Emir’ül Müminin 5. Halifetü’l Mesih hazretleri, 8 Mayıs 2026 (8 Hicret 1405 Hicri Şemsi) tarihinde İngiltere’nin Tilford şehrindeki İslamabad Mübarek Camii’nde Cuma Hutbesi irat etti. Hutbe, Müslüman Ahmediye Televizyonu (MTA) aracılığıyla tüm dünyaya yayınlandı.
Teşehhüd, Taavvuz ve Fatiha Suresi’nin tilavetinden sonra Huzur-i Enver (Allah desteklesin ve yardımcısı olsun) şöyle buyurdu:
Hz. Mesih-i Mev’ud’un siretini anlatarak onun dürüstlüğünün yüksek seviyesine dair olaylar beyan etmiştim. Bugün de bazı olaylar anlatacağım.
Hz. Mesih-i Mev’ud (as) aleyhine Doktor Henry Martyn Clark tarafından açılan dava, bir adam öldürmeye teşebbüs davasıydı. Son derece tehlikeli bir davaydı. Kendisi şöyle buyurmaktadır:
“Henry Martin Clark davası o kadar tehlikeliydi ki idam cezasıyla bile sonuçlanabilirdi.” Yahudiler tarafından Roma mahkemesinde hz. İsa (as) aleyhine açılan davayı örnek göstererek, kendisinin de benzer bir davayla karşı karşıya kaldığını belirtti. “İsa (as) aleyhine davayı Yahudiler açmıştı, fakat bu İngiliz imparatorluğunda bana karşı davayı açan kişi saygın bir papaz ve aynı zamanda bir doktordu. O, şahitleri de tam olarak ayarladı; hatta bu cemaatin azılı düşmanı olan Mevlevi Ebu Said Muhammed Hüseyin Batalavi bile mahkemeye tanıklık etmeye geldi ve elinden geldiğince aleyhimde şahitlik yaparak suçun üzerime kalması için her türlü çabayı gösterdi.”
Bu dava, Gurdaspur Vali Yardımcısı Kaptan Douglas’ın huzurundaydı. Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle buyurmaktadır: “Tüm şahitlikler büyük bir şiddetle aleyhimde verildi. Öyle bir durum ve şartlar oluşmuştu ki, hiçbir hukukçu veya fikir sahibi benim beraat edebileceğimi söyleyemezdi. Fakat Allah Teala, dava başlamadan önce beni bilgilendirdiği gibi, bu davadan beraat edeceğimi de önceden bildirmişti. Yüzbaşı Douglas, davacının ifadesinden şüphe duyduğu için Abdülhamid’i yeniden soruşturulmak üzere polis memuru Yüzbaşı Lemarchand’a teslim etti. Yüzbaşı, Abdülhamid’i çağırdı ve ona doğruyu anlatmasını emretti. Abdülhamid başlangıçta daha önce anlattığı hikâyeyi sürdürdü.
Ancak Yüzbaşı sert bir tavırla asıl meseleyi anlatmasını isteyince, Abdülhamid gerçeği itiraf etti. Kendisine tehdit ve baskıyla bu ifadenin verdirildiğini, Mirza Bey’in onu asla cinayet işlemek amacıyla göndermediğini açıkça kabul etti. Yüzbaşı bu itirafı duyunca çok memnun oldu ve Vali Yardımcısına şu telgrafı çekti: “Meseleyi çözdük.”
Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle buyurmaktadır: “O sırada mahkemede Vali Yardımcısının gerçeğin ortaya çıkmasından dolayı çok mutlu olduğunu, aleyhimde yalan şahitlik yapan Hristiyanlara ise çok öfkelendiğini görüyordum. Bana, ‘Bu Hristiyanlara dava açabilirsiniz’ dedi. Ancak ben dava işlerinden nefret ettiğim için, ‘Dava açmak istemiyorum, benim davam göklerde görülmektedir’ dedim.
Bu davada Hazret Mesih-i Mev’ud’un (as) doğruluğu ve yüksek ahlakı hakkında, o dönem orada bulunan cemaat dışından bir avukat olan Mevlevi Fazl Din Bey’in şu beyanları oldukça dikkat çekicidir:
“Benim kalbimde Mirza Bey’in çok büyük bir azameti vardır. Onun makam ve mertebesini çok yüce görüyorum. Her ne kadar iddiaları hususunda —psikolojik açıdan bakarak— bir yanılma içinde olduğunu düşünsem de, o her halükarda son derece iyi ve dürüst bir insandır.”
Mevlevi Fazl Din gibi bir hukukçunun, dini görüşlerine katılmasa bile onun karakterine duyduğu bu sarsılmaz saygı, Hazret Mesih-i Mev’ud’un (as) “doğruluk” vasfının sadece takipçileri tarafından değil, tarafsız gözlemciler tarafından da tartışmasız bir gerçek olarak kabul edildiğini göstermektedir.
Aynı rivayet hz. Şeyh Yakub Ali İrfani (ra) vasıtasıyla, Lala Dina Nath isimli bir Hindu tarafından da nakledilmiştir. Anlatılanlara göre; bir mecliste Mevlevi Fazl Din Bey’in huzurunda bir şahıs, Mirza Bey aleyhinde nezaket ve ahlak sınırlarını aşan, yakışıksız bir dille konuşmaya başladı.
Bunun üzerine Mevlevi Fazl Din Bey çok heyecanlandı ve büyük bir sevgiyle şöyle dedi: ‘Ben Mirza Bey’in müridi değilim, iddialarına da inanmıyorum. Ancak Mirza Bey’in muazzam şahsiyetine ve mükemmel ahlakına hayranım. Ben bir avukatım; davalar vesilesiyle her sınıftan binlerce insan yanıma gelir. Binlerce insanı da diğer avukatlar aracılığıyla gördüm. Hiçbir şekilde riyakarlık yapmayacağını düşündüğünüz nice iyi niyetli insanlar bile, dava sırasında hukuki bir tavsiye üzerine ifadelerini değiştirmeleri gerekince hiç tereddüt etmeden değiştirirler. Fakat ben ömrümde, ne pahasına olursa olsun doğruluktan bir adım bile geri atmayan tek bir kişi gördüm, o da Mirza Bey’dir.'”
Mevlevi Fazl Din Bey, bu sözleriyle dürüst bir hukukçu olarak, inanç bazında aynı fikirde olmasa dahi, bir insanın karakter hakkının teslim edilmesi gerektiğini ve hz. Mesih-i Mev’ud’un (as) şahsiyetine dil uzatılmasının büyük bir haksızlık olduğunu o meclistekilere haykırmıştır.
Papaz Henry Martin Clark davasında kendileri için hukuki bir ifade taslağı hazırlayıp Mirza Bey’e sundum. O, metni okuyunca, ‘Bunda yalan var’ dedi. Ben de, ‘Sanığın beyanı yeminli sayılmaz; kanunen dilediği gibi ifade verme hakkı vardır’ dedim. Bunun üzerine hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle buyurdu: ‘Kanun ona dilediğini söyleme izni vermiş olabilir ama Allah Teala izin vermiyor. Allah kuluna yalan söyleme izni vermemiştir; aslında kanunun kasdettiği de bu değildir.” Bu yüzden, gerçeğe aykırı şeyler içeren böyle bir ifadeyi vermeye asla razı olamam. Ben sadece doğru olanı sunacağım.’ Biz yine şöyle dedik: “Mahkemede ‘Ben Abdülhamid’i tanımıyorum’ demeniz gerekiyor. Bundan sonrasını biz hallederiz. Sadece ‘tanımıyorum’ şeklinde ifade verin.” Hz. Mesih-i Mev’ud (as) tüm önerilerimizi dinledikten sonra şöyle buyurdu: “Ben dünyaya doğruluğu ikame etmek için geldim. İdam edilecek olsam bile asla yalan söylemeyeceğim. Ben Abdülhamid’i tanıyorum; o Kadiyan’a gelip giderdi. Ne pahasına olursa olsun bunu inkâr edemem.” dedik ki; eğer yalan söylemek istemiyorsanız, en azından onu tanıdığınızın açıkça anlaşılmayacağı, ucu açık ve kaçamak bir cevap verin. Yalan olmasın ama dolambaçlı olsun.” Bunun üzerine Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle buyurdu: “Ben bunu da yapamam. Allah beni dünyaya kendimi örnek olarak sunmam için gönderdi. Canımı kurtarmak adına böyle bir örnek sergilemeye razı değilim. Eğer doğruyu söylerken canımız giderse, biz yine de başarılıyız demektir.”
Huzur’un mahkemedeki ifadesi sırasında açıkça ‘Abdülhamid’i tanıyorum’ diye ikrar etmesi üzerine artık beraat etmenin imkânsız olduğuna inandık. Fakat bu davada Mirza Bey’in nail olduğu Allah’ın yardımı karşısında hayrete düştük. Allah’ın kendi görevlendirdiği kuluna nasıl yardım ettiğini ve bu ağır davadan nasıl onuruyla beraat ederek başarıyla çıktığını gördük.”
Hz. Mirza Beşir Ahmed Bey şöyle anlatmaktadır:
“Çok iyi hatırlıyorum ve bu hadiseyi asla unutamam; 1916 yılında, Hindistan YMCA Sekreteri olan merhum Bay Walter, Ahmediye Cemaati hakkında araştırma yapmak üzere Kadiyan’a gelmişti. Kadiyan’da, cemaatin kurucusunun eski ashabından biriyle görüşme arzusunu dile getirdi. O sırada merhum Münşi Arora Bey Kadiyan’daydı ve Bay Walter ile Münşi Bey Mescid-i Mübarek’te bir araya getirildiler. Bay Walter, Münşi Bey ile yaptığı resmi sohbetten sonra şunu sordu: ‘Mirza Bey’in doğruluğuna inanmanızda size en çok hangi delil etki etti?’
Münşi Bey şu cevabı verdi: ‘Ben çok okumuş biri değilim ve ilmi delilleri pek bilmem; ancak üzerimde en büyük etkiyi bırakan bizzat Hz. Mesih-i Mev’ud’un şahsiyetiydi. Ondan daha doğru sözlü, daha dürüst ve Allah’a ondan daha fazla iman eden birini görmedim. Onu gören hiç kimse onun yalancı olduğunu söyleyemezdi. Ben sadece onun cemaline hayrandım, başka delil bilmem.’
Merhum Münşi Bey bunları söyledikten sonra hz. Mesih-i Mev’ud’a olan özlemiyle o kadar huzursuz oldu ki hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı; ağlamaktan nefesi kesildi. O sırada mülakatı yapan Bay Walter’ın hali ise görülmeye değerdi; adeta kanı çekilmiş gibi yüzü bembeyaz kesildi. Yüzünün rengi yıkanmış bir çarşaf gibi soldu. Daha sonra ‘Ahmadiyya Movement’ (Ahmediye Hareketi) adlı kitabında bu hadiseyi özel olarak zikretmiş ve şöyle yazmıştır: ‘Çevresinde bu denli (bağlı) insanlar yetiştirmiş bir şahıs hakkında, en azından onun bir sahtekâr olduğu söylenemez.'”
Hz. Mian Rahim Bahş şöyle anlatmaktadır:
“Muhammed İbrahim adında Ahmedî bir zatla karşılaştım. Onunla yaptığım birkaç sohbet sonrası ikna oldum. O gece rüyamda; dört kardeşimle birlikte bir dağın mağarasında yolumuzu kaybettiğimizi gördüm. Bir taraftan tırmanarak yukarı çıktım ve yerden çok yüksekte giden bir tren gördüm. Oraya nasıl çıkacağımı şaşırırken yukarıda duran bir zat, ‘Gökten sarkan şu ipi tutarsan yukarı çıkabilirsin’ dedi. Sabah İbrahim Bey’e rüyamı anlatınca Kur’an’dan ‘Allah’ın ipine sımsıkı sarılın’ (Âl-i İmran, 103) ayetini okuyup manasını açıkladı. Bunun üzerine biat mektubumu yazdım. Gelen cevapta biatımın kabul edildiği ancak mutlaka Kadiyan’a gelmem gerektiği bildirildi.
Hemen hazırlanıp yola çıktım. Amritsar istasyonunda Batala trenine bindiğimde kompartımanımda çok yaşlı iki-üç Sih vardı. Nereye gittiğimi sorduklarında ‘Kadiyan’a’ dedim. ‘Mirza’nın Kadiyan’ına mı?’ dediler, ‘Evet’ dedim. Rüya görmüş ve biat etmiş olmama rağmen içimin daha da mutmain olması için ‘Anlatın bakalım, o nasıl biridir?’ diye sordum. Sihler, ‘O çok meşhurdur, tanrılık iddia ediyor’ dediler.
Bu onların kendi anlayışlarına göre bir yorumdu; zira Hz. Mesih-i Mev’ud (as), Allah’tan vahiy alan bir elçi olduğunu söylüyordu.
Bunun üzerine şakayla karışık, ‘Ben Mirza Bey’i tanırım; Siyalkot’ta babamla birlikte memurdular, beraber esrar falan içerlerdi’ dedim. O anlık bir iman zayıflığıyla bu yalanı uydurdum. Fakat o Sihler hemen atılarak, ‘Miyan! Sakın böyle söyleme! O ermiş biridir, son derece doğru sözlü ve güvenilir (sadık ve emin) bir insandır. O kadar meşhurdur ki insanlar dürüstlükte onu örnek gösterirler; bizde biri doğru söylese ‘Sen Mirza Gulam Murtaza’nın oğlu musun?’ diye sorarlar. Onun doğruluğu bizim için darbımesel olmuştur. Çocukken bizimle oynardı, bize kitap okurdu; Kadiyan reisinin oğluydu. Gün geçtikçe değişti, bir dönem geldi ki tamamen köşesine çekildi, dışarı çıkmaz oldu. İçeride ‘büyü’ pişirdi.”
Dinden habersiz oldukları için kendi batıl inanışlarından dolayı, Vadedilen Mesih’in içeride oturup sihir ve büyü ile uğraştığını zannediyorlardı.
“Kadiyan’ın dört bir yanına büyüsünü yaydı; yani herkesi kendine hayran bırakıp hakikatini kabul ettirdi. Hangi dinden kim yanına gelse, onun dininden delillerle kendi doğruluğunu kanıtlar, karşı tarafın yanlışını yüzüne vururdu. O, göklerden geldiğini söylüyor’ dediler. İşte Sihler ona bunları anlattılar.
“Sihlerden bunları dinledikten sonra Kadiyan’da misafirhaneye yerleştim. Orada birkaç genç vardı; doğru yolu seçip seçmediğimi sınamak için onlara bilerek sert ve kaba davrandım. Fakat benim kabalığıma rağmen onlar son derece nazik ve yüksek ahlakla karşılık verdiler. Mirza Bey ile görüşmek istediğimi söyleyince, yürüyüşe çıktığını ve şu an görüşmenin zor olduğunu belirttiler. Kadiyan’da gezerken sıcağın da etkisiyle içim daraldı ve dönmeye karar verdim. Henüz imanım tam pekişmemişti. Yolda bir Arap ile karşılaştım; ‘Kardeşim, buraya kadar gelmişken Hazret’i görmeden gitme. Bu vakit bir daha ele geçmez; insanlar gelecek ama bu zatı bir daha bulamayacaksın’ dedi. Ama ben aldırış etmeyip arabacıya ‘Hemen gidelim’ dedim.
O sırada ezan okundu, ‘Namaz kılıp öyle gideyim’ diyerek camiye yöneldim. Gitmememi söyleyen o Arap zatla tekrar karşılaştık. Bana, ‘Kardeşim, sen Hazret’i görebilesin diye Allah seni burada tutsun diye o zamandan beri secdede sana dua ediyorum’ dedi. Bu, o zatın ihlasıydı. Sonra Hz. Mesih-i Mev’ud’un meclise gelip oturduğunu gördüm. Ben tam karşısında duruyordum; o zamanın modasına göre saçım, sakalım ve bıyığım tamamen tıraşlıydı. Huzur’un başı önünde oturuyordu. Kendi kendime, ‘Yüzünü görmeden tam emin olamayacağım’ dedim. Bir süre sonra başını kaldırıp bana baktı; içimden bir ses ‘Sen doğrusun’ dedi. Yüzünü görünce kalbim ‘bu sadıktır’ diye haykırdı. Biraz sonra tekrar baktığında ‘İnandık’ (Âmenna) dedim. Üçüncü kez baktığında ise ona meftun oldum.
Hz. Mirza Beşir Ahmed Bey, hz. Sir Zaferullah Han’dan şu yazılı rivayeti aktarmaktadır:
“Hz. Mesih-i Mev’ud (as) ile Lahor’da ilk kez karşılaştığımda, kalbimde inançlara dair herhangi bir eleştirel düşünce yoktu. O an ruhumda hissettiğim tek şey, bu zatın hak üzerinde olduğu ve söylediklerinin hakikat olduğuydu. Allah Teala tarafından kalbime ona karşı öyle bir sevgi yerleştirildi ki, onun doğruluğunun asıl delili benim için bu oldu. O zamanlar henüz bir çocuk olmama rağmen, o günden bugüne kadar başka hiçbir delile ihtiyaç duymadım. Sonrasında imanımı güçlendiren pek çok hadise yaşandı; ancak ben hz. Mesih-i Mev’ud’a (as) sadece mübarek çehresini görerek iman etmiştim. O ilk etkinin bıraktığı iz, benim için onun iddialarının doğruluğuna dair hâlâ en büyük kanıttır.
Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle buyurmaktadır:
“Bakın, Allah hüccetini üzerinizde öyle bir tamamladı ki; iddiam üzerine binlerce delil ikame ederek size, sizi bu cemaate davet eden kişinin nasıl bir irfan sahibi olduğunu ve ne denli kanıtlar sunduğunu düşünme fırsatı verdi. Sizler benim geçmiş hayatıma dair hiçbir ayıp, iftira, yalan veya hile isnat edemezsiniz ve ‘zaten önceden yalan ve iftiraya alışık olan bu kişi, bunda da yalan söylemiştir’ diye düşünemezsiniz. Aranızda benim hayatıma dair herhangi bir eleştiri getirebilecek kim vardır? Dolayısıyla, beni en başından itibaren takva üzerine sabit kılması Allah’ın bir lütfudur ve bu, düşünenler için bir delildir.”
Allah Teala, bizlere bu hakikati kavrayarak doğruluk üzerinde sabit kalmayı ve daima en yüksek dürüstlük standartlarına göre amel etmeyi nasip eylesin.










