2.1.2026 – Hz. Mesih-i Mev’ud’un (as) Allah aşkına dair iman verici olaylar

Emir’ül Müminin 5. Halifetü’l Mesih hazretleri, 2 Ocak 2026 (2 Sulh 1405 Hicri Şemsi) tarihinde Mübarek Camii, İslamabad, Tilford, İngiltere’de bir Cuma hutbesi irad etti. Bu hutbe, MTA televizyonu aracılığıyla tüm dünyaya yayınlandı. Teşehhüd, Teavvüz ve Fatiha Suresi’nden sonra Huzur-i Enver (Allah kendisine yardım etsin) şöyle buyurdu:
Geçtiğimiz hutbede, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Allah sevgisiyle ilgili örnek ahlakından bahsedilmişti.
Çağımızda, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sadık hizmetkarı hz. Mesih-i Mevud (a.s.), Efendisinin ve izinden giderek Allah sevgisinin en yüce standartlarını tesis etti. Bunun bir sonucu olarak Allah’ın lütufları onun üzerine oldu ve Allah’a duyduğu o sevgi insanlar tarafından da hissediliyordu.
Bu konuyla ilgili bazı vakaları anlatacağım; ancak öncesinde Hazret-i Mesih Mevud’un (a.s.) bu sevgiyi bizzat kendi kelimeleriyle ifade edişine değinmek istiyorum. Bir yerde şöyle buyurmaktadır:
“Bu İlahi inayetin üzerime inmesine vesile olan hangi amelimdir, bunu anlatmaya muktedir değilim. Sadece kendi içimde şunu hissediyorum: Yaradılış gereği kalbimde, Allah-u Teala’ya karşı sadakatle dolu öyle bir çekim var ki, hiçbir engel onu durduramaz. Dolayısıyla Allah-u Teala’nın bana gösterdiği lutufları yalnızca O’nun bir ihsanıdır. Yani Allah-u Teala’nın üzerimdeki tüm bu lütufları; Allah’ın sevgilisi ve aziz Peygamberi’ne (s.a.v.) tam bir bağlılıkla itaat etmem ve onu can-ı gönülden sevmem sayesindedir. Bunun neticesinde ise Allah Teala’nın sevgisinin kapıları üzerime ardına kadar açılmaya devam etti”
Hz. Mesih-i Mevud (a.s.) bir yerde şöyle buyurmaktadır: “Benim meskenim mescitlerdir, salih kişiler kardeşlerimdir, Allah-u Teala’nın zikri malım ve mülkümdür, O’nun mahlukatı ise benim ailemdir.”
Hz. Mesih-i Mevud (a.s.) bir başka yerde ise şöyle buyurur: “Biz her şeyi sadece Allah-u Teala için seviyoruz. Eşimiz olsun, çocuklarımız veya dostlarımız olsun; hepsiyle olan bağımız Allah içindir.”
Yine kendisi şöyle buyurmaktadır: “Sadık olanlar imtihan zamanlarında bile sebatlı kalırlar ve bilirler ki sonunda Allah mutlaka bizim yardımcımız olacaktır. Bu aciz kul, her ne kadar böyle kâmil dostların varlığından dolayı Allah-u Teala’ya şükretse de, şuna da imanım tamdır: Eğer tek bir fert bile yanımda kalmasa ve herkes beni bırakıp kendi yoluna gitse, yine de zerre kadar korkum olmaz. Ben biliyorum ki Allah benimledir. Eğer ezilsem, parçalansam, bir zerreden daha değersiz hale gelsem ve her taraftan eziyet, küfür ve lanet görsem bile; yine de sonunda zafer kazanan ben olacağım.”
Hz. Mesih-i Mevud (a.s) yine şöyle buyurdu: “Hiçbir şey bizim Allah ile olan bağımızı koparamaz. O’nun izzeti ve celali üzerine yemin ederim ki; benim için dünyada ve ahirette, O’nun dininin azametinin zahir olmasından, celalinin parlamasından ve O’nun sözünün yücelmesinden daha sevgili hiçbir şey yoktur.”
Hz. Mesih-i Mevud (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Öyleyse, eğer bir kimse benim izimden yürümek istemiyorsa benden ayrılsın. Henüz önümde geçmem gereken hangi korkunç ormanların ve dikenli çöllerin olduğu henüz bilinmez. Bu yüzden narin ayakları olanlar, neden benimle birlikte sıkıntı çeksinler? Benim olanlar; ne musibetle, ne insanların küfür ve hakaretleriyle, ne de semavi bela ve imtihanlarla benden ayrılmazlar. Benim olmayanlar ise boşuna dostluk davası güderler; çünkü onlar yakında ayrılacaklar ve onların sonraki hali, önceki hallerinden daha beter olacaktır. Biz depremlerden korkabilir miyiz? Allah yolundaki imtihanlardan dehşete mi düşeceğiz? Sevgili Rabbimizin herhangi bir sınaması sebebiyle O’ndan ayrılabilir miyiz? Asla ayrılamayız!”
Hz. Mirza Beşir Ahmed (r.a.) şöyle rivayet etmektedir: Mevlevi Server Şah Bey (r.a.) bana anlattı ki; Gurdaspur’da Kerem Din ile dava devam ettiği günlerdi. Hakim duruşma tarihi vermişti ve Hz. Mesih-i Mev’ud (a.s.) o sırada Kadiyan’daydı.
Huzur (a.s.), duruşmadan iki gün önce beni Gurdaspur’a gönderdi ki, oraya gidip bazı kaynakları çıkarıp hazır edeyim; çünkü bir sonraki duruşmada bu kaynakların sunulması gerekiyordu. Gurdaspur’da merhum Dr. Muhammed İsmail Han ile görüştük. O bana şöyle dedi:
‘Mahkemede katip olan ve cemaatin amansız bir düşmanı olan Katip Muhammed Hüseyin bana geldi ve şunları anlattı: Bugünlerde burada Aryaların bir toplantısı oldu. Bazı Arya dostlarım beni de yanlarında götürdü. Toplantı sona erince yönetim, resmi işlemlerin bittiğini, halkın dışarı çıkması gerektiğini, bazı özel meseleleri görüşeceklerini ilan etti. Sıradan halk gittikten sonra Aryalardan bir kişi ayağa kalktı ve hakime, Mirza Sahib’in (a.s.) adını anarak şöyle dedi: Bu şahıs bizim can düşmanımızdır ve liderimiz Lekhram’ın katilidir. Şimdi tüm milletin gözü sizin üzerinizdedir. Eğer bu avın elinizden kaçmasına izin verirseniz, milletin düşmanı sayılırsınız.’
Bunun üzerine hâkim şu cevabı verdi: ‘Benim zaten fikrim şu ki; eğer elimden gelirse sadece Mirza’yı değil, bu davadaki tüm arkadaşlarını ve şahitlerini de cehenneme göndereyim. Söz veriyorum ki ne olursa olsun ilk duruşmada yargı işlemini gerçekleştireceğim; yani Mirza Sahib’i tutuklatacağım.’
Katip Muhammed Hüseyin (Dr. İsmail’e) demiştir ki: ‘Ben her ne kadar cemaate karşı olsam da, saygın bir ailenin Hinduların ellerinde rezil olmasına razı gelemem. Bu yüzden bu haberi Mirza Sahib’e ulaştırın. Ya davanın Chief Court’a (Yüksek Mahkeme) nakledilmesine çalışsınlar ya da Mirza Sahib duruşmaya katılmayarak doktor raporu sunmalı.’
Mevlevi Bey anlatıyor: ‘Biz hemen vakit kaybetmeden birkaç kişiyi Huzur’u (a.s.) bilgilendirmeleri için Kadiyan’a gönderdik. Durumu kısaca arz ettik ancak Huzur (a.s.) büyük bir tevekkül ve aldırmazlıkla ‘Hayır olsun (bir şey olmaz). Batala’ya gidiyoruz’ buyurdu. Bu sırada avukatlarımız, hâkimin niyetini sezip davayı başka bir mahkemeye naklettirmek için önceden girişimde bulunmuşlardı ama başarılı olamamışlardı.
Nitekim o gün Hz. Mesih-i Mevud (a.s.) Batala’ya gitti. Orada bir odada uzanmış dinlenirken beni çağırdı ve tüm meseleyi detaylarıyla anlatmamı istedi. Başlarda Huzur (a.s.) sessizce dinledi; ne zaman ki ben (hakimin kullandığı) ‘av’ kelimesine geldim, Hz. Mesih-i Mevud (a.s.) birdenbire doğrularak oturdu. Gözleri parladı ve yüzü kıpkırmızı oldu. Şöyle buyurdu:
‘Ben onun avı değilim! Ben aslanım, hem de Allah’ın aslanıyım! O, Allah’ın aslanına nasıl el uzatabilir?’ Bu sözleri söylerken sesi o kadar yükseldi ki, odanın dışındaki herkes bir anda irkildi.
Sonra şöyle buyurdu: ‘Ben Allah’a, O’nun yolunda kelepçeler takınmaya hazır olduğumu söyledim. Fakat O yani Allah Teala buyuruyor ki: Hayır, Ben seni zilletten koruyacağım ve izzetle beraat ettireceğim.’ Ardından Allah sevgisi üzerine bir konuşma yaptı ve yaklaşık yarım saat boyunca konuşmaya devam etti.
Benzer bir olay da şöyledir: Emniyet müdürü, Lekhram cinayeti şüphesiyle yanında polislerle birlikte aniden Kadiyan’a geldi. Hz. Mir Nasır Nevvab (r.a.) haberi alınca büyük bir panik ve endişe içinde Hz. Mesih Mevud’un (a.s.) yanına gitti ve ‘Emniyet müdürü kelepçelerle geliyor!’ diye arz etti. Hz. Mesih-i Mev’ud (a.s.) o sırada ‘Nur-ul Kur’an’ adlı eserini kaleme alıyordu. Başını kaldırıp büyük bir sükûnetle şöyle buyurdu:
‘Mir Sahip! İnsanlar mutluluk zamanlarında gümüş ve altından bilezikler takarlar; biz de Allah yolunda demirden bilezikler taktığımızı varsayarız.’ Sonra biraz duraksadıktan sonra şöyle buyurdu: ‘Fakat bu asla olmayacak; çünkü Allah-u Teala’nın hükümetinin kendine özgü hikmetleri vardır. Allah, kendi halifelerini ve görevlendirdiği elçilerini küçük düşürülmesine izin vermez.’
Hz. Münşi Abdülkerim Sialkoti (r.a.) şöyle rivayet eder: Bir defasında Hz. Mesih-i Mevud (a.s.) şöyle buyurdu: ‘İmtihan zamanlarında biz, cemaatimizdeki bazı zayıf kalpli kişiler için endişeleniyoruz.’ Yani imtihanlar hep gelir; davalar açılır, muhalefet de hep yapılır. İşte böyle durumlar hakkında Hz. Mesih-i Mevud (a.s.) ‘Biz, cemaatimizdeki bazı zayıf kalpli kişiler için endişeleniyoruz.’ buyurmuş ve şöyle devam etmiştir:
‘Benim halim şöyledir: Eğer bana açıkça ‘Sen reddedilmiş birisin ve Biz senin hiçbir muradını yerine getirmeyeceğiz’ diye bir ses gelse bile; Allah-u Teala’ya yemin ederim ki, O’na olan bu aşk ve muhabbetimde ve dinine olan hizmetimde en ufak bir azalma olmayacaktır.'”
“Hazret Nevvab Mübareke Begüm (r.a.) şöyle buyurmaktadır:
“Yüce Allah’ın aşkı, onun ruhunun her bir zerresinde dalga dalga coşmaktaydı. Bu aşk, her an her sözünden ve her eyleminden açıkça belli olurdu. Ben, namaz vakitleri dışında da onu, Kerem Sahibi Rabbine için için yanarak ua ile yakarırken duymuşumdur.”
Daha sonra Hazret Nevvab Mübareke Begüm (r.a.) şöyle bir olay anlatmaktadır: Kendisi osdasındaydı ve dışarı çıkmak için hazırlanıyordu. Amcamızın hanımının bir hizmetçisi geldi ve amcamız Mirza İmamüddin’in vefatı üzerine üzüntüsünü dile getirmeye başladı. O sırada ağzından Pencapça şu sözler döküldü: ‘Çok iyi bir adamdı.’
Hz. Mesih-i Mevud (as) dışarı çıktı; mübarek yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuştu. Şöyle buyurdu: “Sen benim evimde, benim Allah’ımın düşmanını mı övüyorsun!” Yani, Allah’a olan sevgisi, İslam’dan yüz çevirmiş olan Mirza İmamüddin’in adının evinin içinde anılmasına bile müsaade etmedi. Sesinde öyle bir celal vardı ki, o kadın oradan arkasına bakmadan kaçtı.
Hz. Mirza Beşir Ahmed (r.a.) şöyle yazmaktadır: Bir Sih toprak ağasının anlattığına göre; o, dedemize (Hazret-i Mirza Gulam Murtaza Bey’e) şöyle demiştir: ‘Sizin bir oğlunuz daha (hz. Mesih Mevud) varmış ama onu hiç görmedik.’ Dedemiz gülümseyerek şöyle cevap vermiştir: ‘Evet, bir küçük oğlum var ama o yeni evlenmiş gelinler gibi pek ortalıkta görünmez. Eğer onu görmek istersen caminin bir köşesine git de bak; o vaktini hep camide geçiren kimsedir.
Hz. Muslih Mevud (r.a.) şöyle buyurmaktadır: Burada bir şahıs vardı, sonradan cemaate de katıldı ve hz. Mesih-i Mevud (as) ile çok yakın bir bağı oldu. Ancak bu kişi Ahmedi olmadan önce, Hz. Mesih-i Mev’ud (a.s.) ona 20 yıl boyunca dargın kaldı. Sebebi ise şuydu: Bu şahsın bir oğlu ölmüştü. Hz. Mesih-i Mev’ud (a.s.) abisiyle birlikte taziyeye gittiğinde, o adamın ağzından ‘Allah bana büyük zulmetti’ sözü çıkıverdi. Bunu duyunca Hz. Mesih-i Mev’ud (a.s.) ona karşı öyle bir nefret ve soğukluk hissetti ki, yüzünü bile görmek istemedi. Daha sonra Allah ona biat etmeyi nasip etti de o da bu cahilliklerden kurtulmuş oldu.
Hz. Mirza Beşir Ahmed (r.a.) bir başka rivayeti şöyle anlatır: Hazret-i Mesih-i Mevud’un (a.s.) baş ağrısı ve baş dönmesi rahatsızlığı vardı. Bu konuda uzmanlığı olan bir hekimin methini duydular ve onu uzak bir yerden çağırttılar. Hekim, Huzur’u (a.s.) muayene ettikten sonra, ‘Ben sizi iki gün içinde iyileştiririm’ dedi. Hz. Mesih-i Mev’ud (a.s.) bunu duyunca oradan ayrıldı ve Hz. Mevlevi Nuruddin’e (r.a.) bir not yazarak şöyle buyurdu: ‘Ben bu şahsa tedavi olmak istemiyorum. Bu adam ilahlık iddiasında mı bulunuyor?’ Sonra hekime ücretini vererek geri gönderdiler.
Allah-u Teala’dan başka şifa veren mi vardır? Asıl Şâfi (şifa veren) ancak Allah Teala’nın zatıdır.
Hz. Şeyh Yakub Ali İrfani’nin (r.a.) rivayetine göre; Hz. Mesih Mevud (a.s.) şöyle buyururdu: ‘Dalhousie’ye gittiğim zamanlarda; dağların yeşilliklerini ve akan suları gördüğümde, tabiatımda kendiliğinden Allah-u Teala’ya hamd etme coşkusu doğardı ve ibadetten ayrı bir lezzet alırdım.
Muhterem Mevla Bahş Bey’in rivayetine göre; Mübarek Ahmed (r.a.) hasta olduğunda, hz. Mesih-i Mevud (a.s.) onun için büyük bir endişe ve kaygı duymaktaydı. Mübarek Ahmed Bey vefat ettiğinde, bazı sahabeler taziyeye geldiler. Huzur (a.s.) mescide teşrif etti. Huzur (a.s.) her zamankinden daha sakin, hatta daha mutlu görünüyordu. Şöyle buyurdu:
‘Mübarek Ahmed vefat etti. Mevla’mın sözü yerini buldu. O (Allah), zaten daha önceden bu çocuğun ya erkenden vefat edeceğini ya da çok büyük bir Allah dostu olacağını bildirmişti; nitekim Allah onu yanına aldı. Bir Mübarek Ahmed değil, eğer bin oğlum olsa ve bini de vefat etse; yeter ki Mevla’m hoşnut olsun, yani O’nun sözü yerini bulsun, benim mutluluğum ancak bundadır.’
Ludhiana’dan Münşi Ahmed Can Bey hacca gideceği zaman, Hz. Mesih-i Mev’ud (a.s.) ona bir mektup yazarak şöyle buyurmuştur:
‘Bu aciz kulun şu acizane ricasını unutmayın: Allah’ın lütfuyla Beytullah’ı ziyaret etmek nasip olduğunda, o mübarek makamda Allah’ın bu en hakir kulu adına şu kelimelerle niyazda bulunun: “Ey merhametlilerin en merhametlisi! Senin Hindistan diyarında yaşayan, hata dolu ve liyakatsiz kulun Ahmed’in arzı şudur: Ey Erhamürrahimin! Benden razı ol; hatalarımı ve günahlarımı bağışla, çünkü Sen Gafur ve Rahimsin. Benden, Seni en çok razı edecek amelleri sadır et. Benimle nefsimin arasına doğu ile batı kadar mesafe koy. Hayatımı, ölümümü ve sahip olduğum her bir gücü kendi yoluna ada. Beni kendi sevginle yaşat, kendi sevginle öldür ve beni en kâmil sevenlerin arasında dirilt.
Hz. Mesih Mevud (a.s.) şöyle buyurmaktadır:
‘Şunu söylüyorum ki; eğer bana Allah Teala’yı sevmem ve O’na itaat etmem karşılığında en ağır cezaların verileceğine dair kesin bir bilgi verilse dahi, yemin ederek söylerim ki benim fıtratım, bu zorluk ve belaları büyük bir lezzet, sevgi coşkusu ve şevkle göğüslemeye hazırdır.'”
Hz. Mesih-i Mev’ud (a.s.) şöyle buyurmaktadır:
‘Her şeye kadir olan bir Rabbi olduğundan hâlâ haberi olmayan insan ne kadar bedbahttır! Bizim cennetimiz, bizim Rabbimizdir. En yüce lezzetlerimiz Rabbimizdedir; çünkü biz O’nu gördük ve her türlü güzelliği O’nda bulduk. Bu zenginlik, uğrunda can verilse dahi alınmaya değerdir; bu yakut, tüm varlığın feda edilmesi pahasına olsa bile satın alınmaya layıktır. Ey mahrum kalanlar! Sizi suya kandıracak olan bu pınara doğru koşun; bu, sizi kurtaracak olan hayat pınarıdır. Ne yapayım, bu müjdeyi kalplere nasıl yerleştireyim? İnsanlar duysun diye çarşı pazarda hangi davulla nida edeyim? İnsanların kulakları duymak için açılsın diye hangi ilaçla tedavi edeyim?
Daha sonra Huzur-i Enver (Allah yardımcısı olsun), yeni yıl münasebetiyle dualar edilmesi yönünde çağrıda bulundu. Hutbenin ikinci kısmından önce Huzur-i Enver şöyle buyurdu:
‘Namazdan sonra üç gıyabi cenaze namazı kıldıracağım.’
Birinci cenaze, 90 yaşında vefat eden Reyhane Basime Hanım’ındır. Kendisi Hz. Mesih Mevud’un (a.s.) torununun kızı, hz. Mirza Sultan Ahmed Bey’in torunu ve hz. Mir Muhammed İshak Bey’in (r.a.) torunuydu. ‘Vasiyet’ sistemine dahildi. İki oğlu hayatlarını din hizmetine adamıştır. Evlendikten sonra eşiyle birlikte Kenya’da da yaşamıştır.
Bir sonraki isim, Liberya Lajna İmaillah eski başkanı olan Muhtereme İffet Halim Hanım’dır. Dr. Abdülhalim Bey’in eşiydi. 59 yaşında vefat etmiştir. Mal varlığının 1/3’ünü vasiyet eden bir ‘Musiye’ idi. 2004 yılında eşiyle birlikte Liberya’ya gitmişti. Çocukları yoktu, iki çocuğu koruyucu aile olarak büyütmüşlerdi.
Üçüncü isim ise Mısır’dan Abdülalim Berberi Bey’dir. O da geçtiğimiz günlerde 64 yaşında vefat etmiştir.
Huzur-i Enver, her üç merhum için de Allah’tan mağfiret ve derecelerinin yükseltilmesi için dua etti ve gıyabi cenaze namazlarını kıldıracağını ilan etti.

Önceki

19.1.2025 – En Güzel Örnek Olarak Hz. Muhammed (sav)

Sonraki

Kuran’da inen ilk emir nedir?