Emir’ül Müminin 5. Halifetü’l Mesih hazretleri, 20 Şubat 2026 (20 Tebliğ 1405 Hicri Şemsi) tarihinde İngiltere’nin Tilford şehrindeki İslamabad Mübarek Camii’nde Cuma Hutbesi irat etti. Hutbe, Müslüman Ahmediye Televizyonu (MTA) aracılığıyla tüm dünyaya yayınlandı.
Teşehhüd, Teavvuz ve Fatiha Suresi’nin tilavetinden sonra Huzur-ı Enver (Allah yardımcı olsun) şöyle buyurdu:
Allah’ın lütfuyla yarın Ramazan başlıyor. Bu oruç ayı, Allah-u Teâlâ tarafından bizlere özellikle O’nunla bağ kurmamız ve manevi ıslahımız için lütfedilmiştir. Allah her Ahmediyi, bu aydan azami derecede istifade etmeye muvaffak versin.
Ancak her zaman hatırlanmalıdır ki; gerçek fayda, Ramazan’dan sonra da Allah sevgisi ve ibadet standartlarını korumaya, hatta yükseltmeye çalıştığımızda hasıl olur. Ancak o zaman yaratılış gayemizi de yerine getirmiş oluruz.
Geçtiğimiz birkaç cumadır, Peygamber Efendimiz’in (sav) Allah sevgisi, ibadet şekli ve standartları ile müminlere bu konudaki tavsiye ve talimatlarını anlatmaktaydım. Daha sonra onun sadık kulu hz. Mesih Mevud’un (as), yine onun güzel ahlakına uyarak yaşadığı hadiseleri aktarmıştım. Bu konu halen devam etmektedir ve bugün Ramazan münasebetiyle de devam edecektir.
Hz. Mesih Mevud’un (as) siretinden, Allah ile bağını ve dualarını ortaya koyan bazı hadiseler anlatacağım.
Bu hadiseleri sadece dinleyip bunlardan zevk almakla kalmamalıyız; aksine bunlar bizler için birer rehber olmalıdır.
Huzur-i Enver, hz. Mesih Mevud’un (as) hayatından kesitler sunarken; hz. Sahibzade Mirza Beşir Ahmed’in (ra), Mevlevi Muhammed Abdullah Butalavi’nin (ra) bir beyanına dayandırdığı rivayeti naklederek şöyle buyurdu:
Mevlevi Muhammed Abdullah Batalavi, muhtemelen 1907 yılındaki bir olayı anlatarak şöyle demiştir: Bir defasında, anne tarafından akrabam da olan merhum Kadı Ziyauddin’in kızı Emetü’r-Rahman Hanım, bana atık kağıt hükmünde olan bir kağıt parçası verdi. Ancak üzerinde hem hz. Mesih Mevud’un (as) hem de hz. Ümmü’l-Müminin’in kendi elleriyle yazdıkları ifadeler bulunduğu için, onu bir teberrük olarak büyük bir şevkle aldım ve muhafaza ettim. Daha sonra bu kağıdı bir yerlerde kaybettiğini belirtir. Fakat Ümetü’r-Rahman Hanım’ın bizzat bana anlattığı bir hadiseyle bağlantılı olduğu için, bu samimi ifadelerle yazılmış metin; hz. Mesih Mevud’un (as) Allah ile olan bağına, takvasına, temizliğine ve ibadete olan düşkünlüğüne ışık tutmaktadır. Bu nedenle bundan bahsetmeyi gerekli görüyorum.
Emetü’r-Rahman Hanım şöyle anlatmıştır: Bir gün hz. Mesih Mevud (as) ve hz. Ümmü’l-Müminin, gözler kapalıyken kağıda yazı yazılıp yazılamayacağını tecrübe etmek istediler. Bunun üzerine hz. Mesih Mevud (as) o kağıt parçasını alarak üzerine şu ifadeleri yazdı; bu sözler harfi harfine ezberimdedir. Huzur’un (as) gözleri kapalıyken yazdığı şuydu: “İnsan her vakit Allah-u Teâlâ’dan korkmalı ve beş vakit O’nun huzurunda dua etmeye devam etmelidir.”
Huzur-i Enver şöyle buyurdu: İşte bu, kendisini kabul edenlere daima telkin ettiği standarttır. Hz. Mesih-i Mev’ud (as) her an sadece şunu düşünürdü: Beni kabul edenler, hatta her mümin; içinde Allah korkusu taşıyan ve daima ibadete yönelen kimseler olsun.
Aynı şekilde hz. Sahibzade Mirza Beşir Ahmed (ra) bir başka hadiseyi şöyle beyan etmiştir: Mian Abdullah Sanori (ra), Hz. Mesih-i Mev’ud’un (as) 1884 yılında Kadiyan dışına çıkarak çileye çekilme ve Hindistan’ı da gezme niyeti olduğunu anlatmıştır. Önce Gurdaspur bölgesindeki Sujanpur’a gidip halvette kalmayı amaçlamış, ancak daha sonra “Senin isteğin Hoşyarpur’da çözülecek” şeklinde vahiy inmiştir. Bunun üzerine Ocak 1886’da Hoşyarpur’a gitmeden önce beni Kadiyan’a çağırmış ve Hoşyarpur eşrafından Şeyh Mehr Ali’ye, iki aylığına Hoşyarpur’a gelmek istediğini ve şehrin kenarında üst katı olan bir ev ayarlanmasını rica eden bir mektup yazılmıştır. O da “Tavile” adıyla bilinen evini boşaltmıştır. Huzur, tahtırevanla Beas Nehri yolu üzerinden teşrif etmiştir. Yanında Mian Abdullah, Şeyh Hamid Ali ve Fetih Han vardı. Nehri geçmek için tekneye bindiler; tekne ilerlerken Huzur (as) şöyle buyurdu: “Mian Abdullah! Kamil birinin sohbeti, bu nehir yolculuğu gibidir ki hem karşıya geçme ümidi hem de boğulma tehlikesi vardır.” Rivayet eden der ki: “Huzur’un bu sözünü o an öylesine dinledim, fakat daha sonra Fetih Han mürted olunca bu sözü hatırladım.”
Huzur (as), el ilanı yoluyla şu duyuruyu yaptı: “Kırk gün boyunca hiç kimse beni görmeye gelmesin ve kimse beni davete çağırmasın. Bu kırk gün geçtikten sonra yirmi gün daha kalacağım; o yirmi gün içinde görüşme ve soru-cevap izni olacaktır.” Bize de şu emri verdi: “Giriş kapısının zinciri her zaman takılı kalsın; evde kalanlardan kimse beni çağırmasın, yukarıya kimse gelmesin. Namazı da yukarıda eda edeceğim.” Cuma namazı için ise şöyle buyurdu: “Şehrin bir kenarında olan, tenha bir cami bulun ki orada namazımızı baş başa eda edebilelim.”
Bir keresinde Hz. Mesih-i Mev’ud (as) bana şöyle buyurdu: “Mian Abdullah! Bu günlerde üzerime Allah-u Teâlâ’nın lütuf kapıları ardına kadar açıldı; bazen Allah-u Teâlâ benimle uzun süre konuşmaya devam ediyor, eğer bu hadiseler yazılsa birçok sayfa tutar.” Nitekim Mian Abdullah Sahip, “Vadedilen Oğul” hakkındaki vahiylerin de bu çile esnasında geldiğini ve çileden sonra bu gaybî haberi bizzat Hoşyarpur’dan ilan ettiğini söyler.
Huzur-i Enver şöyle buyurdu: Bu, cemaat içinde “Muslih Mevud gaybî haberi” adıyla da bilinen 20 Şubat 1886 tarihli ilandır. Bugünün 20 Şubat olması ve “Vadedilen Oğul” gaybî haberinin büyük bir şanla gerçekleştiği günle çakışması da özel bir tevafuktur. O Vadedilen Oğul ki gaybî habere uygun olarak dünyaya geldi, elli iki yıllık hilafeti sürdü ve Allah-u Teâlâ onu başarılarla donattı. Muslih Mevud gaybi haberindeki tüm o önceden bildirmeler, ilhamlar ve sözlerin hepsi hz. Mirza Beşiruddin Mahmud Ahmed (ra) şahsında gerçekleşti. Bu tevafuku şu yüzden söylüyorum; bu hadise bugün tam da karşıma çıktı, oysa daha önce veya sonra da gelebilirdi. Ancak bugün gelmesinde ve benim bunu anlatmamda Allah-u Teâlâ’nın bir hikmeti vardı. Bugünlerde cemaat içinde bununla ilgili toplantılar yapılıyor, oralardan tarih öğrenilebilir; ayrıca MTA’daki programlardan da tarih öğrenilebilir, onlar izlenmelidir.
Hz. Sahibzade Mirza Beşir Ahmed (ra) şöyle beyan etmektedir: Mian Abdullah’a, Hz. Mesih-i Mev’ud’un (as) bu halvet döneminde neler yaptığını ve nasıl ibadet ettiğini sordum. O şöyle cevap verdi: “Bunu biz bilmiyoruz, çünkü kendisi yukarıdaki odada kalıyordu.” Şöyle anlatırdı: “Bir gün yemek koymak için yukarı çıktığımda Hz. Sahib (as) bana, ‘Bana şu vahiy geldi: Bûrike men fîhâ ve men havlehâ‘ buyurdu ve açıklama yaptı: ‘Men fîhâ‘ (içindeki) ile ben, yani Mesih Mevud (as) kastediliyorum; ‘Men havlehâ‘ (çevresindekiler) ile de sizler kastediliyorsunuz.”
O günlerde Fetih Han çok inançlıydı ve “Ben Hazret Sahib’i bir peygamber olarak görüyorum” diyordu; ancak ayağı kayınca mürted oldu.
Bu bağlamda Huzur-i Enver şu noktaya dikkat çekti: Bu nedenle insan daima sonunun hayırlı olması için dua etmeli ve imanının sağlamlığı için çaba göstermelidir. Bunun için dua da etmelidir; özellikle Ramazan’da yapacağı dualarda her bir kişi, Allah-u Teâlâ’nın sonumuzu hayreylemesi ve bizi imanda sabit kılması için dua etmelidir.
Huzur-i Enver şöyle buyurdu: Aynı şekilde, bir başka hadise de Hz. Mesih-i Mev’ud’un (as) namaz kılışı hakkındadır. Bazı insanlar namazın fıkhî meseleleri, ellerin nasıl bağlanacağı ve namazın çeşitli hareketlerinin nasıl olacağı hakkında sorular sorarlar. Mian Ali Muhammed Sahip, hz. Mesih Mevud’un (as) namaz kılma şeklini şöyle anlatır: Bir defasında Huzur’u sünnet namazı kılarken gördüm; Hz. Mesih-i Mev’ud (as) ellerini göbeğinin yukarısında bağlamıştı ve sağ elinin orta parmağı dirseğine kadar ulaşıyor, belki biraz gerisinde kalıyordu. Secde ederken alnını ve burnunu iki elinin arasına gelecek şekilde yere koyuyordu; parmakları ise düz bir şekilde Kabe istikametine bakıyordu. Secdeden kalktığında ise mübarek sarığı gevşek olduğu için arkaya kayardı, onu parmağıyla düzeltirdi.
Aynı şekilde Bhai Çodri Abdurrahman Bey, Huzur’un teheccüd namazını büyük bir acziyetle kıldığını beyan eder. Öyle ki, küçük caminin önündeki odadan bile sesi duyulurdu. Huzur’un (as) adeti, İhdina’s-sırata’l-mustakîm (Bizi doğru yola ilet) ayetini defalarca tekrar etmekti. İşte bu duayı biz de tekrar etmeliyiz ki Allah-u Teâlâ bizi daima hidayet üzere sabit kılsın.
Hz. Master Nezir Hüseyin Bey, Hz. Mesih-i Mev’ud’un (as) teheccüd namazındaki halini anlatırken şöyle yazar: Gece saat üç sularında Huzur’u gördüm, namaz kılıyordu; ben de abdest alıp Huzur’un arkasında biraz mesafeli bir şekilde namaza durdum. Huzur’un kıyamı, rükusu veya secdesi kadar uzun süre durmaya çok gayret ettim ama başaramadım; sadece iki rekatta şiddetli şekilde yoruldum, oysa Huzur hâlâ benim dahil olduğum aynı rekattaydı. Der ki: Gündüz vakti Huzur’un etrafında oturduğumuzda ve Huzur cemaate teheccüd kılmayı vurgularken, şöyle arz ettim: “Eğer teheccüd kılınamazsa, o takdirde en azından ne yapılmalıdır?” Bunun üzerine Huzur şöyle buyurdu: “O vakitte bolca istiğfar etsin, Allah’ı bolca tesbih ve tahmid etsin (yüceltsin ve övsün); bu sayede teheccüd kılma tevfiki de nasip olur.”
Huzur-i Enver şu noktaya dikkat çekti: Hz. Mesih-i Mev’ud’un (as) öğrettiği bu dualar, teheccüdün yerini tutması için değil, aksine teheccüd kılmaya muvaffak olabilmek içindir. Dolayısıyla bu, bizim de gevşeklik gösterdiğimiz günlerde uygulamamız gereken bir reçetedir.
Şu anda Ramazan ayındayız ve teheccüd için az çok bir güç nasip oluyor; eğer olmuyorsa da çaba gösterilmelidir. Kuşkusuz camilerde Teravih de kıldırılmaktadır ve bu, zayıf olanlar veya sabah tam vaktinde kalkamayan ya da fazla vakit ayıramayanlar için bir alternatif niteliğindedir. Ancak bu, tam hakkını verebilecek bir alternatif değildir; Peygamber Efendimiz’in (sav) sünneti ve onun sadık kulunun (as) yolu, gece kalkıp teheccüd kılmaktır. Bu nedenle, Teravih kılınmış olsa bile, ister iki rekat ister dört rekat olsun, teheccüd namazını mutlaka kılmaya gayret edilmelidir.
Hz. Sahibzade Mirza Beşir Ahmed (ra) şöyle buyurur: Annem (hz. Ümmü’l-Müminin) bana şöyle anlattı: Bir defasında hz. Mesih Mevud (as), “Bana Allah-u Teâlâ tarafından bildirildi ki” veya “Haber verildi ki; ‘Subhanallâhi ve bi-hamdihî subhanallâhi’l-azîm‘ tesbihi çokça okunmalıdır” demiştir. Annem, bu sebeple onun (as) bunu çok sık okuduğunu, hatta gece yatakta bir yandan diğer yana dönerken bile bu kelamın dilinde olduğunu anlatırdı.
Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle buyurmuştur: “Eğer Allah-u Teâlâ bana ‘Yalnızlığı (halveti) mi yoksa toplum içinde olmayı mı tercih edersin?’ diye seçenek sunsa, o Pak Zat’a yemin ederim ki yalnızlığı seçerdim; ben amel meydanına adeta sürüklenerek çıkarıldım. Yalnızlıkta aldığım lezzeti Allah’tan başka kimse bilmez. Ben yaklaşık 25 yıl boyunca inzivada oturdum ve bir an bile şöhret tahtına oturmayı arzu etmedim.”
Huzur-i Enver son olarak şöyle buyurdu: Hz. Mesih-i Mev’ud (as) başka bir yerde de dünyevi işlerin tamamen terk edilmemesi gerektiğini, Allah-u Teâlâ’nın verdiği nimetlerin kadrinin bilinmesi gerektiğini buyurmuştur. Herkes kendi durumuna bakarak; ne dünyaya tamamen boğulacak kadar dalmalı, ne de dünyevi hakların yok olacağı kadar dünyayı terk etmelidir. İslam’ın dengeli öğretisini benimsemek gerekir; ancak bir şey daima hatırlanmalıdır ki, Allah-u Teâlâ asla bırakılmamalıdır. Bu açıdan her zaman çok titiz olunmalıdır.
Huzur-i Enver hutbenin sonunda dua çağrısında bulunarak şöyle buyurdu:
Allah Teâlâ, bu Ramazan’da bize ibadetin hakkını layığıyla vermeye muvaffak kılsın ve Allah sevgisinde bizi ilerletsin ki bu Ramazan’ın feyzinden azami derecede istifade edelim ve bu feyzin etkileri sonrasında da üzerimizde kalsın. Allah bizi gerçek bir mümin ve Müslüman’ın nişanı olan kimselerden eylesin.
Bu günlerde özellikle zorluklar içinde olan ve asılsız davalarla tutuklu bulunan Ahmediler için çokça dua edin; Allah-u Teâlâ Ahmedi kardeşlerimiz için kolaylıklar yaratsın.
Dualarınızda İslam ümmetini de unutmayın.
Dünyanın felaketten kurtulması için de dua edin.
Allah Teâlâ masum insanları şerlilerin kötülüğünden korusun; eğer savaş ve yıkım mukadder ise, Allah-u Teâlâ masumları daima bundan muhafaza buyursun ve zalimleri cezalandırsın. (Amin)










