Emir’ül Müminin 5. Halifetü’l Mesih hazretleri, 6 Şubat 2026 (6 Tebliğ 1405 Hicri Şemsi) tarihinde İngiltere’nin Tilford şehrindeki İslamabad Mübarek Camii’nde Cuma Hutbesi irat etti. Hutbe, Müslüman Ahmediye Televizyonu (MTA) aracılığıyla tüm dünyaya yayınlandı.
Teşehhüd, Teavvüz ve Fatiha Suresi tilavetinden sonra, Huzur-i Enver şunları söyledi:
Allah-u Teâlâ’nın bize buyurduğu gibi, Peygamber Efendimiz (sav) bizim için en güzel örnektir ve her konuda en güzel örnektir. Geçtiğimiz hutbelerde bu bağlamda onun Allah sevgisinden bahsediliyordu. Allah sevgisinden söz edilirken, O’na ibadete dair pek çok hadise de zikredildi.; çünkü bu ikisi ayrılmaz bir bütündür. İbadet, Allah sevgisi olmadan olamaz; Allah sevgisi de ibadet olmadan olamaz. Eğer Allah sevgisi yoksa, hakiki ibadet de yapılamaz. Bugün bu çerçevede daha fazla açıklama yapacağım.
Allah Teâlâ, onun (s.a.v.) sevgisinin yüksek standardını Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde beyan buyurmuştur:
قُلۡ اِنَّ صَلَاتِیۡ وَنُسُکِیۡ وَمَحۡیَایَ وَمَمَاتِیۡ لِلّٰہِ رَبِّ الۡعٰلَمِیۡنَ۔
“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (En’âm Suresi, 163. Ayet)
Allah Teâlâ, ona bu ilanı yapmasını söyleyerek bizlerin de bu standartlara ulaşmaya dikkatimizi çekmiştir.
İbadet hakkında Kur’an-ı Kerim’de Allah-u Teâlâ, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) aracılığıyla bizlere sayısız hüküm beyan buyurmuştur. Şöyle buyurdu:
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُوْنِ ۔
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât Suresi, 57. Ayet)
Sonra bir yerde şöyle buyurdu:
یٰۤاَیُّہَا النَّاسُ اعۡبُدُوۡا رَبَّکُمُ الَّذِیۡ خَلَقَکُمۡ وَالَّذِیۡنَ مِنۡ قَبۡلِکُمۡ لَعَلَّکُمۡ تَتَّقُوۡنَ۔
“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki takvaya eresiniz.” (Bakara Suresi, 22. Ayet)
Dolayısıyla, Allah Teâlâ’nın yakınlığını kazanmak ve takvaya erişmek için Allah’a ibadet etmek ve ibadet standartlarını en yükseğe çıkarmak gereklidir.
Peygamber Efendimiz (sav) bu hükümleri bizlere bildirirken, kendi ameliyle de bu işin zirvesini göstermiş ve ancak kendimizi bu standarta getirmeye çalıştığımızda gerçek itaat ve bağlılığın tamamlanacağına dikkatimizi çekmiştir. Onun ümmeti için yaptığı dualar, ancak onun sünnetini ve emirlerini daima göz önünde bulundurup amel etmeye çabaladığımızda bizi kuşatacak ve bize fayda sağlayacaktır.
Bazı örnekler sunuyorum. Bir rivayette şöyle geçer: Hz. Aişe (ra) anlatıyor: “Nebi-yi Kerim (sav) üzerinde nakışlar bulunan bir örtü üzerinde namaz kıldı. Gözü bir an üzerindeki nakışlara kaydı. Namazı bitirince şöyle buyurdu: ‘Bu örtümü Ebu Cehm’e götürün ve onun sade (nakışsız) örtüsünü bana getirin; çünkü bu az önce namazda dikkatimi dağıttı.'”
Hz. Cafer bin Muhammed, babasından rivayet eder ki: “Hz.i Aişe’ye, ‘Resulullah’ın (sav) evinizdeki yatağı nasıldı?’ diye sorduk. O da ‘Deridendi ve içi hurma lifiyle doluydu’ dedi. Hz. Hafsa’ya da ‘Resulullah’ın (sav) sizin evinizdeki yatağı nasıldı?’ diye sorulduğunda şöyle dedi: ‘Yünden yapılmıştı ve biz onu ikiye katlardık; Efendimiz onun üzerinde uyurdu. Bir gece, daha yumuşak olması için onu dörde katlamayı düşündüm ve öyle yaptım. Sabah olduğunda Resulullah (sav) ‘Gece ne sermiştin?’ diye buyurdu. Ben de ‘O sizin yatağınızdı, sadece daha rahat olması için dörde katlamıştım’ dedim. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurdu: ‘Onu eski haline getirin; çünkü aşırı yumuşak oluşu, gece namazıma engel oluyordu.”
Hz. Muaz bin Cebel (r.a.) şöyle rivayet eder: “Bir binek üzerinde Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) arkasında oturuyordum. Buyurdu ki: ‘Ey Muaz bin Cebel!’ Ben de ‘Lebbeyk, ey Allah’ın Resulü, emrinizdeyim ve bu benim saadetimdir’ dedim. Buyurdu ki: ‘Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir bilir misin?’ Ben de ‘Allah ve Resulü daha iyi bilir’ dedim. Buyurdu ki: ‘Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, O’na ibadet etmeleri ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır.’ Sonra bir süre daha yol aldık ve buyurdu ki: ‘Ey Muaz bin Cebel!’ Ben de ‘Lebbeyk, ey Allah’ın Resulü, emrinizdeyim ve bu benim saadetimdir’ dedim. Buyurdu ki: ‘Kulların Allah üzerindeki hakkı nedir bilir misin?’ Ben de ‘Allah ve Resulü daha iyi bilir’ dedim. Buyurdu ki: ‘Kullarına azap etmemesidir.'”
Vaadedilen Mesih (a.s.), Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) övgüsünde şöyle buyurur: “Peygamber Efendimiz (s.a.v.) nasıl Kur’an-ı Kerim’i yaymakla görevliyse, aynı şekilde sünneti ikame etmekle de görevliydi. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim nasıl kesinse, sürekli uygulanan mütevatir sünnet de öyle kesindir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu her iki hizmeti de bizzat yerine getirmiş ve her ikisini de kendi görevi bilmiştir. Örneğin namaz emredildiğinde, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Allah-u Teâlâ’nın bu sözünü kendi fiiliyle açıklayıp göstermiş; sabah namazının şu kadar rekat, akşamın şu kadar ve diğer namazların da şu kadar rekat olduğunu ameli olarak ortaya koymuştur. Aynı şekilde haccı da bizzat yaparak göstermiş ve ardından binlerce sahabeyi bu fiile bağlayarak uygulama silsilesini güçlü bir şekilde kurmuştur.”
Hz. Muslih Mev’ud (r.a.) teheccüd namazı hakkında şöyle beyan buyurur: Resul-ü Ekrem (sav) bu nafile namazlara o kadar önem verirdi ki, nafile olmalarına rağmen ashabından kimlerin bu namazı kıldığını dikkatle takip ederdi. İnsanlardan kimlerin kılmadığını öğrenmek için şehrin sokaklarında ve yollarında dolaşırdı. Huzur-i Enver şöyle buyurdu: “Bugünlerde birine kaç vakit namaz kıldığı sorulsa, ‘bu benim özel meselem’ diyerek gücenirler. Halbuki bizzat Peygamber Efendimiz (sav) teheccüd namazını dahi denetlerdi.”
Bir defasında bir mecliste Hz. Abdullah bin Ömer’in (ra) bahsi geçtiğinde, Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurdu: “Teheccüd kılması şartıyla, o çok iyi bir adamdır.” Daha sonra şöyle buyurdu: “Allah bu dünyada o karı kocaya rahmet etsin ki; eğer gece erkeğin uykusu bölünürse kalkıp teheccüd kılar ve hanımını da ‘sen de kalk teheccüd kıl’ diyerek uyandırır; eğer uyanmazsa yüzüne su serperek onu uyandırır. Aynı şekilde eğer hanımın uykusu bölünürse kendisi teheccüd kılar ve beyini uyandırır; eğer o uyanmazsa yüzüne su serperek onu uyandırır.”
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) her fiili ibadetti; çünkü Allah’ın emri altındaydı.
Nitekim buna bir örnek şöyledir: Bir kişi ikindi namazının vaktini sordu. Namazı ilk vaktinde kılmak müstahsen (güzel) olandır, ancak Peygamber Efendimiz (sav) namazı o kadar geciktirdi ki vakit iyice daraldı. Namazdaki bu gecikme de bir ibadetti. Neden? Çünkü şu dersi veriyordu: Eğer bir insan herhangi bir sebeple namazı ilk vaktinde kılamazsa, son vaktinde de kılsa namazı kabul olur.
Resul-ü Ekrem’in (sav) dua halinin keyfiyeti nasıldı? Bu konuda hz. Muslih Mev’ud (r.a.) bir yerde oldukça detaylı yazmıştır. Şöyle buyurur: Dua eden pek çok kişi vardır; fakat onların gözleri, kalpleri, dimağları ve sineleri duayı desteklemez. Dua ederler ama gözleri başka yerdedir, kalpleri başka yerdedir, dimağları başka yerdedir ve sinelerinde Allah-u Teâlâ’ya karşı olması gereken o sevgi yoktur. Dolayısıyla o dua sadece zahiri bir duadan ibaret kalır. Sineleri coşkuyla kaynamadığında, bunun sonucu olarak duaları tıpkı bir toz bulutu gibi havada uçup gider.
Resul-i Ekrem’den (sav) daha hür ve daha özgür kim olabilir? Fakat onun hakkında rivayet edilir ki; dua ettiği vakitlerde bazen sinesinden, tıpkı kaynayan bir tencerenin çıkardığı ses gibi sesler yükselirdi.
Namazlarda kalp yumuşaklığı (rikkat) ve huşu içinde olmak da çok önemlidir. İnsan bunun için de çaba göstermelidir. Hz. Mesih-i Mev’ud (as) bu hususta şöyle bir yöntem önermiştir: Namazda kendini ağlar gibi bir hale büründürürsen, bu zahiri durum kalbe tesir eder ve sonunda insanın içinden gerçekten ağlamak gelir.
Peygamber Efendimiz’in (sav) Allah’ı zikretme şekli de sünnettir.
Nebi-i Kerim (sav) uyuyacağı zaman Ayete’l-Kürsi ile Kur’an-ı Kerim’in son üç suresi olan İhlas, Felak ve Nas surelerini üçer defa okuyup ellerine üfler, sonra ellerini vücuduna sürerdi. Sürmeye başından başlar ve ellerinin yetişebildiği her yere sürerdi.
Huzur-i Enver şöyle buyurdu: Bazı insanlar, “İçimizde iyiliklerin oluşması, günahlarımızın silinmesi, işlerimizin rast gitmesi ve Allah-u Teâlâ’nın yakınlığını kazanmak için bize kısa bir dua veya sürekli yapabileceğimiz bir zikir tavsiye edin” diye yazıyorlar. Öncelikle mesele ibadettir, yani farz olan namazlardır. Bundan sonra ise nafile namazlar ve Allah’ı zikretmek gelir. Zikir, insanı daha fazla iyiliğe yöneltir. Bununla birlikte diğer ahlaki değerleri ve amelleri de yerine getirmek gereklidir.
Hz. Muslih Mev’ud (r.a.) şöyle buyurur: Din önderi olan kişiler, sözlerinin ve zikirlerinin diğer insanlardan daha fazla olmasına çok dikkat ederler. Alim olarak adlandırılan bazı kimseler, kendilerine daha fazla tazim gösterilmesi gerektiğini düşünürler ve insanların onları dindar sanması için özellikle sünneti buna alet ederler. Kendilerini dünyaya bir örnek olarak görürler, bu yüzden yapmacık davranırlar. Tüm bunları Allah’ın sevgisini kazanmak için değil, insanlara gösteriş yapmak için yaparlar. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ise en takva sahibi olmasına rağmen, tüm bu hususlarda çok sadeydi. Rivayette geçtiği üzere Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bazen namaza kalktığımda onu uzatmak niyetinde olurum; fakat bir çocuğun ağlama sesini duyunca, annesini sıkıntıya sokarım korkusuyla namazımı kısa tutarım.”
Bir rivayette şöyle geçer: Peygamber Efendimiz (s.a.v.), ayakkabılarla da namaz kılardı. Yani kolaylığın gerektiği yerde onu tercih ederdi. Dolayısıyla ayakkabı temizse ve ayağa pislik bulaşma riski olan bir yerdeyse, ayakkabı giyilerek de namaz kılınabilir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) böyle yaparak Ümmet-i Muhammed’e çok büyük bir ihsanda bulundu; onları gelecekteki külfetlerden ve yapmacıklıktan kurtardı.
Resul-ı Ekrem (s.a.v.) cemaatle namaza o kadar önem verirdi ki; bir defasında yanına kör bir kişi gelip şöyle arz etti: “Ya Resulullah! Evim mescide çok uzak ve mescide ulaşmakta şiddetli zorluk çekiyorum; eğer izin verirseniz yağmurlu günlerde namazımı evimde eda edeyim.” Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Tamam, kılabilirsin” buyurdu. O zat oradan ayrıldıktan kısa bir süre sonra Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ashabına, “Onu geri çağırın” dedi. Geri geldiğinde ona, “Evine ezan sesi ulaşıyor mu?” diye sordu. O zat, “Evet ya Resulullah, ezan sesi ulaşıyor” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Eğer ezan sesi evine ulaşıyorsa o halde mescide gel” buyurdu.
Allah-u Teâlâ bizleri ibadetin hakkını vermeye ve Peygamber Efendimizin (s.a.v.) üsve-i hasenesine uymaya muvaffak kılsın.










