6.03.2026 – Orta Doğu’daki güncel savaş durumu bağlamında İslam alemine altın değerinde tavsiyeler ve dua seferberliği

Emir’ül Müminin 5. Halifetü’l Mesih hazretleri, 6 Mart  2026 tarihinde İngiltere’nin Tilford şehrindeki İslamabad Mübarek Camii’nde Cuma Hutbesi irat etti. Hutbe, Müslüman Ahmediye Televizyonu (MTA) aracılığıyla tüm dünyaya yayınlandı.

Teşehhüd, Taavvüz, Tesmiye ve Fatiha Suresi’nin tilavetinden sonra Huzur-u Enver (Allah ona aziz yardımıyla destek olsun) şöyle buyurdu:

Allah’ın Resulü’nün (sav) getirdiği mesajın gayesi; tek ve bir olan Allah’a iman etmek, O’na ibadet etmek, O’nun tevhidini ikame etmek ve bunun için çaba göstermek, O’nun kullarının haklarını eda etmek ve sonra tek bir ümmet olarak birbirleriyle kardeşçe yaşamaktır. Fakat bugün, Kelime-i Şehadet getirdiğimiz ve “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah”a inandığımız iddiasına rağmen içimizde parçalanma vardır ve birlik yoktur. Amellerimiz, iddia ettiğimiz o öğretinin gerektirdiği ameller değildir. Netice itibarıyla, eğer Müslüman dünyasının mevcut durumunu düşünürsek, bu son derece endişe vericidir. Her ne kadar bazı İslam ülkelerinin elinde doğal kaynaklar ve zenginlikler olsa da, buna rağmen dünya güçleri karşısında ne kayda değer bir konumları vardır, ne dinin ilerlemesi için özel bir rolleri vardır, ne de İslami öğretilerin uygulanması için olması gereken o çaba görünmektedir. Bunun sonucu, daha önce de defalarca söylediğim gibi, gayet açıktır: O zaman başkaları bu durumdan faydalanmaktadır.

Müslüman hükümetlerin, siyasetçilerin ve krallıkların; sadece kendi şahsi menfaatlerini elde etmek yerine, İslam milleti olarak bir olmamız ve bunun için topyekûn gayret göstermemiz gerektiği yönünde çaba sarf etmeleri gerekir. Ancak böyle olduğunda dünyanın saldırılarından korunabiliriz, ancak o zaman onurumuzu tesis edebiliriz ve ancak o zaman İslam karşıtı güçlerin içimize nifak sokmasına engel olabiliriz. Bunun için, Allah Teala’nın bu zamanda nasıl bir nizam var ettiğini de düşünmemiz gerekir. Eğer amel edersek veya kabul edersek bu durumlardan kurtulabileceğimiz ve tek bir millet olabileceğimiz o ilahi nizam hangisidir? Allah Teala’nın o nizamı şudur: O, tek bir ümmet oluşturması için Mesih-i Mevud’u göndermiştir.

Öyleyse bu konu üzerinde de düşünmeliyiz. Ne zaman ki biz bu konu hakkında düşünürsek ve İslam dünyasının ülkeleri ile Müslümanlar bu mesele üzerine kafa yorarlarsa, ancak o zaman kendilerine karşı yükselen fitne ve fesatlardan kurtulabilirler. Ahmedî olmamız hasebiyle bizim gayretimiz ve duamız; Allah Teala’nın Müslüman ümmetini birlik haline getirmesi ve onları bugünlerde içinde ezildikleri bu fesat ve zulümlerden kurtarmasıdır. Dünyanın durumu hakkında uzun zamandır konuşuyorum. Önceleri sadece Avrupa ve diğer Batılı ülkelerin bu durumlara sebep olacağı düşünülüyordu; evet onlar buna sebep oluyorlar ama bizzat İslam ülkeleri de buna sebep olmaktadır. Bunun için, önce o Batılı güçler İslam ülkelerinde fesat çıkardılar, sonra yavaş yavaş bu fesadı körükleyerek bir ülkeden diğerine yaymaya devam ettiler. Bunun arkasında yatan planları gayet açıktır: Kendi güçleri vasıtasıyla bu ülkelerin kaynaklarını ele geçirmek ve onları kendi kullanımlarına sunmak istiyorlar. Her ne kadar bazı Arap ülkelerinin elinde, daha önce de söylediğim gibi zenginlik olsa da, buna rağmen bu Batılı güçler onları kendi boyundurukları altında tutmaktadırlar.

Neticede benim uzun süredir gerek yabancılara gerekse kendi insanımıza söylediğim sözlerin sonuçlarını bugün çok açık bir şekilde görüyoruz. Şunu her zaman hatırlamalıyız ki; Deccalî güçler biz Müslümanları asla barış ve huzur içinde yaşarken görmek istemezler. Onların asıl ajandası, Müslüman dünyasında daima fesat üretilmeye devam edilmesidir. Deccalî güçler; petrol zenginliği veya diğer kaynakların bulunduğu Arap ülkelerine her zaman “Barışın tesisi için sizinle anlaşma yapıyoruz” diyerek aldatmışlardır, fakat hakikatte onların içsel planları başkaydı ve bugün bunlar açıkça ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bugün bize düşen, özellikle dualar yoluyla Allah Teala’nın huzurunda eğilmek ve Müslüman dünyası için özel dua etmektir; şu an buna çok ihtiyaç vardır.

Bugünlerde Orta Doğu’da süregelen savaşı incelediğimizde şu husus çok netleşmektedir: Amerika birçok Müslüman ülkede askeri üsler kurmuştur; peki ama niçin? Sebebi nedir? Bu ülkelerin korunması için mi? Sonuçta bu Arap ülkeleri kimden tehlike görüyordu? Bu güçler önce kendileri tehlikeler yarattılar, sonra da “Tehlikedesiniz, bu yüzden korunmanız için bu üslerin kurulması şarttır” algısını oluşturdular. Oysa Müslümanların tehlike olarak görebileceği taraflara karşı bu güçler kendi kuvvetlerini veya silahlarını muhtemelen asla kullanmayacaklardır. Ya da Müslümanlar onlar tarafından şu konuda ikna edildiler: “Bize üs verin, biz de sizin çıkarlarınıza ve ticaretinize fayda sağlayalım.” Halbuki onların bu bölgedeki asıl amacı, kendi karşıt güçlerine mukabil varlıklarını sağlam temeller üzerinde sürdürmektir. Eğer Arap ülkeleri için bir tehlike söz konusu idiyse bile bu, o güçlerin bizzat kendi yarattığı bir şeydi; yoksa kendi aralarında böyle bir tehlike durumu yoktu. Neticede bu üsleri, bölgedeki üstünlüklerini korumak için kurdular. Hem İslam dışı dünya üzerinde hem de İslam dünyası üzerinde kendi üstünlüklerini kurmak istiyorlardı.

İran her zaman bu insanların gözüne batıyordu ve inanç farklılıkları nedeniyle bazı Müslüman ülkeler de onlara karşıydı; Batılı güçler de bundan faydalandılar. İran’ın İsrail’e karşı politikası daha sert olduğu için, İsrail’in güvenliğini garanti altına almak ve İran’ı korkutmak adına bölgede varlık göstermek için Arap ülkelerini bir şekilde ikna edip orada üsler kurmayı uygun buldular. Bu durum gayet açıktır ve sonucunu da gördük: Bu üsler yüzünden Arap ülkelerine de saldırı ihtimalleri doğdu ki nitekim sonunda bunlar gerçekleşti ve ekonomileri mahvoldu. Petrol zenginliği veya turizmin olduğu yerler olumsuz etkileniyor ve etkilendi. Bu durumdan yine o güçler fayda sağladı ve gelecekte de sağlayacaklar. Çünkü savaş çıktığında ve ekonomi etkilendiğinde, doğal olarak karşı taraf da misilleme yapar ve diğerlerinin üslerini yok etmeye çalışır. İran ile savaş halinde oldukları için İran da bugün gördüğümüz şeyi yaptı; Arap ülkelerindeki Amerikan üslerini hedef aldı, onları yok etti veya zarar verdi. Bir Arap gazeteci daha dün şöyle yazdı: “Araplar dikkatli olmalı; çünkü İran’ın yaptığı söylenen bu saldırıların tamamını İran yapmıyor olabilir; Amerika ve İsrail de bizzat yapabilir. Eğer önceden İran yaptıysa bile, şimdi bundan faydalanarak onlar yapacaklardır.” Hatta İran bazı saldırıları reddetmiştir. O yazar şunu bile yazmıştır: “Bir vakit geldiğinde Amerika ve İsrail bu savaştan çekilip Müslüman dünyasının, tam da onların istediği gibi birbiriyle savaşmaya devam etmesi bile mümkündür.

  1. Halifetü’l Mesih hazretleri Irak savaşı sırasında da bu fitnenin dünyaya yayılmaya devam edeceği konusunda uyarıda bulunmuştu. Keşke Müslüman dünyası bu durumu anlasaydı. Şimdi bir değerlendirme yapın; Irak savaşıyla birlikte diğer Müslüman ülkelerde de huzursuzluk çıkarma girişiminde bulunuldu. Onlarda fesat çıkarıldı ve o zamandan beri diğer Müslüman ülkelerde de kimsenin inkar edemeyeceği şekilde sürekli bir huzursuzluk meydana gelmektedir. Bazı Müslüman ülkeler bizzat birbirlerine karşı savaşıyorlar, bunu Müslüman dünyasında görüyoruz. Dediğim gibi, bu huzursuzluk bizzat bu Batılı güçlerin yaydığı bir şeydir ve görünürde Allah Teala’nın özel bir takdiri dışında bunun durma ihtimali gözükmemektedir; bunun için de her halükarda onların çaba sarf etmesi gerekecektir. Bunun için her bakımdan bizim de dualar etmemiz gerekir ki Allah Teala Müslüman dünyasını bu huzursuzluk ve fesattan korusun ve muhafaza etsin; Müslüman dünyasının ve Müslümanların da barışçıl olmaları ve kendi aralarında kardeşçe yaşamaları gerekir. Onların İslami öğretisi budur, birbirlerinin boyunlarını vurmaları değil.

Öyleyse bizim görevimiz budur ve biz uzun zamandır hem dostları hem de yabancıları zulümden alıkoymak için bilgilendirmeye, onları uyarmaya çalışıyoruz; çünkü bu zulüm günbegün arttıkça, geniş çaplı bir dünya savaşının çıkacağı görülmektedir. Hatta bazı Batılı yorumculara göre dünya savaşı zaten başlamıştır; ben de başladığını söylüyorum. Ancak Müslüman dünyası eğer şimdi bile akıllıca davranır, aklını başına toplar, birleşir ve el ele verirse, deccalın fitnelerinden hâlâ korunabilir. Dünyanın durumunu incelediğinizde tehlikenin şu an çok büyük olduğunu görürsünüz. Daha önce de dediğim gibi, herkesin kendi menfaatleri vardır ve son raddede bencillik oluştuğunda, insan başka bir şey düşünmez, sadece kendisini düşünür.

Velhasıl şunu görmemiz gerekir ki; eğer dünyadaki fesadı azaltmak istiyorsak, bu sadece kendi hakkımızı almakla değil, hak vermekle de mümkün olacaktır. Eğer Müslüman dünyası bu durumu anlar ve Batılı büyük güçler içerisindeki sempatizanlarına, “Barışın tesisi için sizin de bazı haklarınızdan vazgeçmeniz gerekir” derse -ki haklarından vazgeçmek bir yana, onlar bizzat başkalarının haklarını gasp ediyorlar- onlara şunu anlatmak zorundadırlar: Siz de adaletle hareket etmelisiniz, ancak o zaman dünyada barışı tesis edebiliriz.

Bunun için, dediğim gibi, uzun zamandır insanların dikkatini çekmeye çalışıyorum. Vaktiyle benim bu sözlerimi duyup “Dünya hakkında çok karamsar konuşuyorsun, dünyanın tehlikeli bir savaşa sürükleneceğine dair olumsuz bir anlayışa sahipsin” diyenler, bugün bizzat kendileri, “Birkaç yıl öncesine kadar imkansız gördüğümüz şeyler şimdi mümkün hale geldi ve savaşlar başladı” demeye başladılar. Amerika ve Avrupa’da bulunan kendi analistleri bile, daha önce de söylediğim gibi, dünya savaşının başlangıcının gerçekleştiğini ve bunun artarak devam edeceğini yazmaya başladılar. Bu insanlar yanlış menfaatlerini elde etmek için çabalamaya devam ettikleri sürece, bu tehlikenin azalma ihtimali yoktur. Savaş çıktığında her iki taraf da zarar görür.

Şimdi Orta Doğu’da süregelen savaş, görünürde Amerika’nın İran’a saldırmasıyla başlamış olsa da; İran daha önce açıkça şu uyarıyı yapmıştı: “Eğer bize saldırılırsa, Arap ülkelerinde bulunan ve Amerika’nın belirli bir gaye için kurduğu —ki şimdi o gayeye ulaşıyorlar— üslerine saldıracağız.” İran bunu net bir şekilde söylemişti. Savaş başlayınca İran bombalandı, şehirleri yerle bir edildi, masumlar ve çocuklar öldürüldü. Ruhani liderlerinin ikametgahına saldırıldı, aile fertlerinin çoğunun hayatına son verildi. Bu güçlerin düşüncesi ve sloganı, “Bu rejimi sonlandırırsak İranlılar özgürleşecek” şeklindeydi; peki bu neye yol açtı? Az da olsa muhalif olanlar bile şimdi onların yanında yer aldı ve ismi Hamaney olan liderleri şehitlik makamına erişti. Bu şehitlik makamı sebebiyle halk nezdinde itibarı daha da arttı. Çocukları öldürüldü, tüm ailesi öldürüldü. Dolayısıyla yapılan bu zulüm rejimi değiştirmek şöyle dursun, onlara olan saygı ve hürmeti daha da artırdı.

Neticede İran da misilleme olarak Arap ülkelerindeki Batılı güçlerin ve Amerika’nın üslerine saldırdı. Bunun yanı sıra petrol kuyuları gibi bazı yerler için de Amerika; “İran, Suudi Arabistan’ın filan petrol bölgesine saldırırsa şöyle yaparız” diyerek tehditler savurmaya başladı; hatta bazı yerlerde “Saldırdılar, o yüzden şunu bunu yapacağız” dediler. Buna karşılık İran net bir şekilde, “Ne böyle yerlere saldırdık, ne de böyle bir niyetimiz var” dedi. Bu, Müslümanların kalplerinde Müslümanlara karşı nefret tohumları ekmek için kurulan bir başka tuzaktır. Çatışma zaten sürüyor, bu iddialar sadece o nefretleri körükleme çabasıdır. Tıpkı daha önce bir gazetecinin beyanında okuduğum gibi; kendileri de zarar verip suçu İran’ın üzerine atabilirler.

Dediğim gibi, böyle durumlarda Müslüman dünyası adımlarını çok düşünerek atmalıdır. Ancak biz Ahmedîler, içimizde acı hissetmemize rağmen mecburuz; onları uyarmaktan, onlar için dua etmekten ve yaşananların yanlış olduğunu anlatmaya çalışmaktan başka bir şey yapamayız. Müslüman hükümetler artık akıllarını başlarına almalı, sadece kendi ülke menfaatlerini değil, Müslüman ümmetinin menfaatlerini gözetmeli ve hiçbir tür hıyanete bulaşmamalıdırlar. Ancak o zaman bir dereceye kadar kurtuluş olabilir. Orta Doğu’daki Arap ülkelerinin bazılarında petrol zenginliği olsa da, ne savunma kapasiteleri var ne de sanayileri gelişiyor. Sadece petrol zenginliğiyle veya bazı yerlerde turizmi teşvik edip geliştirmekle ilerleme kaydedilemez. Onların tam bağımlılığı Batı dünyasına ve Batılı güçleredir. Dediğim gibi, Batılı güçler onların bu zayıflığından faydalanarak orada üslerini kurmuşlardır. Sonra İran’a karşı savaş başlayınca, İran da Arap ülkelerine saldırılar başlattı. Aslında Arap ülkelerine değil, Amerikan üslerine saldırdı; fakat şimdi Araplara “Size saldırıldı” imajı veriliyor.

Açıkça görüldüğü üzere, bu savaş artık korkunç bir hal almıştır. İran tarafından füzeler atılıyor, bunları engellemek için Amerikalılar bir savunma sistemi kurmuş durumdalar; fakat analistler şunu yazıyor: “Eğer İran 50 bin dolarlık bir füze atıyorsa, onu yok etmek için kullanılan savunma füzesinin maliyeti milyonlarca dolardır.” Bazı analistler ekonomik açıdan zararın Amerika’ya olduğunu yazıyor ama bu sadece bir görüştür. Bu güçler zaten her şeyin hesabını tutarlar ve tam bir inceleme yaparlar. Bunların hepsini planlamışlardır ve ben bu güçlerin bu zararı asla kendilerinin üstleneceğini düşünmüyorum; aksine bu parayı, “Sizi savunuyoruz” diyerek o Arap ülkelerinden tahsil ediyorlardır. Bir yandan petrol kuyuları kapanıyor, enflasyon artıyor ve petrol üretimi azalıyor; diğer yandan da bu mali zararı karşılamak zorunda kalacaklar ki bu da rezervlerini çok azaltacak veya bitirecektir. Nihayetinde Arap dünyasının ekonomisi çok büyük zarar görecektir. Batı dünyası veya büyük güçler de zarar görecek olsa da, en büyük zararı Araplar görecektir ve bunu artık anlamaları gerekir.

Şimdi görüyoruz ki, Amerika’nın mevcut başkanı kendi eski hükümetlerinin politikasını fiiliyata döküyor. Bu sadece bugünkü hükümetin politikası değildir; aksine onların politikası her zaman şu olmuştur: Nereyi canları isterse oranın kaynaklarına zorla el koymak ve sonra şu veya bu sebep oldu diyerek bir bahaneyle buna meşruiyet kazandırmaya çalışmak. Hatta şimdi Amerika’nın mevcut başkan yardımcısı şu noktaya kadar varmıştır: “Eğer filan ülke bizimle birlikte yer almazsa, kaynaklarına zorla el koyacağız ve onları bize katılmaya mecbur bırakacağız.”

Savaşa dahil olmayan ülkelere yaptırımlar uygulanıyordu. Geçtiğimiz günlerde İspanya Başbakanı bir cesaret göstererek, “Biz bu savaşın ortağı olmayacağız ve üslerimizi de vermeyeceğiz” dedi; bunun üzerine Amerika’nın kendisiyle ticari ilişkileri bitireceği yönünde tehdit edildi. Bu şekilde zorbalıkla ve yanlış yöntemlerle zarar vermeye çalışarak ülkeler ve insanlar kendilerine katılmaya mecbur bırakılıyor. Bu durumda adaletten eser kalmamıştır ve adalet kalmayınca yıkım gelir; nitekim şu an ortaya çıkan tehlikeli sonuçlar doğar, hatta bundan daha tehlikeli ve korkunç sonuçlar doğacaktır.

Geçtiğimiz günlerde Avrupa Parlamentosu’nda İspanyol bir kadın milletvekili açıkça bir beyanda bulunarak; Amerika’nın hiçbir savaşında kadınların özgürleşmediğini söyledi. Kendisi kadın olduğu için bu noktaya değindi; çünkü Amerikalıların “İranlı kadınların özgürlüğü için savaşıyoruz” iddiasının tamamen yalan olduğunu, bununla İranlı kadının asla özgürleşmeyeceğini, Amerika’nın hiçbir zaman bir kadının özgürlüğü için savaşmadığını ve onlara özgürlük kazandırmada başarılı olamadığını ifade etti.

Netice itibarıyla özet şudur: Bu ülkelerde Amerika’nın zaten bir dereceye kadar tekeli vardı; fakat şimdi buna İsrail’i de açıkça dahil ederek bu tekel daha da güçlendiriliyor. Arap ve İslam ülkeleri şunu anlamıyorlar: Zorbalıkla, baskıyla, yanlış yöntemlerle ve deccalî hilelerle öyle bir noktaya hapsediliyoruz ki bizzat kendi Müslüman kardeş ülkemizle savaşıyoruz. Müslümanlar Müslümanlarla vuruşturuluyor. Şimdi Rusya ve Çin de kendi bloklarını kuruyorlar; görünen o ki şimdi kurulan bu bloklar gelecekte daha da büyüyecek, genişleyecek ve güçlenecek. İslam dünyası artık bir savaş meydanı olarak kalmaya devam edecek; çünkü ellerinde bu insanların el koymak istediği kaynaklar var. Keşke Müslümanlar bunu anlasa ve akıllarını başlarına alsa.

Şimdi Amerika ve müttefikleri diyorlar ki: “İran’a şu yüzden saldırdık çünkü şöyle bir niyeti vardı, eğer öyle yapsaydı durum şöyle olurdu; atom bombası yapardı veya filan olurdu.” Yani sadece bir varsayım üreterek, “Eğer şöyle olsaydı bu olurdu” diyerek savaşı başlattılar. Bu tamamen bir zorbalıktır. Artık bizzat kendi Batılı analistleri bile; İran’ı yok etmenin veya onunla savaşmanın sandıkları kadar kolay olmadığını söylemeye başladılar. İran geniş ve yüzölçümü büyük bir ülkedir, belli bir güçleri vardır ve bu savaş çok uzun sürebilir. Gerçi bunun zararı tüm dünya ekonomisine dokunacaktır ama Müslüman dünyası üzerindeki etkisi çok daha fazla olacaktır. Fakat en büyük ve en acı verici olanı şudur ki; bu savaşta Müslüman Müslümanın kanını dökmektedir.

Neticede Müslümanlar Allah Teala’nın azabından korkmalıdır; yüzlerce çocuk öldürüldü, yüzlerce masum katledildi. Batılı ülkelere bakacak olursak, oradaki köşe yazarları şunu yazmaya başladılar: “Eğer İsrail’de, Amerika’da veya herhangi bir Batı ülkesinde saldırı olsa ve birkaç çocuğumuz ölse, gazetelerde sütun sütun yazılar çıkar ve günlerce yazılmaya devam eder; fakat burada bir okul bombalanıp yüzlerce çocuk öldürülüyor ama kimsenin sesi çıkmıyor.” Önce Filistin’de bu durumu yarattılar, şimdi de İran’da aynısı oluyor. Öyle görünüyor ki, onların nazarında Müslüman canının hiçbir kıymeti yoktur.

Allah Teala Müslümanlara akıl versin de akıllarını başlarına alıp meselelerini kendi aralarında oturup konuşarak çözmeye çalışsınlar. Tevhid iddiasında bulunduklarına göre, tevhidin tesisi için birlik olmaları gerekir. Böyle asılsız suçlamalarla kavgalar çıkarmaya gerek yoktur; “filanın inançları yüzünden kavgalar büyüyor” demek de gereksizdir. Bazen inançlar yüzünden de sürtüşmeler artabiliyor ve bu durum dileyen herkesin kullandığı sıradan bir bahane haline geliyor. Müslümanlar arasındaki çekişmeler bu sebepten de kaynaklanıyor; oysa Allah Resulü (sav) o kadar temkinli ve o kadar şefkatliydi ki, sahabe bazen huzurunda “filan kişi münafıktır” dediğinde o; “Lâ ilâhe illallah dediği sürece ben ona bir şey diyemem, siz de ona münafık demeyin” buyururdu. Dolayısıyla incir çekirdeğini doldurmaz meseleler yüzünden kavga etmek, aslında sadece kendine zarar vermektir.

Allah Teala Müslüman dünyasına bu feraseti de versin. Şimdi bile olsa durumu anlasınlar ve sadece inanç farklılığı yüzünden İran’a cephe almasınlar. İslam, tevhidin tesisi için gelmiştir, bu yüzden bunun için çaba gösterilmelidir. Büyük güçleri kendi ilahınız sanmayın; çünkü baki olan güç sadece Allah Teala’ya aittir. Eğer bu büyük güçleri her şey sanırsanız, o zaman bunlar teker teker tüm İslam dünyasını işgal ederler ve bu görünürdeki hükümetler de yok olup gider. Öyleyse vakit varken aklı başa toplamak gerekir; Allah’a yönelin. Bu dünyaperestler dünyanın huzurunu ve özellikle Müslüman dünyasının huzurunu mahvettiler ve gelecekte de edeceklerdir. Kur’an-ı Kerim’de Allah Teala Müslümanlara yol  göstererek şöyle buyurmaktadır:

وَاِنۡ طَآئِفَتٰنِ مِنَ الۡمُؤۡمِنِیۡنَ اقۡتَتَلُوۡا فَاَصۡلِحُوۡا بَیۡنَہُمَا ۚ فَاِنۡۢ بَغَتۡ اِحۡدٰٮہُمَا عَلَی الۡاُخۡرٰی فَقَاتِلُوا الَّتِیۡ تَبۡغِیۡ حَتّٰی تَفِیۡٓءَ اِلٰۤی اَمۡرِ اللّٰہِ ۚ فَاِنۡ فَآءَتۡ فَاَصۡلِحُوۡا بَیۡنَہُمَا بِالۡعَدۡلِ وَاَقۡسِطُوۡا ؕ اِنَّ اللّٰہَ یُحِبُّ الۡمُقۡسِطِیۡنَ

Eğer müminlerden iki grup birbirleriyle savaşırsa aralarını düzeltin. Eğer barıştan sonra onlardan biri diğeri üzerine saldırırsa, saldıran taraf Allah’ın emrine dönünceye kadar hep birlikte ona karşı savaşın. Eğer Allah’ın emrine dönerse, adaletle o iki savaşan grubun arasını düzeltin ve insafı elden bırakmayın; kuşkusuz Allah insaflı davrananları sever.

Velhasıl bu tablo ve bu husus, dünya barışı için de çok gerekli olsa da, Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de onlar için bu açık hidayeti buyurduğu için özellikle Müslüman dünyası buna amel etmelidir. Dolayısıyla adalet ve insafın gerekliliklerini yerine getirmeli ve İslam ülkelerinin teşkilatı da bu konuda kendi rolünü oynamalıdır. Şu husus da açık olmalıdır ki; sulh yaptırırken şahsi menfaatler gözetilmemeli, asıl meselenin nedenleri hakkında karar verilmelidir. Sebepler ise zaten açıkça gördüğümüz gibi deccalî güçlerin bizi birbirimize düşürmek istemesidir. Kurulan Birleşmiş Milletler (BM) vb. yapılar da hiçbir olumlu rol oynamamış, aksine artık bizzat bu insanlar onun aleyhinde konuşmaya başlamışlardır. Öyleyse eğer biz şahsi menfaatlerin ötesine geçerek, ülke çıkarlarından öte geçerek bu işi yaparsak ancak o zaman kurtulabiliriz; aksi takdirde bu deccalî güçlerin kucağına düşeriz. Bu yüzden tüm Müslüman ülkelerin kafa kafaya verip düşünmeye ihtiyaçları vardır. Nitekim Allah Teala bu ayetin devamında şöyle buyurmaktadır:

اِنَّمَا الۡمُؤۡمِنُوۡنَ اِخۡوَۃٌ فَاَصۡلِحُوۡا بَیۡنَ اَخَوَیۡکُمۡ وَاتَّقُوا اللّٰہَ لَعَلَّکُمۡ تُرۡحَمُوۡنَ

Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse birbirleriyle savaşan iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun (takva sahibi olun) ki size merhamet edilsin.

Eğer Müslümanlar arasında, İran ile bazı Arap ülkeleri arasında olduğu söylenen ihtilaflar veya diğer Müslüman ülkeler arasındaki gibi bir anlaşmazlık çıkarsa; onlar asıl bağlarının İslami kardeşlik olduğunu hatırlamalıdırlar. Küçük çaplı kavgalar bu İslami kardeşliği bozma gerekçesi olmamalıdır ve Müslüman ülkeler bu konuya özellikle dikkat etmelidir; aksi takdirde dediğim gibi İslam karşıtı güçler bundan faydalanacaktır.

Öyleyse Arap ülkelerinin ve aynı zamanda İran hükümetinin de barışçıl bir çözüm yolu bulması gerekir. Çin ve aralarında Pakistan’ın da bulunduğu bazı diğer ülkeler, barış için rollerini oynamaya hazır olduklarını teklif etmişlerdir. Keşke Müslüman dünyası bu durumu anlasa; Allah Teala onlara akıl versin. Her halükarda bizim görevimiz, özellikle Müslüman dünyası ve masumlar için dua etmektir. Ramazan ayında sadece kendi şahsi dualarınıza odaklanmayın, aynı zamanda İslam ümmeti için de dua edin. Allah Teala onlara feraset versin ki dünyada ve özellikle Müslüman dünyasında barış tesis edilebilsin; Müslüman, Müslüman’ın boynunu vuran olmasın. Birbirleriyle savaşarak yanlış yollarla birbirini katleden bu insanlar, bu eylemleriyle Allah Teala’nın gazabına hedef olmaktadırlar. Bu tür insanlar sadece bu dünyada hüsrana uğrayanlar değil, ahirette de hüsrana uğrayacak olanlardır. Bu sebeple bu konuya özel bir dikkat gösterilmesi gerekmektedir ve bunun için bizim özellikle duaya ihtiyacımız vardır. Allah Teala bize hakiki manada dua etme muvaffakiyeti de ihsan eylesin.

Bugün bazı gıyabi cenaze namazları da kıldıracağım ve bazı merhumlardan bahsedeceğim. İlk bahsedeceğim kişi, 2. Halifetü’l Mesih’in (ra) en küçük kızı ve merhum Nasır Muhammed Siyal Bey’in hanımı olan Mükerrem Sahibzadi Emetü’l Cemil Hanımefendi’dir. Burada mübelliğ olarak da görev yapmış olan Çodri Fetih Muhammed Siyal Bey’in geliniydi. Yaklaşık doksan dokuz yaşında geçtiğimiz günlerde vefat etmiştir. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. Merhume mûsiye idi. Hazret Seyyide Meryem Begüm Hanımefendi’nin (Ümmü Tahir) en küçük kızı ve aynı zamanda Hazret Muslih Mevud’un çocuklarının en küçüğüydü. Nikahını Hazret Muslih Mevud (ra) 1955 yılında kıymıştı; huzur hasta olduğu için yatağına uzanmış halde nikah hutbesini vermiş ve dua ettirmişti. Arada aileden birkaç kişi de vardı fakat yazan kişi şöyle not düşmüştür: Bu tören sırasında baştan sona 2. Halifetü’l Mesih (ra) üzerinde özel bir durum hakimdi. Daha sonra yine Hazret Muslih Mevud, 1956 yılında evlendirmiş ve kendisini dua ile uğurlamıştır. Dört çocukları vardır; ilk oğulları Zair Mustafa’dır ki onu, çocukluğundan itibaren büyüten kız kardeşi Sahibzadi Emetü’l Kayyum Hanımefendi’ye vermişlerdi. Kızları Yasmin Malik o da Kanada’dadır. Sadiye Ahmed, burada Birleşik Krallık’ta yaşıyor. Sofya Ahmed ise Rabvah’tadır, Nazır-ı Hizmet-i Dervişan Mirza Samed Ahmed’in hanımıdır. Mükerrem Nasır Muhammed Siyal Bey vakf-e zindigi idi; Hazret Muslih Mevud, Fazl-ı Ömer Araştırma Merkezi’ni başlattığında onu orada araştırma yapması için görevlendirmişti. Daha sonra araştırma merkezi kapanınca cemaat kendi işini yapması için ona izin verdi.

Kızları Sofya şöyle yazıyor: “Fakirleri gözeten biriydi.” Başka insanlar da bana, kendilerini kolladığını ve ihtiyaçlarını karşılamak için çaba sarf ettiğini yazdılar. Hazret Muslih Mevud’un çocukluk dönemlerine ait onunla ilgili bazı anıları ve kendisinden bahsedilen bazı rüyaları vardır. Bu bakımdan, ondan bahsedilirken eski tarih de bir nevi canlanmaktadır.

Hazret Muslih Mevud’un ne kadar prensip sahibi olduğu ve cemaat çalışanlarının izzetine ne kadar önem verdiğine dair bizzat anlattığı aile içi bir olay şöyledir: Hazret Muslih Mevud’un ayakkabıları dışarıda durur ve görevliler onları temizlerdi; kendisi de kendi ayakkabısını oraya koymuş. Hazret Muslih Mevud ayakkabıyı alıp içeri getirmiş ve “Bu kimin ayakkabısı?” diye sormuş. öfkeli olduğu için kimse ses çıkaramamış; nihayetinde “Tamam söyleyin kimin, bir şey demeyeceğim” deyince —ki kendisi Hazret Muslih Mevud’un çok gözbebeği (nazlı) bir kızıydı— “Benim” demiş. Hazret Muslih Mevud şöyle buyurmuş: “Bundan sonra eğer kendin boyayamıyorsan bana ver ben yapayım, ama cemaat çalışanına boyatmayacaksın.”

Neticede sadaka ve hayır veren, fakirleri gözeten biriydi. Kızı diyor ki: “Kitapların arasından eski hesap defterlerini çıkardım; içinde düzenli olarak verdiği, fakirlere yardım için ayrılmış pek çok harcama açıkça yazılıydı.”

Yedi yaşındayken annesi Hazret Meryem Hanım (Ümmü Tahir) vefat etti. Hazret Muslih Mevud şöyle yazmıştır: “Merhumeyi alıp Şeyh Beşir Ahmed Bey’in evine vardığımızda, onun ve benim çok nazlımız olan ve henüz yedi yaşında bulunan küçük kız Emetü’l Cemil’in ‘Vah anneciğim, vah anneciğim’ diyerek feryat figan ağladığını gördüm. O çocuğun yanına gittim ve ona dedim ki: ‘Cemi’ —ona sevgiyle Cemi derdik— Hazret Muslih Mevud ona şöyle dediğini ifade etti: ‘Annen Allah’ın evine gitti. Orada daha çok rahat edecek ve Allah’ın rızası da oraya gitmesindeydi. Bak, Resulullah (sav) vefat etti, deden vefat etti; senin annen onlardan daha mı üstündü?'” Sonra Hazret Muslih Mevud şöyle der: “Rabbimin rahmetinin gölgesi bu çocuktan bir an bile ayrılmasın. Benim bu sözümden sonra annesi için bugüne kadar tek bir çığlık atmadı ve bu sözü duyar duymaz tamamen sessizleşti. Hatta ertesi gün cenaze vaktinde, büyük ablası üzüntüden çığlık atıp bayılınca, benim küçük eşim Meryem Sıddıka’nın yanına gidip Cemi’m ona şöyle dedi: ‘Küçük Abla’ —çocuklar Hazret Meryem Sıddıka Hanım’a Küçük Abla derlerdi— ‘Ablam ne kadar akılsız. Babacığım annemin ölümünde Allah Teala’nın rızası olduğunu söylüyor, o ise hala ağlıyor.'” Sonra Hazret Muslih Mevud şöyle buyurur: “Ey Rabbim, ey Rabbim! Senin rızan için annesinin ölümünde kederlenmeyen bu küçük kızı,  Sen ahirette her türlü kederden uzak tut” Sonra Hazret Meryem Sıddıka (Ümmü Tahir) Hanım için şöyle dua etti: “Ey Rahim Allah’ım! Senden böyle bir ümitte bulunmak Senin kullarının hakkıdır ve bu ümidi gerçekleştirmek Senin şanına yakışır.”

Velhasıl çanda vb. konularda çok düzenliydi; mal mülk payının tüm hesabını önceden netleştirip hazırlamıştı. Komşuları vefat ettiğinde evlerine düzenli olarak yemek gönderirdi ve yanına gelen gidenlere —bana da defalarca söylemiştir— daima “Sonumun hayırlı olması için dua edin” derdi.

Torunu Nusret şöyle anlatıyor: “Nenem namaz vaktinden önce hazırlığını yapıp oturur, büyük bir heyecanla vaktin gelmesini beklerdi. Çok uzun dualar ederdi; hatta dua edeceği kişilerin bir listesini yapmıştı. Çocukken nenemin o ağlayarak yaptığı uzun duaları duyunca ürperirdim ama o, listedeki herkes için tek tek dua ederdi.”

Hazret Hadi Ali Bey’in yazdığına göre —daha önce de belirttiğim gibi— merhume ile ilgili bazı eski hatıralar, olaylar ve Hazret Muslih Mevud’un gördüğü bazı rüyalar mevcuttur. Hadi Ali Bey şöyle anlatır: “Bana anlattığına göre, bir defasında 2. Halifetü’l Mesih hazretleri ile birlikte arabada yolculuk yapıyormuş ve arka koltukta Huzur’un yanında oturuyormuş. Şöyle dedi: ‘Baktım ki Hazret Muslih Mevud parmaklarıyla defalarca bir şeyler sayıyor. Babacığım ne sayıyorsunuz? diye sordum. Huzur; dünyanın tüm ülkelerindeki mübelliğlerimizin sayısını tahmin etmeye çalışıyorum, tüm dünyada en az şu kadar milyon mübelliğe ihtiyacım var ki dünyayı gerçek İslam’dan haberdar edebilelim, buyurdu.'” Bu, Hazret Muslih Mevud’un içindeki dert ve heyecanı gösteren rivayetlerden biridir.

Hazret Muslih Mevud’un onunla ilgili Haziran 1948 tarihli bir rüyası da vardır. Şöyle buyurmuştur: “Haziran ayında Sindh’in Nasırabad bölgesindeydim. Orada Kadiyan’daki minare şeklinde, çok yüksek ve beyaz bir minare gördüm. Alt katın üzerindeki balkonun kapı eşiğinde kızım Emetü’l Cemil oturmuş, ayaklarını çok rahat bir tavırla balkondan aşağı sarkıtmıştı. O sırada gözüm minareye ilişti; minarenin en üst katının bir altındaki kapıdan, birkaç metre uzunluğunda, yarım metre kalınlığında, yeşil renkli devasa bir yılanın başını çıkarıp aşağı kata doğru sarktığını gördüm.”

(Huzur-i Enver rüyayı özetleyerek şöyle devam etti): “Yılan bir üst kattan inip alt katın çatısına doğru yöneldi. Hazret Muslih Mevud diyor ki: ‘O an kalbimden, Emetü’l Cemil tam kapının ağzında oturuyor, sakın yılan dönüp onu ısırmasın diye geçti. Aynı zamanda kızım kıpırdarsa düşüp yaralanır diye korkuyordum. O vakit büyük bir acziyetle Allah Teala’nın huzurunda dua etmeye başladım. Duamdaki şu cümle hala hatırımdadır:

 اللھم اعزھا لی وللجماعة الاحمدیة ولغربائھا    Allah’ım! Onu benim hatırıma, Ahmediye Cemaati hatırına ve onun gurebaları hatırına bu beladan kurtar.’ Hazret Muslih Mevud şöyle yazar: ‘Arapçada guraba (غرباء) yolcu anlamına gelir, Urducada ise gureba fakir, düşkün demektir. Allah daha iyi bilir, burada hangi anlam kastedilmiştir; belki bazı yolculara da işaret vardır.’ Neticede Huzur; ‘Ben dua etmeye devam ederken, Emetü’l Cemil’in kendiliğinden tehlikeyi hissedip balkonun kenarından uzaklaşmaya başladığını ve kapıdan birkaç metre öteye çekildiğini gördüm. Yılan kapıdan inip Cemil’e yöneldi ama kızım uzaklaştığı için peşini bıraktı ve yere doğru inmeye başladı.’ Hazret Muslih Mevud; ‘Bu rüya görünüşte o çocuk için çok mübarektir, zira içinde dua vardır. Benim için bir göz aydınlığı olmasının yanı sıra, cemaat ve garipler için de faydalı olacaktır. Vallahu a’lem (Allah en iyi bilendir)’ diye yazar.”

Allah Teala’nın merhume ile ilgili Hazret Muslih Mevud’a gösterdiği başka rüyalar da vardır. Allah Teala ona mağfiret ve rahmetiyle muamele eylesin.

Bahsedeceğim ikinci cenaze, Mükerrem Nizamuddin Bey’in oğlu olan ve Hollanda’da ikamet eden Doktor Reşid Ahmed Han Bey’e aittir. Geçtiğimiz günlerde doksan bir yaşında vefat etmiştir. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. Allah’ın lütfuyla mûsiydi; dört oğlu ve dört kızı vardır.

Doktor Reşid Bey’in babası Nizamuddin Bey, eyalet emirliği de yapmış olan Doktor Fatihuddin Bey’in küçük kardeşiydi ve ailelerine Ahmediyet onun vasıtasıyla girmişti. 1905 yılında Vaat Edilen Mesih (a.s) Ludhiyana’da bir konuşma yaptığında, Fatihuddin Bey henüz okulda öğrenciydi. Okul öğretmenleri öğrencileri, “Sakın onun konuşmasını dinlemeye gitmeyin, o bir büyücüdür ve sizi etkisi altına alır” diyerek kesin bir dille uyarmışlardı. Tarih boyunca peygamberlere atılan bu iftirayı, o dönemin din adamları da Vaat Edilen Mesih’e atıyorlardı.

Buna rağmen Fatihuddin Bey, Vaat Edilen Mesih’in (a.s) konuşmasını dinlemeye gitti ve o küçük yaşında Hazret’in mübarek yüzünü görür görmez onun sadık biri olduğuna ikna oldu. Daha sonra eğitimini tamamlayıp 1914 yılında, Birinci Halife Hazretleri döneminde biat etti.

Merhum Reşid Bey de çok temiz fıtratlı, selim tabiatlı, cana yakın, Allah korkusu olan ve akrabalık bağlarını gözeten biriydi. Başkaları için kendini zahmete sokardı. Oldukça cesur ve yiğit bir insandı; Hilafet aşığıydı ve her an her türlü fedakarlığa hazırdı. Fakirlerin geçimini sağlamayı ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmeyi, kimseye duyurmadan gizlice yapardı. Muhaliflerin asılsız davalar açtığı birçok yeni müntesibin kefaleti için bizzat giderdi. Ayrıca “Furkan Gücü”nde de görev almıştır.

Kendisi, kayınpederi Abbas Han Bey ve kardeşi Manzur Bey ile birlikte; İkinci Halife Hazretleri tarafından Vakf-e Cedid kapsamında Serhad eyaletinin çeşitli bölgelerine gönderilme şerefine nail olmuştur. Onlara, eski Ahmedi ailelerle irtibatı yeniden kurma ve tebliğ çalışmalarını yürütme görevi verilmişti; onlar da bu sorumluluğu büyük bir başarıyla yerine getirdiler.

Tebliğ yapmaya çok meraklıydı. Devlet Han adında bir dostuna tebliğ yaptı ve o da biat etti. Bunun üzerine hem o dostuna hem de kendisine dava açıldı ve tutuklandılar. Kefalet için kimse öne çıkmıyordu, teminatlar kabul edilmiyordu; bunun üzerine Reşid Bey bizzat damadını yanına alarak oraya gitti. Orada beş bin kişilik bir molla grubu toplanmıştı ve onlara taş atmaya başladılar. Damadının başına taş isabet etti, yere düştü ve darp edildi; sonunda damadı orada şehit oldu. Polis ise —o şeytanların deyimiyle “sevap kazanıyoruz” diyerek— cenazeyi tekmelemeye başladı. Reşid Bey’i de dövdüler ve vücudundaki hemen hemen tüm kemikleri kırdılar. Çok ağır yaralar aldı; yüzünde izler kalmıştı, kolları bu yaralar yüzünden bükülmüş durumdaydı, bunları daha sonra ben de görmüştüm. Fakat Allah onu korudu; onu öldü sanıp bıraktılar. Daha sonra polis “cesedini” götürürken hastane yakınlarında “Ben hayattayım, beni filan yere ulaştırın” dedi. Doktorlar onu görünce nasıl hayatta kaldığına hayret ettiler. Allah onu yaşatmak istiyordu; nitekim bu ağır yaralara rağmen otuz yıldan fazla yaşadı ve çok aktif bir hayat sürdü. Polise kendisini Peşaver’e ulaştırmalarını söyledi; polis muhalif olduğu için bu zordu ama o ülkede bazen caiz bir iş için bile polise para teklif edince razı olurlar. Bundan dolayı o, siz benden ne almak istiyorsanız alın ama beni oraya götürün dedi ve böylece polis yetkilisi bunu kabul etti ve onu Peşaver’e götürdü. Ardından Rabwah’a geldi, tedavi oldu ve Allah’ın lütfuyla yeni bir hayata kavuştu. Morg yolundan dönen bu insanı Allah otuz yıl daha hayatta ve faal tuttu.

Hollanda’da da yaşadı ve orada cemaat işlerinde görev aldı. 1974 yılında düşmanlar ona silah doğrulttuğunda büyük bir cesaretle karşı durdu. Mollaların “Kelime-yi şehadet getir Müslüman ol” baskısına karşı; “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah’ı ben zaten okuyorum, imanım bunun üzerinedir, başka nasıl Müslüman olayım?” dedi. Onlar “Hayır, Mirza Bey’e küfret” dediler. O ise “Küfretmeyeceğim, bu İslam değildir; ben salavat getiren ve Hz. Peygamber’in (sav) öğretisine uyan biriyim, böyle bir şey yapmam” dedi. Sonra onlara bir sahabi kıssası anlattı: Uhud Savaşı’nda Hz. Peygamber’in (sav) şehadet haberi yayıldığında bir sahabe, “Benimle cennet arasında sadece şu hurma mı engel?” diyerek hurmayı atmış ve düşmanın üzerine atılarak şehit düşmüştü. Reşid Bey onlara; “Benimle cennet arasında şu an bir hurma bile yok, hava bile yok; çünkü silahı göğsüme dayamışsın. Tetiği çek ve beni şehit et ama istediğin o kötü sözleri asla söylemeyeceğim” diyerek büyük bir cesaret örneği gösterdi.

Allah ona mağfiret ve rahmetiyle muamele eylesin, derecelerini yükseltsin ve çocuklarına da iyilik üzere daim olma muvaffakiyeti versin.

Üçüncü cenaze, merhum Beşir Ahmed Bey’in (Çak 275 Kartarpur eski Cemaat Başkanı ve Mescid İmamı) hanımı olan Mükerreme Zeynep Bibi Hanımefendi’ye aittir. Kendisi de geçtiğimiz günlerde seksen beş yaşında vefat etmiştir. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.

Allah’ın lütfuyla mûsiye idi. Babası, Faysalabad Darü’z-Zikir Mescidi görevlisi Ali Muhammed Bey idi. Kendisi çok dua eden, teheccüd namazlarını kaçırmayan, namazlarına sadık, her gün düzenli Kur’an-ı Kerim tilavet eden, misafirperver ve Hilafet makamına derin bir bağlılık duyan temiz fıtratlı bir hanımdı. Fakirlere yardım ederdi; cuma hutbelerini çok düzenli takip eder, hatta ev halkını da yanına çağırıp onlara dinletirdi.

Geride üç oğul ve dört kız bırakmıştır. Birçok torunu vakf-e zindigi (hayatını dine adamış) olarak hizmet etmektedir. Oğlu Tahir Ahmed Seyfi Bey, Zambiya’nın Lusaka şehrinde mübelliğdir. Kızı Emetü’r Reşid Hanım da yine bir mübelliğin hanımı olarak şu an Lusaka’dadır; annesi vefat ettiğinde orada olduğu için cenazesine katılamamış ve annesini son kez görememiştir. Allah Teala ona da sabır ve metanet versin, merhumeye mağfiret ve rahmetiyle muamele eylesin.

Önceki

27.02.2026 – Tevhid perspektifinden Hz. Resulüllah’ın iman verici sireti