Ramazan Bayramı Hutbesi – 2026

Asıl mutluluğumuz, Senin tevhidinin ve Senin hükümranlığının dünyada kurulduğunu gördüğümüzde olacaktır.

*… Bu bayram aslında bir şükür bayramıdır ve ümit ediyorum ki Ahmedilerin çoğunluğu, takva, rüşt ve hidayette ilerlemek adına Ramazan ayının bereketini bu şekilde değerlendirmiştir.

*… Unutmayın! Oruç tutmak da ancak Allah’ın lütfuyla nasip olur. Eğer oruç tuttuysak bir zorluğa katlanmış değiliz; aksine Allah bize iyilik yapma fırsatı vererek üzerimize ihsanda bulunmuştur.

*… Asıl mutluluğumuz; Senin tevhidinin ve Senin hükümranlığının dünyada kurulduğunu gördüğümüzde olacaktır. Bugün Müslümanların durumu acınası haldedir. Müslümanların durumunun değiştiğini gördüğümüzde; Hz. Resulüllah’ın (sav) mesajının ve onun sadık hizmetçisi Vadedilen Mesih’in misyonunun tamamlandığını ve Deccal güçlerinin yenildiğini gördüğümüzde, işte o zaman gerçek bayramımız olacaktır.

Ramazan-ı Şerif’in sona ermesinin ardından bugün, 1 Şevval tarihinde İngiltere’de Ramazan Bayramı kutlanıyor. Bu vesileyle, İslamabad, Tilford’daki Mübarek Camii bünyesinde binlerce cemaat üyesi toplandı. Gelenek olduğu üzere, Hüdamü’l Ahmediye  bayram hazırlıkları için yoğun bir vakar-ı amle çalışması yürüttü ve hazırlıklar gece saatlerinde büyük ölçüde tamamlandı. Aynı şekilde bu sabah da Hüdamü’l Ahmediye’nin, cemaat üyeleri gelmeden önce kendilerine atanan görevleri yerine getirdikleri görüldü.

Huzur-i Enver (Allah desteklesin ve yardımcısı olsun), bayram namazını kıldırmak için saat 10.36’da Mübarek Camii’ne teşrif etti. Sünnet-i Nebeviyye’ye uyarak Huzur-i Enver, ilk rekatta A’lâ Suresini, ikinci rekatta ise Gaşiye Suresini tilavet etti.

Ardından, saat 10.48’de Huzur-i Enver minbere çıkarak bayram hutbesini irad etti.

Ramazan Bayramı Hutbesi

Teşehhüd, Taavvuz ve Fatiha Suresi’nin tilavetinden sonra Huzur-i Enver şöyle buyurdu:

Bizler bugün Ramazan ayını geride bırakarak bayram kutluyoruz; ancak bu bayram, Ramazan ayını geçirmemiz vesilesiyle Allah-u Teala’ya bir şükran ifadesi olarak kutlanmalıdır. O, bize Ramazan’da oruç tutma ve ibadet etmeyi nasip etti. Birçok kişiye Teheccüd namazı kılmak nasip oldu;  hatta Teravih kılmak için oldukça kalabalık bir kitle geliyor. Aynı şekilde, Kur’an-ı Kerim’i düzenli okuma ve hatmetmek nasip oldu. Kuran dersleri dinlemek nasip oldu; cemaatlerde Kur’an-ı Kerim dersleri de yapılıyor. Zikri İlahi yapmak nasip oldu. Bazı kişilere itikafa girme nasip oldu. Özgürlüğün olduğu yerlerde itikafa girebiliyoruz; fakat Pakistan gibi ülkelerde itikafa girmek bile zordur, çünkü orada ibadet edemiyoruz ve kanun bizi engelliyor. Her neyse dua edelim, Allah-u Teala bir an önce öyle imkanlar yaratsın ki bu kısıtlamalar kalksın ve bizler Pakistan’da da özgürce ibadet etme hakkına kavuşalım.

Neticede beyan ettiğim bu gaye, Ramazan’ı yaşamanın ve o günleri geçirmenin asıl amacıdır. Eğer o günlerde bu gayeyi elde etmeye yönelik bir dikkat oluşmadıysa, bu tür insanlar için bayram, sadece kutladıkları bir şenlikten ibarettir. Eğlenmek için bir araya geldiler, yeni elbiseler giydiler, ziyafetler çektiler ve tamam, gaye hasıl oldu; oysa bayramın gayesi asla bu değildir. Bu ise, Allah-u Teala’nın bize bunca zaman fedakarlık yapmayı nasip etmesi, Allah hakları ve kul haklarını yerine getirmeyi nasip etmesi ve ardından bugün bize bunun için bayram kutlamayı emretmesi üzerine Allah-u Teala’ya sunduğumuz bir şükrandır.

Ümit ediyorum ki Ahmedilerin çoğunluğu, takvada, rüşt ve hidayette ilerlemek, Allah Teala’ya ibadette ilerlemek ve iyilikleri yerine getirmeye yönelmek için Ramazan’ın bereketlerinden faydalanmaya tam bir gayretle çalışmışlardır. Bunun için Allah-u Teala’dan daima yardım da dilemek gerekir; Allah’ın  bize iyilikler, ibadetler ve kul haklarını yerine getirme konusunda verdiği bu gücü, hayatlarımızda her zaman daim kılması için yardım dilemeliyiz. Öyle ki sadece Ramazan değil, her günümüz Allah’a ibadetin hakkını vererek, O’nun öğretilerine uyarak ve kul haklarını yerine getirerek geçsin.

Allah Kur’an-ı Kerim’de bize Fatiha Suresini öğretmiş, defalarca okumamızı istemiş, her namazda ve her rekatta okumamızı emretmiştir. Peki bunun hikmeti nedir? Bu şunun içindir: Allah’a kulluk ve ibadet etme hakkını yerine getirmek için daima çaba göstermemiz gerektiğini ve O’nun emirlerine uymaya her zaman gayret etmemiz gerektiğini sürekli hatırlayalım. Fatiha Suresinde Allah’ın ana sıfatlarından bahsedilmekte ve bu minvalde O’na şükran duyguları ifade edilmektedir. Allah-u Teala bu surede hidayet yolunu bulmaya, nimet verilenler arasına katılmaya; Allah’ın gazabından kurtulmak ve sapkınlıktan korunup O’na sığınmaya dikkat çekmiştir. Bu iyilikleri elde etmek, Allah’ın lütuflarına varis olmak, O’nun hoşnutsuzluğundan ve azabından sakınmak için dikkatinizi amacınıza yoğunlaştırın.

Allah-u Teala bu surede şöyle buyurmuştur: اياك نعبد واياک نستعين  (İyyake na’budu ve iyyake nesta’in). Yani: “Ey Allah’ım! Biz ancak Sana ibadet ederiz ve Sana ibadet etmek istiyoruz, Senin ibadetine bağlıyız; fakat bunun için gerekli güç ve dikkat, ancak Senin lütfun ve Senin yardımınla bizde oluşabilir.”

Öyleyse ey Allah’ım, bunun için bize yardım lütfeyle. Bu dua neticesinde insanın tam manasıyla dayanağı,  Allah-u Teala olur. O zaman insanın aklına, bu nimetlerin ve ibadet etme gücünün  kendi kabiliyeti sayesinde elde edildiği veya edilebileceği düşüncesi asla gelmez ve gelemez. Ancak Allah’ın koyduğu şart şudur: İlk adım kuldan gelmeli, başlangıç kul tarafından olmalıdır. Kul, Allah’a yönelmeye çalıştığında ise, Allah’ın Resulü’nün (sav) buyurduğu gibi; insan Allah’a bir karış yaklaştığında O kuluna iki karış yaklaşır, kul bir adım attığında Allah iki adım atar, kul O’na yürüyerek geldiğinde Allah koşarak gelir.

Dolayısıyla, eğer Ramazan’ın bereketlerinden kalıcı bir feyiz almak istiyorsak, bunun için çaba göstermemiz gerektiğini asla unutmamalıyız. Sürekli Allah’a doğru adımlar atmalı, O’na doğru yürümeli, O’nun kucaklamasına  erişmek için gayret ve dua etmeliyiz. Hz. Mesih-i Mev’ud’un  İyyake na’budu ve iyyake nesta’in hakkında çeşitli yerlerde yaptığı o irfan dolu açıklamalardan bazılarını sunuyorum. Şöyle buyurmuştur:

اياک نعبد واياک نستعين; yani “Yalnızca Sana ibadet ederiz ve yalnızca Senden yardım dileriz.” Buyuruyor ki: İyyake nağbüdü ifadesinin iyyake nestain ifadesinden önce ‘Sana ibadet ederiz’ deyip yardım dilemenin sonraya bırakılmasının hikmeti şudur; insan dua anında tüm yeteneklerini ve kuvvelerini  kullanarak Allah’a yönelmelidir. Yani insani güçleri ve sebepleri kullanması, bunları kullanarak Allah’a doğru adım atması gerekir. Bu öncelikle insanın görevidir. İbadet hakkını yerine getirmenin doğru yöntemi budur. Verilen yetenekleri kullanmadan ve tabiat kanunlarının kaidelerine riayet etmeden dua etmek bir edepsizlik ve küstahlıktır.

Örnek olarak şu misali vermiştir: Bir çiftçi henüz tohum ekmeden dua etse, tarlaya tohum atmayıp “İlahi, meyveler ve çiçekler versin diye bu tarlayı yeşert” diye dua etse, bu bir saygısızlık ve alaydır. İşini yapmamış, tohumu ekmemiş, toprağı hazırlamamış ama Allah Teala orada ekin bitirsin diye dua etmeye başlamıştır. Bu nasıl olabilir? Neticede çaba göstermek gerekecektir. İşte kendisi hiçbir şey yapmayıp sadece Allah’tan “şu olsun” diye istemeye devam etmek, ‘Allah’ı imtihan etmek ve denemek’ manasına gelir ve bu yasaktır. Allah-u Teala çaba göstermemeyi, amel etmemeyi, sebeplere sarılmamayı ve ardından sadece dua etmeyi yasaklamıştır. Bu durumda siz Allah’ı denemek ve imtihan etmek istiyorsunuz demektir ki bu şiddetle yasaklanmıştır ve büyük bir günahtır.

Şöyle denilmiştir: “Allah’ı denemeyin.” Yani İyyake nağbüdü’de de ifade edilen şudur: Allah’ı denemeyin, aksine çalışın. O sözünün devamında şöyle buyurur: “Gerçek şu ki, eyleme geçmeyen kişi dua etmiş sayılmaz, aksine Allah’ı denemiş olur. Bu yüzden dua etmeden önce tüm güçleri sarf etmek şarttır ve bu duanın gerçek anlamı da budur. Öncelikle insanın kendi inancına ve amellerine bakması lazımdır; çünkü Allah’ın sünneti, ıslahın sebepler dairesinde gerçekleşmesi yönündedir. Vesileler kullanılırsa ıslah da olur. Çaba olursa maksat hasıl olur. “Dua varken sebeplere ne hacet” diyenler bunun üzerinde biraz düşünsünler. O akılsızlar, duanın, bizzat kendisinin diğer sebepleri var eden gizli bir sebep olduğunu düşünmüyorlar mı? Bir dua olan İyyake nestain’den önce iyyake nağbüdü’nün gelmesi, şu hususu özel olarak açıklar: Sebepleri kullanın ve sonra Allah’a tevekkül edin. O zaman Allah-u Teala bu sebeplere bereket verecektir. Allah’ın bereketi artırarak devam ettirmesi için O’ndan yardım dileyin. Öyleyse insanın çabasının asla eksilmemesi gerekir.

Sadece bir aylık Ramazan’da bu çabayı gösterip, “şimdi yapmamız gereken her şeyi yaptık, artık Allah-u Teala bize her şeyi verecektir” diyerek bayram kutlamaya dalmamalıyız. Bu tamamen yanlış bir düşüncedir ve bir mümin için asla böyle olmamalıdır; bilakis mümin, ibadet çabasına, zikrullaha, hayırlı işlere ve kul haklarını yerine getirmeye daima dikkat etmelidir ki ancak o zaman gerçek feyiz elde edebilir.

Bazı insanların düşüncesi şöyledir: “Ramazan’da bu çabayı ve fedakarlığı gösterdik, artık Allah’ın  görevi, bunun karşılığında bizi tüm hayatımız boyunca olmasa bile en azından gelecek Ramazan’a kadar lütuflarıyla rızıklandırmaktır.” Bazı insanlar böyle bir düşünceye sahiptir ve bu düşüncedeki insanlar her zaman ortaya çıkar.

Nitekim hz. Muslih Mev’ud bir bayram hutbesinde bunun bir örneğini şöyle anlatmıştır: “Ben dua ettiriyordum, son Ramazan duası yapıldı; kulağıma birinin sesi geldi. Şöyle diyordu: “Ey Allah’ım, Sen biliyorsun ki Senin için ne kadar sıkıntı çekerek oruç tuttuk.”

Halbuki mümin, Allah’ın emirlerini yerine getirirken sıkıntı hissetmez. Şüphesiz bedenen bir miktar zorluk çeker ama bunun ezikliğini hissetmez; o, Allah yolunda en ağır sıkıntıları çekse bile yine de hiçbir şey yapamadım diye mahcup olur. Hem şöyle bir bakılacak olursa, biz Allah-u Teala için ne sıkıntı çektik ki? Ekmek bulamayıp aç kalmaya mecbur olan binlerce insan var; buna mukabil ekmeği olan biri oruç tutup da sıkıntı çekerek oruç tuttum’ derse, bu Allah’ın nimetlerine nankörlüktür. Allah’tan istemenin binlerce yolu ve yöntemi varken istemek için edepsizlik yolunu seçmek ve bu şekilde insanın kendi üzerine O’nun lütuf kapılarını kapatması akıl kârı mıdır?”

Unutmayın ki oruç tutma gücü de ancak Allah’ın lütfuyla nasip olur. Dolayısıyla, o dua edenin niyeti kötü olmasa bile, ilim eksikliği ve tefekkür azlığı sebebiyle ağzından bu kelimeler çıkmıştır. Bu yüzden dualarda Allah’tan yardım dilerken de düşünerek dua edilmeli ve uygun kelimeler kullanılmalıdır. Hz. Muslih Mev’ud bu konuya açıklık getirerek şöyle yazmıştır: Eğer oruç tuttuysak kendimiz bir zorluk çekmedik, bilakis Allah-u Teala bize iyilik yapma fırsatı vererek bize ihsanda bulunmuştur. Şöyle buyuruyor: Eğer benim kalbimde oruçlarla ilgili dua etme düşüncesi oluşsaydı, o şekilde demez, aksine şöyle derdim: “Ey Allah’ım, Sen bize oruç tutabilme gücü verdin. Şimdi bu lütfunu tamamla. Allah’ım, bu ay boyunca bize lütufta bulundun. Şimdi bayramı bizim için tam kılarak lütfunu kemale erdir.” Yani bayramın bereketleri de bize insin ve Senin lütfunla oruç tutma nasip olduysa şimdi onu kabul buyur. Bu bereket ve lütufların devamlılığı sağlansın ve bu bayramda da bizler o bereketlerden faydalananlardan olalım.

O sözünü şöyle sürdürür: Bu dua şüphesiz iyidir, o kişinin niyeti de iyidir; fakat tefekkür noksanlığı ve düşünce azlığı sebebiyle duanın şeklini bozmuştur. “Sıkıntı çekerek oruç tuttuk” demek yerine; “Ey Allah’ım, oruç tutma gücü vererek ne büyük bir lütufta bulundun, ancak şimdi bu lütfu yarım bırakma. Onu tamamlayarak bize bayramı da göster” deseydi ne kadar güzel bir dua olurdu. Müminin amelleri Allah’ın lütfu ve ihsanı altındadır; O olmadan mümin bunları tamamlayamaz.

Neticede şimdi bayram vesilesiyle şöyle dua etmeliyiz: Ey Allah’ım! Oruçlarımızın ardından bize bugün bayramı kutlamayı nasip ettin, üzerimize bu nimeti lütfettin; şimdi bu Ramazan ile alakalı tüm mutlulukları da bize göster ve bayramın gerçek sevinçlerini de bize yaşat. Bizim asıl bayramımız, Senin tevhidinin ve saltanatının dünyada ikame edildiğini gördüğümüz gün olacaktır. Bugün Müslümanların durumu acınası haldedir, bunu herkes biliyor; ne zaman ki bu acınası halin vakurlu bir hale dönüştüğünü görürüz, işte o zaman asıl bayramdır. Ne zaman ki Hz. Resulüllah’ın (s.a.v.) dininin dünyadaki her ferdin kalbine yerleştiğini, onun sadık hizmetçisi olan Vadedilen Mesih’in misyonunun tamamlandığını ve Deccali güçlerin tüm kuvvetlerinin parça parça olduğunu görürsek, işte bir mümin için asıl bayram o zaman olacaktır; yoksa bunlar sadece sözden ibarettir.

Hz. Mesih-i Mev’ud (as), belirttiğim gibi pek çok yerde İyyake na’budu ve iyyake nesta’in ifadesine dair irfan dolu açıklamalarda bulunmuştur. Bir yerde, çeşitli yönleri göz önünde bulundurarak şöyle buyurmuştur: Allah’ın, iyyake nağbüdü ifadesini iyyake nestain ifadesinden önce koymasında, kulun destek istemesinden bile önce Allah’ın “Rahmaniyet” sıfatının feyizlerine bir işaret vardır. Bunun bir anlamı da şudur: Önce zikredilmesi, Allah’ın Rahmaniyet sıfatının feyzine işarettir; sanki kul Rabbine şükrederek şöyle der: “Ey Rabbim! Bana verdiğin nimetler için Sana şükrediyorum. Benim duamdan, talebimden, eylemimden ve çabamdan önce gelen; Senin o Rububiyet ve Rahmaniyetinle, isteyenlerin isteğinden önce yetişen nimetlerin için şükranlarımı sunuyorum.” Yani bana lütfettiğin nimetler, benim duamla kıyaslanamayacak kadar büyüktür. Senin Rububiyetin ve Rahmaniyetin, isteyenlerin isteğinin çok üzerindedir. Daha ben istemeden Sen bana verdin. Ben dua etmeden önce Sen bana çok şey bahşettin. Rahmaniyet ve Rububiyetinin feyizlerini ben istemeden önce lütfettin, bunun için Sana şükrediyorum. İşte bu, şükretmeye yönelik bir dikkat oluşturur.

Sonra; her türlü kuvvet, doğruluk, refah, başarı ve ancak talep etmekle, yardım istemekle ve dua etmekle verilen o amaçlara ulaşmak için Sana yalvarıyorum; çünkü Sen en iyi verensin. Şimdi bunlar Senin Rububiyetin ve Rahmaniyetin sayesinde verildi, fakat şimdi ben her türlü kuvveti de vermen için yalvarıyorum; doğruluk üzere yürüyenlerden olayım, refah daim olsun, başarı gelsin, hayırlı amaçlarımda muvaffak olayım; çünkü Sen en iyi verensin. İyyake Nestain’in   anlamı budur. Madem Senin Rahmaniyet ve Rububiyetinden pek çok şey elde ettim, o halde şimdi Sana ibadet ederek Senden şunu da istiyor ve yardım diliyorum: Doğru yolu, refahı, başarıları ve amaçlarımı tamamla. Ey Allah’ım, hayatımda benim için faydalı olan her şeyi bana lütfet ve beni Sana ulaştıracak nimetleri ihsan eyle ki tekrar Sana şükredenlerden olayım. İnsan Allah’a yöneldiğinde, tekrar şükretmeye dair bir bilinç oluşacaktır.

Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle buyurmuştur: Bu ayetlerde o nimetlere şükretmeye bir teşvik vardır; insanın temenni edebileceği şeyler için sabırla dua etmeye ve kâmil, yüce şeylere karşı şevki artırmaya yönelik motive edilmiştir. Bu da onun tefsirlerinden biridir; dua etmeye bir yönlendirmedir. Bununla Allah-u Teala insanı şuna teşvik etmiştir: Nimetlere kavuşma arzularınız için dua edin ki sürekli şükredenlerden ve sabredenlerden olasınız.

O şöyle devam eder:  Bu ayetlerde, kulun kendi gayret ve kuvvetini hiçe sayması gerektiğine  dikkat çekilmiştir; yani bizim hiçbir gücümüz yoktur, her şey Allah’ın ihsanıdır. O’na bel bağlayıp ümit ederek daima talep, dua, acziyet ve hamd ile kendini Allah’ın önüne atmaya; korku ve ümit arasında, süt emen bir çocuğun dadısının kucağındaki hali gibi kendini Allah’a muhtaç görmeye yönelik bir teşviktir. Tüm mahlukattan ve dünyadaki her şeyden ölüm, yani tam bir bağ koparma vurgusu vardır. Şöyle buyurdu: Buradaki bir incelik de şudur; insan son derece tevazu ile Allah’a hamd ederek kendini O’nun huzuruna öyle bırakmalı ki, tıpkı süt emen bir bebeğin annesinin veya dadısının kucağında olması gibi. İşte bu duanın asıl gayesi budur. Eğer böyle yaparsanız ve bu gayeye ulaşırsanız, ancak o zaman gerçek manada bu duanın derinliğine vakıf olabilirsiniz. Bunun için insanın dünyevi şeylere olan bağımlılığını bırakması gerekir; sebeplerden faydalanmak için bile Allah’ın yardımına ihtiyaç vardır, Allah’tan yardım dileyin.

Aynı şekilde bu ayetlerde, “Bizler zayıfız; Senin verdiğin güç olmadan Sana ibadet edemeyiz ve Senin yardımın olmadan Senin rızana giden yolları arayamayız; biz ancak Senin yardımınla iş yaparız ve Senin yardımınla hareket ederiz” şeklinde bir ikrar ve itirafta bulunmaya teşvik edilmektedir. Yani bizim her hareketimiz ve hareketsizliğimiz ancak Senin yardımınladır. Bizler, çocuklarının ölüm acısıyla eriyip biten feryat figan içindeki kadınlar gibi ve aşkla yanan aşıklar gibi büyük bir iştiyakla Sana koşuyoruz. Yani en derin sevgi, aşk ve kaygı haliyle Sana geliyoruz. Bu, daima hatırlamamız gereken çok önemli bir inceliktir.

Daha sonra şöyle buyurmaktadır: Bu ayetlerde kibri ve gururu terk etmeye; meseleler karmaşıklaştığında ve zorluklar kuşattığında sadece Allah’tan gelecek güç ve kuvvete güvenmeye ve tevazu sahibi kimseler arasına katılmaya teşvik vardır. Bu tevazu oluştuğunda, ancak o zaman gerçek manada duaların kabulüne yönelik bir dikkat doğar ve Allah-u Teala da duaları kabul buyurur. İnsan kendini tamamen Allah’ın kucağına bıraktığında bu hedefe ulaşacaktır. Tevazu son derece gerekli bir şeydir; başka bir deyişle Allah Teala şöyle buyurmaktadır: “Ey kullarım! Kendinizi ölüler gibi görün ve her an Allah’tan güç alın.”

Öyleyse aranızdan ne bir genç kendi gücüyle övünsün, ne bir yaşlı “bu benim dayanağımdır, bununla yürüyebiliyorum” diyerek asasına güvensin. Ne bir akıllı kendi aklıyla gururlansın, ne bir din bilgini ilminin doğruluğuna, anlayışına ve dehasının mükemmelliğine itimat etsin; ne de bir mülhem (vahiy alan kişi) kendi vahyine, keşfine veya dualarının ihlasına bel bağlasın. Çünkü Allah-u Teala dilediğini kabul eder; dilediğini reddeder, dilediğini ise has kullarının arasına dahil eder. “İyyake nasta’in” (Ancak Senden yardım dileriz) ifadesinde, “nefs-i emmarenin” kötülüğünün şiddetine işaret vardır. O, terbiye edilmemiş ve zapt edilemeyen vahşi bir dişi deve gibi iyiliklere yönelmekten kaçar.

Öyleyse bizler, tüm çabaları sarf edip sebepleri kullanarak ve Allah’a ibadet ettikten sonra, İyyake nesta’in diyerek O’ndan yardım dileriz; ta ki O bizi tüm şerlerden korusun. Çünkü şer sebebiyle iyiliklere yönelme dikkati oluşmaz. Eğitilmemiş deve örneği Araplar içindir; bugün bu devirde ise binicisini üzerine bindirmeyen veya zapt edilemeyen vahşi atlar örneği verilebilir. İşte şeytan da böyle kudurur.

Şöyle buyurdu: “O, şerri çok artmış bir ejderha gibidir ki her soktuğunu çürümüş bir kemiğe çevirmiştir. Biri onun zehir saçtığını görüyor, şeytan tıpkı bir ejderha, bir yılan gibi zehrini üflemektedir.” Ejderha avını tamamen ezip paramparça eder ve o av kupkuru bir kemiğe döner. Sonra şu örneği de verdi: “O bir aslan gibidir ki eğer saldırırsa geri çekilmez; o anda Allah’ın şeytanları helak eden yardımı dışında hiçbir güç, kuvvet, kazanç veya birikim işe yaramaz. Böyle bir düşmanla karşı karşıya kalındığında ve onlar saldırdığında, ancak Allah’ın gücü kurtarabilir.

Müslümanların bugünkü durumu işte tam olarak budur. Onların da Allah’a yönelmeleri gerekir. Şeytanlardan, kötülüklerden ve günahlardan korunmak, iyiliklerin feyzine ermek için insanın İyyake nesta’in  duasını sık sık dile getirmesi şarttır. Bugün bizim gerçek bayramımız, ancak bu şeytanı kendimizden tamamen uzaklaştırdığımızda, Allah’ın korumasına girdiğimizde ve iyyake nestain duasıyla tekrar tekrar yardım dilediğimizde gerçekleşecektir. Yine bu bağlamda bir yerde şöyle açıklama yapmıştır:

Na’budu kelimesini Nesta’in kelimesinden önce koymanın başka incelikleri de vardır. Nedir o incelikler? Şöyle buyurdu: Allah-u Teala kullarına, içinde onların kendi bahtiyarlıklarının bulunduğu bir dua öğretmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Ey kullarım! Benden tevazu ve kulluk  ile talep edin ve deyin ki: Ey Rabbimiz! İyyake nağbüdü, biz ancak Sana ibadet ederiz; fakat büyük bir çaba, zorluk, mahcubiyet, zihin dağınıklığı, şeytani vesveseler, kuru fikirler, helak edici evhamlar ve karanlık düşüncelerle bizler selin bulanık suyu gibiyiz ya da gece vakti odun toplayan kimse gibiyiz. Biz sadece zanna uyuyoruz, yakine (kesin bilgiye) sahip değiliz.”

İşte durumumuz tamamen böyledir. Her ne kadar iddia etsek de içimizde bir şey yoktur; gerçekteki halimiz, içinde hiçbir şey görünmeyen, hiçbir işe yaramayan ve insan için faydalı olmayan o bulanık su gibidir. Allah’ın bereketlerinden feyiz alabilmemiz için yakine (kesin inanca) ulaşmalıyız. Yani; “Biz Sana ibadet ediyoruz. Bunun daha geniş açıklaması şudur: Sana ibadet ediyoruz ama içimizde hiçbir güzellik yok, huzurunda büyük bir acizlik içinde eğilmişiz; çünkü içimizde vesveseler var, yanlış türden kaygılar var ve helak edici evhamlar içimize yuva yapmış durumda, çeşitli kuruntulara müptela oluyoruz.” Bazı toplumlarda bu evham hastalığı çok fazladır. İçimiz tam müsterih değil. Halimiz, içinde yol görünmeyen selin bulanık suyu gibidir. Sadece “Allah-u Teala mevcuttur” şeklinde bir fikre sahibiz ama olması gereken manevi tecrübe bizde yoktur.

Nitekim bu tecrübeyi elde etmeye çalışıyoruz, bu konuda bize yardım et. Allah’ın zatına dair içimizde oluşması gereken o açık ve nurani izler henüz oluşmadı; ey Allah’ım, onu içimizde Sen var et. O izler içimizde oluşsun diye Sana ibadet ediyoruz ve bunun için Senden yardım diliyoruz. Çünkü şu ana kadar halimiz sadece duyduğumuz şeylere inanmaktan ibarettir; biz istiyoruz ki şahsi bir tecrübemiz de olsun. Senin tarafından ilkaya nail olalım. Dualarımızın kabul edilişinin şahidi olalım ve ibadetimizin meyvesini görelim. Bunun için Senden yardım diliyoruz, ey Allah, bize bunları nasip et ki biz gerçek manada Senin ibadetinin hakikatini kavrayanlardan olalım.

Sonra şöyle buyurdu: Ardından İyyake nesta’in deyin. Yani; sadece Senden yardım dileriz; manevi bir zevk, şevk, kalbî huzur ve kâmil bir iman için, Senin emirlerine ruhen “lebbeyk” (buyur) demek için, sürur ve nur için, irfan ziynetleri ve saadet libaslarıyla kalbimizi süslemek için ancak Senden yardım isteriz. Ta ki Senin lütfunla yakin meydanlarında öne geçenlerden olalım, maksadımıza nihai olarak erişelim ve hakikat deryalarına varalım. Yani o bulanık sudan çıkıp, berrak suyun denizinde yüzenlerden olalım ve her yanda Senin nurunun ve irfanının tecellisini görelim.”

Hakikatte bu hal vuku bulduğunda, insan kurtuluşa ermiştir ve bir mümin felaha ermiştir.

Daha sonra Hz. Mesih-i Mev’ud (as) konuyu detaylandırarak şöyle buyurdu: Allah’ın  İyyake na’budu ifadesinde başka bir işaret daha vardır; o da şudur: Allah-u Teala bu ayette kullarını, O’nun itaatinde en yüksek gayret ve çabayı sarf etmeye, itaatkârlar gibi her an “lebbeyk, lebbeyk” diyerek O’nun huzurunda durmaya teşvik eder. Yani bu kullar şöyle demektedir: “Ey Rabbimiz! Mücahede etmekte, Senin emirlerini yerine getirmekte ve Senin rızanı aramakta hiçbir kusur etmiyoruz; Fakat yine de ancak Senden yardım diliyoruz. Kendini beğenme ve riyakarlığa yakalanmaktan Sana sığınıyoruz. Her türlü yapmacıklık ve gösterişe düşmekten Sana sığınıyoruz.” İçimizde hiçbir gösteriş olmasın, hiçbir yapmacıklık bulunmasın ve ibadetlerimiz hakikatte sadece Senin rızan için olsun. Bu yüzden Senden yardım istiyoruz ki; ibadetlerimizin gerçekten sadece Senin hatırın için olduğu ve Sana yönelişimizin yalnızca Senin rızan için olduğu o hali bize lütfeyle. Senden, bizi hidayete ve Senin hoşnutluğuna ulaştıracak bir güç talep ediyoruz; Sana itaatte ve Sana ibadette sebatlı olalım.

“Öyleyse Sen bizi itaatkâr kullarının arasına yaz.” İşte sebat bu şekilde  olmalıdır; Birkaç günlük Ramazan’ı geçirmekle ibadetler tamamlanmış sayılmaz. Aksine insan bu yolda kararlı ve istikrarlı olmalı, daima Allah’a yönelmelidir; ancak o zaman gerçek bir kul olmanın hakkı verilir.

Buyurdu ki; burada bir işaret daha vardır, o da şudur: Kul der ki; “Ey Rabbim! İlahlık Sana mahsustur, Senin dışındaki her şeye karşı Seni tercih ettik. Biz Senden başka hiçbir şeye ibadet etmeyiz, Seni her şeye tercih ederiz ve Senden başkasına kulluk etmiyoruz. Biz Seni ‘Vahid ve Yegane’ (bir ve tek) kabul edenlerdeniz.”

Bu ayette Allah-u Teala şu hususa işaret buyurmuştur: Bu dua, sadece dua edenin kendi niyeti için değil, tüm kardeşleri içindir. Bunda Allah-u Teala Müslümanlara karşılıklı barış, birlik ve dostluk telkininde bulunmuştur. Dua eden kişi, kardeşinin hayrı için de tıpkı kendi  hayrı için katlandığı gibi meşakkate katlanmalıdır.

O halde bu düşünce oluştuğunda, bayram günlerinde kardeşlerimizi de gözetenlerden olacağız. Barış ve uzlaşı yönünde adımlar atanlardan olacağız. Küçük kırgınlıklar ve basit itirazlar üzerinden aramıza mesafe koyanlardan değil, aksine birbirinin hayrını ve iyiliğini isteyenlerden olacağız. Tam olarak insanın kendisi için hayır istemesi ve bu uğurda meşakkate katlanması gibi; iyiliklere ve güzelliklere ulaşmak için nasıl çaba sarf ediyorsa, kardeşi için de öyle gayret etmelidir.

Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle buyurdu:  Allah-u Teala bu duada şunu da öğretmiştir: “Kendini meşakkate sokarak da olsa kardeşin için de hayır iste.” Onun için de iyilik temenni et ve ona ihsanla muamele eyle. Buyurdu ki; onun yani kardeşinin ihtiyaçlarını karşılamak için tıpkı kendin için endişelenip çırpındığın gibi özen göster ve huzursuz ol. Eğer böyle olursa, pek çok zengin, fakirleri de gözetenlerden olur ve bayramlar; o çaresizlik içindeki, harcayacak durumu olmayan, yoksulluğun pençesinde, açlık ve sefalet çeken fakirler için de gerçek bir bayrama dönüşür. Onlar için de eğer İyyake na’budu duasını ediyorsak, ibadetin hakkını vermek için kulların haklarını da eda etmemiz gerekecektir ve o zaman bizler bunları yerine getirenlerden oluruz. Bu da bir ibadettir ve bunun için Allah Teala’dan, “bana bu hakkı da eda etme gücü ver” diye yardım istenmelidir.

Buyurdu ki; kendisi ile kardeşi arasında hiçbir fark gözetmesin ve bütün kalbiyle onun hayrını isteyen olsun. Yani Allah-u Teala kesin bir emir vermekte ve şöyle buyurmaktadır: “Ey kullarım! Birbirini sevenlerin ve kardeşlerin birbirine hediyeler vermesi gibi, siz de birbirinize dua hediyesi verin.” Nasıl ki kardeşler ve birbirini sevenler sevgiyi artırmak, bağı daha da güçlendirmek için birbirlerine hediyeler verirlerse, siz de birbirinize dua hediyesi verin. Bu da burada öğretilmiştir. Hediyeleşmek sevgiyi artırır; bu sebeple duaları bir hediye kılmak da sevgiyi çoğaltmak için gereklidir. Dualar vasıtasıyla birbirimizle bağ kurduğumuzda, Allah-u Teala sayısız lütuflarda bulunacaktır. O, bizi o fakirlere yardım etmek için bir vesile kılarken, aynı zamanda bizi de kendi sonsuz lütfuyla ödüllendirecektir. Buyurdu ki; onları da dahil etmek için dualarınızın dairesini genişletin, niyetlerinizde genişlik oluşturun, iyi niyetlerinizde kardeşleriniz için de yer açın ve birbirinizi sevmekte kardeşler, babalar ve oğullar gibi olun.

Neticede böyle olduğunda, güzel bir çevre ve mükemmel bir toplum meydana gelecektir. Bir Ahmedi toplumunun olması gereken ve uğrunda çaba göstermemiz gereken hal budur. Bir Müslümanın karakteri ve gerçek bir Müslüman toplumu böyle olmalıdır. Keşke Müslüman ülkeler de bunu anlasalar ve içine düştükleri kavgalardan kurtulsalar. Düşman bizi birbirimize kırdırıp kendi çıkarını gözetmekten başka bir şey istemiyor. Ancak böyle bir sevgi oluştuğunda bu durumdan kurtulabiliriz. İki hafta önceki hutbede de düşmanın nasıl faydalanmak istediğini ve şimdi nasıl faydalandığını detaylıca anlatmıştım; artık kendileri de bunu söylemeye başladılar. Velhasıl, biz bu prensibe göre amel ettiğimizde bayramlarımız gerçek bayramlar olacaktır. Sadece kendimizi bayramın feyzine erdirmekle kalmayacak; akrabalarımızı, yakınlarımızı, dostlarımızı ve ihtiyaç sahiplerini de bu feyze ortak etmek için çaba göstereceğiz. Bunun neticesinde Allah-u Teala bizi daha da fazla ödüllendirmeye devam edecektir.

Hz. Muslih Mev’ud (ra) bu hususta bir nükte, hatta kendi başından geçen bir hadiseyi beyan etmiştir. Şöyle der: “Gemiyle hac dönüşündeyken bir gün gemi kaptanı bana, yardımcısının İslam’a eğilimi olduğunu ve onunla konuşabilmemiz için yanına gelmemi söyledi.” Aslında kaptanın kendisinin de İslam’a biraz ilgisi olduğunu belirtiyor. Şöyle devam ediyor: “Onun izniyle kamarasına gittim. Kaptan kamarasına herkes giremez, o çağırdığı için gittim. Bana makineleri vesaire gösterdi, nasıl işlediklerini anlattı, her şeyi tanıttı. Sonra bana çay ikram etti, ardından dedi ki: ‘Yardımcım İslam’a meyilli ve Müslüman olmak istiyor, sizin vesilenizle Müslüman olmasını arzu ediyorum.'”

“Onun konuşmalarında daha çok alaycı bir hava hissettim. Ciddi değildi, bilakis şaka yollu konuşuyordu; hakikati araştırmak gibi bir niyeti yoktu ve gerçeğe yönelmek de istemiyordu. Her ne ise, sorular sormaya devam etti. Sohbet esnasında kaptan bana hitaben: ‘Artık hacdan geldiniz, şimdi ne yapsanız caizdir.’ dedi. Ben sordum: ‘Neden, bu nasıl olur? Yapacağım her şeyin caiz olması nasıl mümkün olabilir?’ Dedi ki: ‘Eski defter artık kapandı, tertemiz oldu; bu yüzden artık yeni günahlar işleyebilirsiniz.’ Ona bir misal vererek sordum: ‘Yeni takım elbise giyen bir kimse mi onu daha çok korur, yoksa önceden giyilmiş kirli elbiseleri olan mı?’ Kaptan cevap verdi: ‘Herkes yeni takım elbisesini leke almaktan korumak için daha çok çaba sarf eder.’ Bunun üzerine dedim ki: ‘O halde hac neticesinde elde ettiğim bu yeni elbiseyi daha çok kirletmem yönünde bana nasıl tavsiye veriyorsunuz?’ Ona şu cevabı verdim: Hac yapıp gelmişsem bu yeni bir elbisedir; şimdi eski günahlarım affedildi diye düşünüp yeni günahlar işlemek yerine, iyilikleri yerine getirmek için daha çok gayret etmem gerekir. Artık daha dikkatli adımlar atmam icap eder.”

Bu örneği vererek şöyle devam etti: “Mümine iyilik yapma fırsatı doğduğunda, kibirlenmek yerine daha fazla ihtiyatla hareket etmelidir. Ramazan’dan veya diğer ibadetlerden sonra görevimiz bitti diye düşünmemeliyiz. Eğer Ramazan’da bir şey kazanmadıysak, hiçbir iyilik yapmadıysak, bizim için övünülecek ne vardır ki? Hiçbir övünç kaynağı yoktur. Şayet bir şey kazandıysak, o zaman elde edilen hazineyi hırsızlar çalmasın diye korumak çok daha önemlidir.”

Devamında şöyle açıkladı: Bakınız, hırsız daima bir şeylerin olduğu yere girer. Bir iyilik yapıp hazine biriktirdiğinizde, hazinenize şeytanın saldırmayacağını mı sanıyorsunuz? Dolayısıyla, eğer Ramazan’da bir şey kazanmadıysanız gururlanmanız yersizdir; şayet bir şey kazandıysanız unutmayın ki artık mutlaka bir soygun girişimi olacaktır. Artık evinizde şeytanın çalmaya çalışacağı bir hazine vardır. Buradaki hırsız şeytandır; önceden elinizde bir şey yoktu ama şimdi Ramazan vesilesiyle elinizde manevi bir hazine var ve hırsızlar ile yankesiciler tarafından saldırıya uğrama tehlikesi mevcuttur. Şimdi onlar bu hazineyi çalmaya, eğer bu mümkün olmazsa hazine zayi olsun diye evimizi ateşe vermeye çalışacaklardır. Bu nedenle, eğer bir düşman varsa hazineyi yok etmek için yangın çıkarmaya çalışacaktır; bu yüzden daha uyanık olmanız gerekir. Şimdi daha gür bir sesle İyyake na’budu ve iyyake nesta’in diye haykırmaya ve tefekkür etmeye ihtiyacınız var. Şu an, daha büyük bir titizlikle hazinenizi koruma vaktidir.

Hz. Mesih-i Mev’ud’un (as)  verdiği örneklerden aktardığım üzere; İyyake na’budu ve iyyake nesta’in ifadesinin çok geniş anlamları olduğu gibi, ibadetlerimizi korumak için de gerekli tedbiri almamız gerekecektir. Eğer bir iyilik yaptıysak, şimdi bu iyilikleri sürdürebilmek adına ek bir şükran göstergesi olarak Allah’a ibadetlerimizi sunmalı ve ardından O’ndan yardım dilemeliyiz: “Ey Allah’ım! Bize bundan sonra da sebatla bu ibadetleri yerine getirme gücü lütfeyle. Üzerimize hiçbir zaman şeytanın saldırısı vuku bulmasın diye Senden yardım diliyoruz; Ramazan’da eda ettiğimiz ibadetler ve iyilikler zayi olmasın; ta ki bayramın gerçek feyzine erebilelim ve hiçbir hırsız bu hazinemize musallat olmasın.”

Ancak bu düşünce yapısına sahip olduğumuzda bayramlarımız başarıyla taçlanmış bayramlar olacaktır. Aynı şekilde şunu da unutmayın: Bugün bizler bayram sevinci yaşıyoruz fakat gerçek mutluluk, belirttiğim gibi, ancak Allah’ın emirlerine uymaktadır. Bununla birlikte şunu da daima hatırda tutmalıyız; günümüzde Müslümanlar, pek çok ülkede fitne, fesat ve savaşların hüküm sürdüğü bir durumdadır. Oradaki insanlar farzı yerine getirmek için bayram namazı kılıyorlar ama zalimane saldırılar yüzünden evleri harap ve ıssız kalmış durumda; kimi çocuk anne babasından, kimi anne baba evlatlarından mahrum kalmış ve üzerlerine bir korku hali çökmüştür. Allah-u Teala onlar için kolaylıklar yaratsın ve onlara da gerçek manada Allah’ın hakiki kulları olarak sadece O’na yönelme gücü versin; dünyevi ilahlara bel bağlayanlardan olmasınlar. Bugün Arap ülkelerinde yaşanan durum, dünyevi ilahlara bel bağlamanın bir sonucudur; onların peşinden gidenlerden olmasınlar ki dünyada özgürce yaşama ve Allah’a ibadet etme hakkını eda etme gücü onlara nasip olsun. Allah-u Teala onları zalimlerin zulmünden korusun. Dünyanın dört bir yanına yayılmış cemaat fertlerini de muhafaza buyursun.

Hz. Mesih-i Mev’ud’un (as) buyurduğu gibi;  Bizler kardeşlerimiz ve tüm insanlık için dua edip iyyake nağbüdü ve iyyake nestain   demeye devam edersek dualarımız kabul olacaktır. Ne zaman ki dünyayı Allah’a yönelmiş ve Hz. Resulüllah’ın (s.a.v.) sancağı altında görürsek; işte o zaman bu bizim gerçek sevincimiz olacaktır. Hz. Mesih-i Mev’ud’un  misyonunun tamamlandığını gördüğümüz vakit asıl bayramımız o zaman olacaktır. Allah-u Teala bize, dünyadaki fesatların son bulduğu ve her yerde Hz. Muhammed Resulullah’ın (sav) sancağının dalgalandığı günü görmeyi nasip etsin. Allah-u Teala’nın tevhidinin ikame edildiğine şahit olalım. Allah-u Teala bize bu duaları etmeyi nasip etsin. Allah bu bayramı hepimiz için hem dini hem de dünyevi bakımdan mübarek kılsın. Bunun için de dua etmeye devam edin; bu “bayram mübarek” sözü sadece dilde kalmasın, hakikatte hepimiz için mübarek bir bayram olsun. Bazı ülkelerde bayram yarın kutlanacak; Allah-u Teala onlara da hayırla bayram yapma nasip etsin ve onları, bilhassa Pakistan’dakileri kendi koruması altında tutup her türlü şerden muhafaza etsin.

Huzur-i Enver hutbe-yi saniyeden sonra şöyle buyurdu:

Şimdi hep birlikte  dua edeceğiz. Söylediğim gibi dualarınızda herkesi hatırlayın, buyurun dua edelim.

(Dua) Amin.

Esselamu aleyküm ve rahmetullah.

Önceki

20.03.2026 – Vaat Edilen Mesih (as): Müminin alameti şudur; onun malı, mülkü ve makamı dinin hizmetçisi olur