27.02.2026 – Tevhid perspektifinden Hz. Resulüllah’ın iman verici sireti

Emir’ül Müminin 5. Halifetü’l Mesih hazretleri, 27 Şubat  2026 (27 Tebliğ 1405 Hicri Şemsi) tarihinde İngiltere’nin Tilford şehrindeki İslamabad Mübarek Camii’nde Cuma Hutbesi irat etti. Hutbe, Müslüman Ahmediye Televizyonu (MTA) aracılığıyla tüm dünyaya yayınlandı.

​ Teşehhüd, Teavvuz ve Fatiha Suresi’nin tilavetinden sonra Huzur-ı Enver (Allah yardımcı olsun) şöyle buyurdu:

Tüm peygamberler dünyaya tevhid inancını yerleştirmek için gelmişler ve kavimlerine bunun eğitimini vermişlerdir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bu mesajla gelmiş, bu işi devam ettirmek için gelmiştir. İnananlarda tevhid ruhunu uyandırmak için gelmiştir.

Peygamber Efendimiz, Allah Teâlâ’dan ilim alarak tevhidi kabul etmenin delillerini sunmuştur. Şirke karşı cihat ettiyse bunu delilsiz yapmamış; bilakis şirkin kötülüğünü anlatmış, onu kavratarak ona karşı nefret uyandırmıştır. Onun takipçileri üzerinde etkili olan bu eğitimi, bizzat kendisinin her söz ve fiilinin bunun gerçek bir timsali olması sebebiyle tesirliydi. Diğer kavimlerin kendi peygamberlerini secde mercii haline getirmeleri gibi, Müslüman ümmetinde de bu korkunç günahın oluşmasından endişe ediyordu. Kur’an-ı Kerim’de defalarca farklı yönlerden bizlere tevhid dersi verilmiştir.

Allah Teâlâ’nın Enbiya Suresi’nde buyurduğu gibi: “Senden önce hiçbir resul göndermedik ki ona: ‘Benden başka ilah yoktur; şu halde bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım.”

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurur: “De ki: Şüphesiz, dini O’na has kılarak Allah’a ibadet etmem bana emredildi.”

Kur’an-ı Kerim’in sonunda Allah kendi tevhidini şöyle ilan eder:

قُلْ هُوَ اللّٰهُ أَحَدٌ۔اللّٰهُ الصَّمَدُ۔لَمۡ یَلِدۡ ۬ۙ وَلَمۡ یُوۡلَدْ۔وَلَمْ يَكُنْ لَّهٗ كُفُوًا أَحَدٌ

“De ki: O Allah tektir. Allah Samed’dir (her şey O’na muhtaçtır, O hiçbir şeye muhtaç değildir). O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. O’nun hiçbir dengi de olmamıştır.” Allah Teâlâ burada her türlü şirkin reddini ilan buyurmuştur.

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) fıtratı o kadar pak ve temizdi ki, tevhid sevgisi O’nun her zerresine ve damarına nakşedilmişti.

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) siretinden (hayatından) birkaç hadiseyi takdim ediyorum:

Hazreti Ümmü Eymen (r.a.) anlatıyor: Kuvana adında, Kureyşlilerin çok saygı duyduğu bir put vardı. Orayı ziyaret ederlerdi. Ebu Talib de kendi kavmiyle oraya giderdi ve Resulullah’ı (s.a.v.) da yanında götürmek isterdi ancak O  reddederdi. Bir defasında halalarının çok ısrar etmesi üzerine oraya gitti fakat büyük bir korkuyla geri döndü ve şöyle dedi: “Ben orada garip bir manzara gördüm. Ne zaman puta yaklaşacak olsam, beyaz giyimli bir şahıs bağırarak ‘Ey Muhammed! Geri dur ve bu puta dokunma!’ diyordu.”

Çocukluğunda amcası Ebu Talib ile çıktığı Şam yolculuğu sırasında Hristiyan rahip Bahira ile karşılaştı. Hz. Peygamber (s.a.v.), onun bir sorusu üzerine şöyle buyurdu: “Bana Lat ve Uzza putları hakkında bir şey sorma. Vallahi, onlardan daha fazla nefret ettiğim başka bir şey yoktur.”

Nebî-i Kerim (s.a.v.), Hz. Hatice’nin (r.a.) ticaret malını götürdüğü Şam yolculuğunda, bir adamla bir mesele yüzünden anlaşmazlığa düştü. O adam: “Lat ve Uzza üzerine yemin et ki senin sözüne inanayım” dedi. Resulullah (s.a.v.) ise: “Ben ömrüm boyunca onlar adına asla yemin etmedim” buyurdu.

Peygamberlik gelmeden önce, tek olan Allah’a ibadet etmek için Mekke’den üç mil uzaklıkta bulunan ve bugün Cebel-i Nur (Nur Dağı) olarak adlandırılan Hira Mağarası’na giderdi. Hz. Peygamber kırk yaşına geldiğinde bir gün Cebrail (a.s.) göründü ve Allah Teâlâ’nın onu peygamber olarak görevlendirdiği ilk vahiy nazil oldu. İlk vahiyle birlikte Hz. Peygamber (s.a.v.), insanları Allah’ın birliğine çağırmaya ve şirke karşı eğitim vermeye başladı.

Vaat Edilen Mesih (a.s.) şöyle buyurur: “Bizim Peygamberimiz (s.a.v.), kaybolmuş hakikati dünyaya yeniden getiren, hakikati izhar etmek için gelmiş en büyük müceddiddir. Bu onurda hiçbir peygamber bizim Peygamberimizle (s.a.v.) ortak değildir; zira O tüm dünyayı karanlık içinde bulmuş ve onun zuhuruyla o karanlık nura dönüşmüştür.”

İçinde zuhur ettiği kavim, şirk gömleğini çıkarıp tevhid libasını giymeden o vefat etmemiştir. Sadece bununla kalmamış, o insanlar imanın en yüksek mertebelerine ulaşmış; onlardan sadakat, vefa ve yakine dair öyle işler sadır olmuştur ki dünyanın başka hiçbir yerinde benzeri bulunmaz. Bu derece büyük bir başarı, Hz. Peygamber (s.a.v.) dışında hiçbir peygambere nasip olmamıştır. Peygamber Efendimizin nübüvvetinin en büyük delillerinden biri de şudur: O, zamanın en koyu karanlığa gömüldüğü bir dönemde gönderilmiş; sonra milyonlarca insanın şirki ve putperestliği bırakıp tevhidi ve doğru yolu seçtiği bir zamanda dünyadan göç etmiştir.

Şüphesiz Peygamberimiz (s.a.v.), maneviyatı tesis etme bakımından ikinci Adem’di; hatta tüm insani faziletlerin kendisi aracılığıyla ve vesilesiyle kemale erdiği hakiki Adem O idi.

Ne yazık ki bugün Ümmet-i Muhammed de Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bizlere telkin ettiği tevhid onurunu unutmaya başlıyor. Halis tevhidi unutmak sebebiyle, bir Müslümanın vasfı olması gereken Allah Teâlâ’nın sıfatlarına dair o saf iman da kalmadı. Böyle bir durumda, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sadık kulu olan Zat’a (Vaat Edilen Mesih’e) inananların görevi tevhidi kavramak ve kendi içlerinde özel değişimler meydana getirmektir.

Bu, ibadetin özel ayıdır. Ramazan’da bunun için hususi gayret gösterilmeli ve dua edilmelidir. Hz. Peygamber (s.a.v.) tüm hayatı boyunca tevhidi yerleştirmek için nasıl çabaladıysa, eğer onu sevdiğimizi iddia ediyorsak, bizim de bunun için özel bir çaba sarf etmemiz gerekecektir.

Hz. Muslih Mev’ud (r.a.) şöyle buyurur: Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ, Resul-i Ekrem’e (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Ey Muhammed Resulullah (s.a.v.)! Dünyanın her köşesindeki insanları uyar, fakat önce kendi yakınlarını uyar; çünkü onların senin üzerinde iki kat hakkı vardır.”

Bunun üzerine Muhammed Resulullah (s.a.v.), emre uyarak Mekke adetlerine göre Safa Tepesi’ne çıktı ve çeşitli kabilelerin isimlerini söyleyerek onları çağırmaya başladı. Önce Âl-i Galib’i çağırdı. Sonra Luy kabilesine seslendi. Ardından Âl-i Mürre’yi, Âl-i Kilab’ı ve Kusayy halkını çağırdı. Nihayet herkes toplandı. Mekke halkı bir araya gelince Resul-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bakın! Eğer size bu dağın arkasında size saldırmak isteyen büyük bir ordunun toplandığını söylesem bana inanır mısınız?” Onlar, “Neden inanmayalım, biz seni her zaman doğru sözlü bulduk” dediler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Ey insanlar, dinleyin! Size önemli bir haber veriyorum. Ben, Allah tarafından bir elçi olarak gönderildim. Eğer Allah Teâlâ’nın azabından güvende kalmak istiyorsanız bana uyun.”

Onun bunu söylemesiyle Ebu Leheb öfkeyle (hâşâ) “Sana yazıklar olsun! Bizi sadece bunun için mi topladın?” dedi. Diğer insanlar da aynı şekilde alay ederek dağılıp gittiler.

Vaat Edilen Mesih (a.s.) şöyle buyurur: Bir nebi veya resul Allah tarafından görevlendirildiğinde ve onun cemaati insanlar tarafından gelecek vadeden, doğru sözlü, azimli ve gelişen bir topluluk olarak görüldüğünde; mevcut kavimlerin ve fırkaların kalplerinde onlara karşı mutlaka bir tür kin ve haset doğar. Bilhassa her dinin uleması ve makam sahipleri büyük bir kin izhar ederler; çünkü bu Allah adamının zuhuruyla onların gelirlerine ve itibarlarına halel gelir. Talebeleri onların tuzağından çıkmaya başlar; zira tüm imani, ahlaki ve ilmi güzellikleri Allah tarafından görevlendirilen o şahısta bulurlar. Kendi ulemalarına verilmiş olan “Necmü’l-Ümme” (Ümmetin Yıldızı), “Şemsü’l-Ümme” (Ümmetin Güneşi) ve “Şeyhü’l-Meşayih” gibi izzetli lakaplar artık onlar için uygun düşmez hale gelir. Bu yüzden akıl sahipleri, imanlarını zayi etmek istemedikleri için onlardan yüz çevirirler. Çaresiz kalan ulema ve meşayih kesimi, bu kayıplar nedeniyle peygamberlere ve resullere karşı her zaman haset edegelmişlerdir.

İşte bu sebepler, Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde müşriklerin, Yahudilerin ve Hristiyanların alimlerini hakkı kabul etmekten mahrum bırakmış, hatta onları şiddetli bir düşmanlığa sevk etmiştir. Bu nedenle İslam’ı dünya sayfasından bir şekilde silme telaşına düştüler. Müslümanlar İslam’ın ilk zamanlarında sayıca az oldukları için muhalifleri Müslümanlara, yani sahabeye karşı çok sert ve düşmanca muamelelerde bulundular.

Hz. Muslih Mev’ud (r.a.) şöyle buyurur: Muhalefet şiddetlenince Resul-i Ekrem (s.a.v.) ve ashabı, Mekkelilere şu ilahi mesajı ulaştırmaya başladılar: “Bu dünyayı yaratan Allah birdir. O’ndan başka ilah yoktur. Tüm peygamberler tevhidi ikrar eder ve kendi kavimlerini de bu öğretiye çağırırlardı. Siz de tek olan Allah’a iman edin. Bu taştan putları bırakın, bunlar tamamen faydasızdır. Görmüyor musunuz, Allah’ın tevhidini terk ettiğiniz için düşünceleriniz kirlendi ve kalpleriniz karardı. Helal ile haram arasında ayrım yapamaz oldunuz. İyi ile kötüyü ayırt edemiyorsunuz. Annenize hürmetsizlik ediyor, kız kardeşlerinize ve kızlarınıza zulmedip haklarını vermiyorsunuz. Eşlerinize karşı muameleniz iyi değil. Yetimlerin hakkını yiyor ve dullara kötü davranıyorsunuz.”

O dedi ki: “Allah’a yakınlık bulmanın yolu, her hak sahibine hakkını vermektir. Kadınlara saygı gösterin ve haklarını eda edin. Yetimleri Allah’ın emaneti sayın ve onlara sahip çıkmayı en üstün iyilik bilin. Dulların dayanağı olun. Sadece insaf ve adaleti değil, merhamet ve ihsanı da şiar edinin.”

Mekke halkının İslam’a meyli artmaya başlayınca, bir gün Mekke’nin ileri gelenleri toplanıp Ebu Talib’in yanına geldiler ve dediler ki: “Sen bizim reisimizsin ve senin hatırına Muhammed’e (s.a.v.) bir şey demiyoruz. Ancak artık seninle son karara varma vaktimiz geldi. Ya onu ikna edip bizden ne istediğini sor; eğer arzusu itibar veya servet kazanmaksa biz buna hazırız. Eğer evlenmek istiyorsa, Mekke’deki beğendiği her kızı onunla evlendirmeye razıyız. Tek isteğimiz, putlarımıza dil uzatmayı bırakmasıdır. Eğer bu teklifimizi kabul etmezse o zaman iki seçenek kalır: Ya sen yeğenini terk edeceksin ya da bu kavim senin reisliğini reddedecek.”

Ebu Talib, Resulullah’ı (s.a.v.) çağırarak şöyle dedi: “Ey yeğenim! Kavmim bana bu mesajı getirdi.” Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: “Ey amca! Ben size kavminizi bırakıp benim yanımda olun demiyorum. Fakat tek ve ortaksız olan Allah’a yemin ederim ki, güneşi sağ elime, ayı da sol elime koysalar, yine de Allah Teâlâ’nın tevhidini tebliğ etmekten vazgeçemem. Allah bana ölümü verene kadar bu görevime devam edeceğim.” İhlas dolu bu cevap Ebu Talib’in gözlerini açmaya yetti. O da: “Ey yeğenim! Git ve vazifeni yapmaya devam et. Eğer kavmim beni bırakmak istiyorsa bırakabilirler, ben seni asla bırakmayacağım” dedi.

Tevhidin ikamesi için Hz. Peygamber (s.a.v.) ve sahabe-i kiram (r.a.), Mekke kafirlerinden gelen her türlü zulüm ve eziyete göğüs gerdiler.

Tıpkı Mekke kafirleri gibi, bugün de bu kötülüklerin bulunduğu toplumlar, tevhitten uzak olmaları sebebiyle bu haldedirler.

Bizim görevimiz tevhidi ilan etmeye devam etmek ve tevhid mesajını ulaştırdığımız yerlerde, kendi manevi ve ahlaki durumumuzda da belirgin bir değişim meydana getirmeye çalışmaktır.

Allah Teâlâ bizlere buna muvaffak olmayı nasip etsin.

Önceki

20.02.2026 – Hazreti Resulullah’ın (sav) sadık kölesi hz. Mesih-i Mevud’un (as) Allah sevgisinin iman tazeleyen zikri