiklerini tasdik ettim ve onunla birlikte Allah için namaz kılıyorum” cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Ebu Talib, “Şüphesiz o seni ancak hayra çağırır, onun yanından ayrılma” diyerek oğluna onunla kalmasını tembihledi.
Sahabelere de, dediğim gibi, tevhidi kabul etmeleri sebebiyle çok zulüm yapıldı. Mekke Kureyşlileri bir yandan güçlerini ve liderliklerini kullanarak diplomatik ve tehditkâr yollarla Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) bir şekilde İslam’ı tebliğ etmekten alıkoymaya çalışıyor, diğer yandan ise İslam’ı kabul edenlere karşı öyle bir zulüm ve barbarlık ateşi yakıyor, öyle vahşice davranıyorlardı ki; ne kalemin bunu detaylandırmaya gücü yeter ne de bir kimsenin bunu anlatmaya cesareti olabilir. Nitekim, anlatılan kadarı bile insanı sarsmaya yetecek niteliktedir.
Hz. Bilal, Resulullah’a (s.a.v.) iman ettiğinde kendisine çeşit çeşit eziyetler çektiriliyordu. İnsanlar Hz. Bilal’e verdikleri eziyetin şiddetini artırdıkça, o “Ehad, Ehad” (Allah birdir) diyordu. Onlar “Bizim dediğimiz gibi söyle” dediklerinde ise Hz. Bilal cevap olarak, “Sizin söylediklerinizi dilim düzgün bir şekilde telaffuz edemiyor” diyordu.
Diğer bir rivayette şöyledir: Hz. Bilal’e eziyet edildiğinde ve müşrikler onu kendi taraflarına çekmek istediklerinde, Hz. Bilal “Allah, Allah” derdi. Bir rivayete göre ise Hz. Bilal iman ettiğinde, efendileri onu yakalayıp yere yatırdılar, üzerine çakıl taşları ve sığır derisi koyup, “Senin rabbin Lat ve Uzza’dır” dediler; fakat o “Ehad, Ehad” demeye devam ediyordu. Efendilerinin yanına Hz. Ebubekir geldi ve “Daha ne kadar bu kişiye eziyet edeceksiniz?” dedi. Hz. Ebubekir, Hz. Bilal’i yedi ukiyye karşılığında satın alarak azat etti. Bir ukiyye kırk dirhemdir, yani onu iki yüz seksen dirheme satın alıp özgürlüğüne kavuşturdu. Onun dışında Hz. Sümeyye, Hz. Ammar bin Yasir, Hz. Habbab ve onlarca köle ile hür erkek ve kadın, tevhide inanmalarının neticesinde Mekke kafirlerinin utanç verici ve acı dolu zulümlerine hedef oldular.
Mekke kafirleri zayıf Müslümanlara zulmettikleri gibi, bizzat Resul-i Ekrem’in (s.a.v.) mübarek şahsı da —az önce anlatıldığı üzere— onlardan korunmuş değildi; hatta mukayese edildiğinde en büyük eziyet, dert ve zorlukla bizzat Peygamber Efendimiz (s.a.v.) karşı karşıya kaldı. İsmi Muhammed (s.a.v.), yani “en çok övülen” olduğu halde, isminin bozularak “Müzemmem” yani (hâşâ) “en çok kınanan” diye çağrılması bile az bir dert ve eziyet değildi. O beldenin en doğru insanına “kezzâb” (çok yalancı) deniliyordu. O, milletinin hayrını en çok isteyen birisi olduğu halde ona “hilebaz, hırslı ve aldatıcı” deniliyordu. Gençliğini, sağlığını ve gecesini gündüzünü bu kavmin hidayeti, ıslahı ve refahı için vakfetmiş olan zata “mecnun, deli ve hasta” denilmeye başlanmıştı. İşte bu davranışlar da az bir eziyet değildi. Bazen boynuna bir bez parçası dolanıp nefesi kesilecek raddeye gelene kadar çekiliyor, bazen taşlanıyor, bazen de üzerine pislik atılıyordu.
Urve bin Zübeyr şöyle anlatır: Hz. Abdullah bin Amr bin As’a, müşriklerin Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) yaptığı en kötü muameleyi sordum. Şöyle dedi: Bir defasında Nebi-i Ekrem (s.a.v.), Mescid-i Haram’ın Hatim bölgesinde yani Kabe’nin yanındaki boş alanda namaz kılıyordu. Ukbe bin Ebi Muayt geldi ve bir örtüyü onun boynuna dolayarak boğazını şiddetle sıktı. O sırada Hz. Ebubekir yetişti, Ukbe’yi omuzundan kavrayıp iterek Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) uzaklaştırdı ve şöyle dedi: “Rabbim Allah’tır dediği için mi bir adamı öldürüyorsunuz?”
Sonra, defalarca anlatıldığı gibi, savaşlarda bile tevhid uğruna her zaman büyük bir gayret ve hassasiyet sergilediğini görürüz. Uhud Savaşı’nın meşhur hadisesini hepimiz biliriz: Ebu Süfyan, Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Hz. Ebubekir (r.a.) ve Hz. Ömer’in (r.a.) isimlerini zikrederek “Bu insanlar nerede?” dediğinde; Resulullah (s.a.v.) Müslümanların o anki zayıf durumu nedeniyle tehlikeye düşmemeleri için kimsenin cevap vermemesini, sessiz kalınmasını buyurmuştu. Bunun üzerine Ebu Süfyan, “Hübel’in şanı yüce olsun!” dedi. O böyle söyleyince, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) artık dayanamayıp “Ona cevap verin!” buyurdu. Sahabe “Ne diyelim?” diye sorunca, Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “De ki; Allah en yücedir, Allah en büyüktür.” Ebu Süfyan, “Bizim Uzza’mız var, sizinse Uzza’nız yok!” dediğinde, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yine “Ona cevap verin!” buyurdu. “Ne söyleyelim?” dediklerinde; “Allah bizim Mevla’mızdır (yardımcımızdır), sizin ise Mevla’nız yoktur deyin” buyurdu. Konu Allah Teâlâ’nın zatı ve tevhid olduğunda, Efendimiz (s.a.v.) hiçbir tehlikeyi umursamamıştır.
İşte o anki tevhid hassasiyetinden dolayı ashabına şöyle demelerini buyurdu: “Allahü a’lâ ve ecel” Yani, siz yalan söylüyorsunuz; Hübel’in şanı yüce değildir, Allah tektir, ortağı yoktur, azizdir ve O’nun şanı her şeyden üstündür.”
Şimdi Vadedilen Mesih’in (a.s.) bir yazısını okuyorum; Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) tevhidi ikame etmekteki makamını bize bildiren ve bu konuda doğru bilgi ile idrake nasıl ulaşacağımıza dair bizlere rehber olan bu sözler, defalarca okunmaya ve dinlenmeye değerdir. Şöyle buyurmaktadır:
“İsmi Muhammed (s.a.v.) olan bu Arap Peygambere ben her zaman hayret ederim. Ona binlerce kez salat ve selam olsun, ne yüce mertebede bir peygamberdir. Onun yüce makamının sonu bilinemez ve kutsi tesirinin derecesini tahmin etmek insanın harcı değildir. Yazık ki, onun mertebesi gerektiği gibi hakkıyla tanınmadı. Dünyadan kaybolmuş olan tevhidi, tekrar dünyaya getiren yegâne pehlivan odur. O, son derece Allah’ı sevdiği gibi insanoğluna olan şefkati de son noktaya vardığından dolayı onun ruhu eridi. Bu yüzden, onun kalbindeki sırrı bilen Allah, onu tüm peygamberlerden, evvelkilerden ve sonrakilerden üstün kıldı ve muratlarını daha hayatındayken ona verdi.”
Bu sözlerin güzelliği şuradadır: İnsanları Allah Teâlâ’ya yaklaştırmak, tevhitte sebat etmeleri ve dünyalarını ve ahiretlerini güzelleştirmeleri için onun Allah’a olan sevgisi de zirvedeydi mahlukata olan şefkati de. Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle devam ediyor:
“Her türlü feyzin kaynağı odur. Onun feyzini ikrar etmeksizin herhangi bir fazilet iddiasında bulunan kişi insan değil, şeytan neslidir; çünkü her faziletin anahtarı ona verilmiş ve her marifetin hazinesi ona ihsan edilmiştir. Onun aracılığıyla elde edemeyen, ezelden mahrumdur. Biz kimiz ve hakikatimiz nedir? Eğer gerçek tevhidi bu Nebi vasıtasıyla bulduğumuzu, yaşayan Allah’ı tanımayı bu kâmil Nebi vasıtasıyla ve onun nuruyla elde ettiğimizi ikrar etmezsek nankörlük etmiş oluruz. Allah’ın çehresini gösteren mükâleme ve muhatabe şerefine de ancak bu yüce Nebi vasıtasıyla nail olduk. Bu hidayet güneşinin ışınları üzerimize gün ışığı gibi düşmektedir; biz ancak onun önünde durduğumuz sürece nurlanmış kalabiliriz.”
Dolayısıyla, Allah Teâlâ’ya ulaşmak ve gerçek tevhidi tanımak için artık tek vesile Peygamber Efendimizdir (s.a.v.). Sözünün devamında o şöyle buyurmaktadır:
“Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) iman etmeyen yahut dinden dönen birinin, eğer tevhid üzere kalır ve Allah’ı eşi benzeri olmayan ‘bir’ olarak bilirse kurtuluşa ereceğini, iman etmemenin veya dinden dönmenin ona bir zarar vermeyeceğini düşünenler, aslında tevhidin hakikatinden habersizdirler. Sadece ‘bir’ olarak kabul etmekle kurtuluş mümkün değildir; tersine kurtuluş şu iki şeye bağlıdır:
- Tam bir yakîn ile Allah Teâlâ’nın varlığına ve tevhidine iman etmek.
- Allah Teâlâ’ya karşı kalbinde öyle kâmil bir sevgi yer etmelidir ki, bu sevginin galibiyeti ve istilası neticesinde Allah Teâlâ’ya itaat etmek bizzat canının rahatı ve huzuru haline gelmeli, onsuz yaşayamaz olmalıdır. Bu hal o derece galip gelmelidir ki, O’nun sevgisi diğer tüm sevgileri ayaklar altına alıp yok etmelidir. İşte gerçek tevhid budur ve bu, Efendimiz ve Mevlamız Hz. Muhammed’e (s.a.v.) tabi olmaksızın asla elde edilemez.
Neden elde edilemez? Bunun cevabı şudur: Allah’ın zatı gaybların gaybı, ötelerin ötesi ve son derece gizlidir; insan aklı sadece kendi gücüyle O’nu keşfedemez. Hiçbir akli delil O’nun varlığına dair kesin bir kanıt olamaz. Çünkü aklın çabası ve hızı ancak şu kadardır: Bu alemin sanatına bakıp bir sanatkarın gerekliliğini hisseder. Fakat bir gerekliliği hissetmek başka bir şeydir; Ama ‘aynelyakin’ (gözle görürcesine kesin bilgi) mertebesinde iman başka bir şeydir. Çünkü bir sanatkarın gerekliliğini hissetmek başka bir şeydir, onun gerçekten var oluşu ise farklı bir şeydir.
Yani, sadece “bir yaratıcısı olmalı” demek yeterli değildir; asıl mesele o kimdir ve yaşayan bir Allah mıdır? Eğer bu öğrenilmek isteniyorsa, bu bilgi ancak Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile bağ kurmakla elde edilebilir. O sözünün devamında şöyle diyor:
“Aklın yolu noksan, tamamlanmamış ve şüpheli olduğu için, hiçbir filozof sadece akıl aracılığıyla Allah’ı tanıyamaz. Aksine, sırf akıl yoluyla Allah Teâlâ’yı bulmak isteyenlerin çoğu sonunda ateist olup çıkarlar; yerin ve göğün yaradılışı üzerinde düşünmek onlara hiçbir fayda sağlamaz.”
İşte bugün gördüğümüz durum budur. Müslümanlar arasında ateist olan pek çok eğitimli insan var. Allah’ın varlığını inkâr ediyorlar, çünkü onlar Peygamber Efendimizle bağ kurup onun öğretisi ışığında bu meseleleri incelemiyorlar, netice olarak bu irfandan mahrumdurlar.
Hz. Mesih-i Mev’ud (as) sözünün devamında şöyle buyuruyor: “Allah’ın kâmil kullarıyla alay edip gülerler ve kanıt olarak şunu sunarlar: ‘Dünyada varlığının hiçbir faydasını görmediğimiz, akli araştırmalarımızla bir yaratıcıya delalet eden hiçbir sanatın ispatlanamadığı, aksine anlamsız ve boş yere var olan binlerce şey mevcuttur.’ Yazık ki o cahiller bilmiyorlar.”
‘Bir yaratıcı yok, her şeyin bir faydası yok’ diye delil getiriyorlar; çünkü bir şeyin faydasının olup olmadığını bilecek ilme sahip değiller, bu yüzden böyle konuşuyorlar. O, şöyle buyurmaktadır “Yazık, o cahiller bilmiyorlar ki bir şeyi bilmemek, o şeyin yokluğunu gerektirmez.” Yani bir konudaki bilgisizlik, o şeyin mevcut olmadığı anlamına gelmez.
“Bu zamanda, kendilerini birinci sınıf akıllı ve filozof sanan ama Allah Teâlâ’nın varlığını şiddetle inkâr eden bu türden milyonlarca insan bulunmaktadır. Aşikârdır ki, eğer ellerinde güçlü bir akli delil olsaydı Allah Teâlâ’nın varlığını inkâr etmezlerdi; eğer Allah’ın varlığına dair onları susturacak kesin bir akli kanıt olsaydı, bu kadar hayasızca alay ederek Allah’ın varlığını reddetmezlerdi. Dolayısıyla, hiç kimse filozofların gemisine binerek şüphe fırtınalarından kurtulamaz; aksine mutlaka boğulacaktır ve asla halis tevhid şerbetine kavuşamayacaktır.”
“Şimdi düşünün; Peygamber Efendimizin vesilesi olmadan tevhidin elde edilebileceği ve insanın bununla kurtuluşa ereceği fikri ne kadar batıl ve kokuşmuş bir fikirdir. Ey cahiller! Allah’ın varlığına dair tam bir yakîn (kesin bilgi) oluşmadıkça, O’nun tevhidine nasıl inanılabilir? Şunu kesin olarak bilin ki; gerçek tevhid ancak Peygamber vasıtasıyla elde edilebilir. Nitekim bizim Peygamberimiz (s.a.v.), Arap ateistlerine ve batıl inançlılarına binlerce semavi mucize göstererek onları Allah Teâlâ’nın varlığına ikna etmiştir. Bugüne kadar da Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) doğru ve kâmil bir şekilde tabi olanlar, bu mucizeleri ateistlerin önüne koymaktadırlar.
Bugün biz de bu mucizeleri sunuyoruz. Gerçek şudur ki: İnsan, yaşayan Allah’ın canlı kudretlerine şahit olmadıkça şeytan kalbinden çıkmaz, ne kalbine gerçek tevhid girer ne de Allah’ın varlığına kesin olarak kani olabilir. Ve bu tertemiz, kâmil tevhide ancak Peygamber Efendimiz (s.a.v.) vasıtasıyla ulaşılır.”
İşte aramamız ve peşinden koşmamız gereken gerçek tevhid budur. İmanımızı, her türlü fedakarlığa hazır olduğumuz o mertebeye ulaştırmak için çabalamalıyız. İçimizde Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) karşı gerçek bir aşk var etmeliyiz. Bu zamanda Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sadık kulu olan Vadedilen Mesih’i (a.s.) tevhidin tesisi için gönderdi ve biz de bunun için kendisine biat ettik. Öyleyse bu biatın hakkını verenlerden olmak için var gücümüzle gayret etmeli ve bunun için dua etmeliyiz. Ramazan’ın bu geri kalan günlerinde, özellikle tevhidin tesisi ve tevhid için hassasiyet konusunda hepimizin en ön safta olması için özel dua etmeliyiz. Allah Teâlâ bizi buna muvaffak kılsın ve zayıflıklarımızı gidersin.
Geçen cuma da söylediğim gibi İslam ümmeti için de dua edin. Onlar da gerçek tevhidi anlayan ve onunla amel edenlerden olsunlar. Ancak o zaman bekaları mümkün olur ve ancak o zaman düşmanların deccali hilelerinden kurtulabilirler. Allah Teâlâ onlara da bu muvaffakiyeti versin.
Namazdan sonra, geçtiğimiz günlerde seksen yaşında vefat eden Cemaat mürebbisi Sayın Zikrullah Tayo Ayub Beyefendi’nin gıyabi cenaze namazını kıldıracağım. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. Allah’ın lütfuyla musî yani vasiyet nizamına girmişti. Nijeryalıydı. 1965 yılında bir rüya vasıtasıyla Ahmediyeti kabul etti. 1966’da Gana’daki Ahmediye Eğitim Koleji’ne girdi; oradaki temel eğitimini tamamladıktan sonra 1969’da Nijerya’ya döndü. Bir yıl hizmet ettikten sonra 1970’de Şahid diploması almak için Rabvah’taki Camia Ahmediye’ye kaydoldu. 1977 yılında Mevlevi Fazıl imtihanını da başarıyla geçti. 1979’da Şahid diplomasını aldıktan sonra Nijerya’ya geldi ve hizmete başlayarak vefatına kadar orada kaldı. Yaklaşık 47 yıl hizmet etmek nasip oldu. Nijerya’nın çeşitli yerlerinde görev yaptı. Nijerya’da Naib Emir olarak da hizmetlerde bulundu. Gazetecilik alanında lisansüstü eğitimi almıştı, dolayısıyla bu alanda da çalışmalar yürüttü. Nijerya Camia-tül Mübeşşirîn’in müdürlüğü görevinde bulundu; önce vekaleten, sonra üç dört yıl asil müdür olarak çalıştı. Çok iyi bir sporcuydu ve sporla yakından ilgiliydi ancak sporun hiçbir zaman ibadetlerine engel olmasına izin vermedi. İyi bir yazar, dilbilimci ve şairdi. Geride eşinin yanı sıra üç oğul ve beş kız evlat bırakmıştır. En küçük oğulları Abdülmücip Bey, şu an Nijerya’da Mübelliğ olmakla birlikte, Review of Religions Nijerya koordinatörü olarak hizmet etmektedir ve hayatını dine vakfetmiş biridir.
Baş Mübelliğ Tahir Adnan Bey, merhumun çok takva sahibi, itaatkâr ve cemaat hizmeti için her an hazır bir şahsiyet olduğunu söylemektedir. Şöyle demiştir: “Kendisini 20 yılı aşkın bir süre yakından tanıma fırsatım oldu; bu süre zarfında onun yüce karakterine, tevazuuna, Hilafet ve cemaat nizamına olan olağanüstü sadakat ve itaatine dair pek çok örnek müşahede ettim. Ben baş Mübelliğ olarak görevlendirildiğimde o benden yaşça büyük olmasına rağmen söylediklerimi tam bir vefa, sorumluluk ve itaatle kabul edip uyguladı.”
Aynı şekilde cemaat mürebbisi Yusuf Halik Bey de şöyle demiştir: “Müdür olarak öğrencilerin terbiyesine fevkalade özen gösterirdi. Öğrencilerde sorumluluk bilinci oluşturur ve herhangi bir iş için asla mazeret üretmemeleri gerektiğini öğütlerdi. Vaktin Halifesi’nin talimatlarını anında yerine getirmeye özellikle vurgu yapardı. Ameli eğitim için öğrencileri tebliğ seferlerine gönderirdi. Her iş için daima kendi şahsi örneğini ortaya koydu ve bu, öğrencilerin hayatında derin bir iz bıraktı.”
Ben de kendisini gördüm; son derece ihlaslı, vefalı ve çok mütevazı bir insandı. Allah Teâlâ ona mağfiret ve rahmetiyle muamele etsin, derecelerini yüceltsin.










