Emir’ül Müminin 5. Halifetü’l Mesih hazretleri, 24 Nisan 2026 tarihinde İngiltere’nin Tilford şehrindeki İslamabad Mübarek Camii’nde Cuma Hutbesi irat etti. Hutbe, Müslüman Ahmediye Televizyonu (MTA) aracılığıyla tüm dünyaya yayınlandı.
Teşehhüd, Taavvuz ve Fatiha Suresi’nin tilavetinden sonra Huzur-i Enver (Allah desteklesin ve yardımcısı olsun) şöyle buyurdu: Hz. Resulüllah’ın (s.a.v.) doğruluğun yüksek standartlarına dair sergilediği örnek ahlakı ile müminlere yönelik nasihat ve öğretilerinden bir önceki hutbede bahsedilmişti; bugün de bu hususta bir şeyler söyleyeceğim. Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Her duyduğunu yayması bir kişinin yalancı sayılması için yeterlidir.”
Bakınız, bu alışkanlık genellikle insanlarda bulunur. Cemaat içinde de bu kötülük bazı kişilerde fazlasıyla mevcuttur.
Yine bir rivayette Hz. Ayşe şöyle buyurmaktadır: Resulullah (s.a.v.) ve ashabı için yalandan daha nefret uyandırıcı bir huy yoktu. Eğer bir kimse Peygamber Efendimiz’in huzurunda yalan söyleseydi, bu durum Efendimiz’in kalbinde bir yer edinirdi. Onun yalan söylediğini bilir, bundan derin bir acı duyar ve o kişi bu durumdan tövbe edip kendini düzeltene, yalan söylemekten tamamen kaçınmaya başlayana dek bu hissi içinde taşırdı.
Başka bir rivayet ise Hz. Esma’dan aktarılmaktadır: Bir kadın Hz. Peygamber’e (s.a.v.) gelerek şöyle dedi: “Benim bir kumam var; kocama ait olan ve aslında bana verilmemiş şeyler hakkında, sanki onlara fazlasıyla sahipmişim gibi davranıp gösteriş yaparsam bana bir günah olur mu? Yani sadece onu kıskandırmak ve rahatsız etmek için, kocamın bana aslında vermediği şeyleri vermiş gibi göstererek övünmek istiyorum.”
Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kendisine verilmeyen bir şeyle doymuş (ona sahipmiş) gibi gösteren kimse, yalandan iki elbise giyen kişi gibidir.” Bu hadisin şerhinde, “elbise” kelimesinin burada bir örnek olarak kullanıldığı, kişinin tamamen yalan ve aldatma içinde olduğu anlamına geldiği ifade edilir. Yani o kişi yalandan iki elbise giymiştir; birini üzerine örtmüş, diğerini ise altına bağlamıştır; bir başka deyişle tepeden tırnağa yalancıdır.
Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Dört özellik vardır ki, kimde bunlar bulunursa tam bir münafık olur. Kimde bunlardan biri bulunursa, onu terk edinceye kadar kendisinde nifaktan bir özellik kalmış olur: Kendisine bir emanet bırakıldığında hıyanet eder, konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz ve bir tartışma anında küfür eder.” Tüm bu hususlar, şu veya bu şekilde doğrudan ya da dolaylı olarak yalanla bağlantılıdır veya yalanın birer dışavurumudur. Dolayısıyla bu ahlaki zayıflıklar münafıklık alametidir.
“Bir kul yalan söylediğinde, yaptığı işin (yalanın) kötü kokusu nedeniyle melek ondan bir mil uzaklaşır.”
Resulullah (s.a.v.) bir tahıl yığınının yanından geçiyordu. Elini yığının içine daldırınca parmaklarına bir ıslaklık, nem geldi. Buyurdu ki: “Ey tahıl sahibi, bu nedir? İçerisi neden ıslak?” Adam, “Ey Allah’ın Resulü, üzerine yağmur yağmıştı” dedi. Bunun üzerine Efendimiz, “Madem öyle, insanların görmesi için o ıslak kısmı tahılın üzerine koysaydın ya! Kim bizi aldatırsa benden değildir” buyurdu.
Bugün bizler Hz. Vaat Edilen Mesih’e (a.s.) uymak suretiyle Hz. Peygamber’e (s.a.v.) gerçek anlamda iman ettiğimizi ilan ediyorsak, her sözümüzde ve davranışımızda en yüksek doğruluk standardına sahip olmalıyız. Aksi takdirde Hz. Peygamber (s.a.v.), “Eğer böyle değilseniz benden değilsiniz, sizinle bir bağım yoktur” buyurmuştur.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), daima doğru sözlü olması, emanet ve dürüstlükte en ön planda bulunması sebebiyle insanlar arasında “Sadık” ve “Emin” olarak meşhurdu. Nitekim bir yazar şöyle demiştir: Muhammed (s.a.v.) cahiliye döneminde gönderildi; ondan önce onun kavmine bir uyarıcı gelmemişti. İnsanlar putlara, heykellere ve şeytanlara tapıyorlardı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), şeytanın grubu ve putperestlerin arasında yaşamasına rağmen henüz çocuk yaştayken anlayış ve hikmetle donatıldı. Hiçbir zaman bir puta rağbet etmedi ve o insanların bayramlarına asla katılmadı. Kendisinden (s.a.v.) hiçbir zaman yalan duyulmadı. İnsanlar onu çok doğru sözlü, güvenilir, yumuşak huylu ve son derece merhametli biri olarak tanırlardı. Hatta rivayetlerde, İslam’dan önceki cahiliye döneminde bile ihtilafların çözümü için Resulullah’ın (s.a.v.) hakemliğine başvurulduğu anlatılır.
Bu hususu Hz. Muslih Mevud bir yerde şöyle ifade etmiştir: Onun güzel ahlakına dair toplu şahitlik, bizzat kavmi tarafından verilmiştir; öyle ki peygamberlik davasından önce kavmi ona “Emin” ve “Sıddık” isimlerini vermiştir. Dünyada dürüst olmadıklarına dair bir kanıt bulunmayan pek çok insan vardır. Keza çetin bir imtihandan geçme fırsatı bulamamış, sadece basit sınavlardan geçip emaneti korumuş kişiler de çoktur. Ancak buna rağmen kavimleri onlara özel bir isim vermez. Çünkü özel isimler, bir kimse belirli bir vasıfta diğer tüm insanları geride bıraktığında verilir. Savaşa katılan her asker canını tehlikeye atar ama ne İngiliz milleti her askere Victoria Haçı verir ne de Alman milleti her askere Demir Haç verir. Fransa’da ilimle uğraşan binlerce kişi vardır fakat herkese “Legion d’Honneur” nişanı verilmez. Dolayısıyla birinin sadece dürüst ve doğru olması, onun yüceliğine özel bir ışık tutmaz; ancak tüm bir milletin bir kişiye “Emin” ve “Sıddık” unvanını vermesi olağanüstü bir durumdur. Eğer Mekkeliler her nesilde birilerine bu unvanları veriyor olsalardı bile, bu unvanı alan kişi yine büyük bir adam sayılırdı. Fakat Arap tarihi gösteriyor ki Araplar her nesilde birine bu unvanı verme adetine sahip değillerdi. Arap dünyasının yüzlerce yıllık tarihinde, kendisine tüm halk tarafından “Emin” ve “Sıddık” unvanı verilen tek örnek Muhammed Resulullah’tır (s.a.v.). Arap dünyasının yüzlerce yıllık tarihinde halkın tek bir kişiye “Emin” ve “Sıddık” unvanını vermesi, onun dürüstlüğünün ve doğruluğunun ne denli yüksek mertebede olduğunu gösterir; öyle ki Arapların bildiği başka hiçbir kimsede bunun bir benzeri yoktu. Araplar, ayrıntılara verdikleri önem ve ince görüşlülükleriyle dünyada seçkin bir yere sahipti. Bu yüzden, onların “nadir” olarak nitelediği bir şey, gerçekten de dünya çapında nadir kabul edilmeye layıktır.
Hz. Muslih Mevud, Resul-i Ekrem’in (s.a.v.) siretini anlatırken bir yerde şöyle yazar: “Allah’ın Elçisi (s.a.v.) eşine kendisine vahiy geldiğini haber verdiğinde, eşi ‘Bunlar ne tür uydurmalar?’ demedi. Aksine şöyle dedi: ‘Korkmayın, gördükleriniz haktır; Allah Teâlâ sizi asla zayi etmez. Çünkü siz akrabalık bağlarını gözetirsiniz, düşkünlerin yükünü taşırsınız, kaybolmaya yüz tutmuş iyilikleri canlandırırsınız, misafiri ağırlarsınız ve hakkın yardımcısısınız.’ Sonra eşi onu, Kitap Ehli’nin ilimlerine vakıf olan amcasının oğlu Varaka bin Nevfel’e götürdü. Varaka bunları duyar duymaz, ‘Bu, Hz. Musa’ya nazil olan vahyin aynısıdır’ dedi.”
Daha sonra diğer şahitliklerden bahsedilir: “Evde yetişmekte olan ve gençler arasında tebliğ için harika bir vesile olabilecek genç bir kuzen (Hz. Ali) vardır. Abisi ve yengesi (Peygamberimiz ve Hz. Hatice) arasındaki bu ciddi ve önemli değişime dair konuşmaları duyduğunda, büyük bir vakarla ileri atılıp şöyle der: ‘Ben de sizin doğru olduğunuzdan eminim; Allah Teâlâ mutlaka sizinle konuşmuştur ve sizi dünyanın ıslahı için görevlendirmiştir.’ Ardından, onun ahlakına hayran kalarak anne babasını terk edip onun kapısında kalmayı seçen azatlı bir kölenin (Hz. Zeyd) şahitliği gelir. Efendisinin yüzündeki endişe izlerini görünce efendisinin eteğine tutunur ve şöyle der: ‘Ey efendim! Ne gördüyseniz o olacaktır. Söyledikleriniz de gördükleriniz de haktır. Kudret, sizin gibi bir insana asla oyun oynamaz. Siz baştan aşağı hak ve doğruluksunuz. Şimdi artık sizin elinizle dünyanın ıslah olma vaktidir. Bana da yanınızda kalıp size hizmet etmem için izin verin.'”
Bir de en yakın dost vardır ki, bu da adeta apayrı bir şahitliktir; sanki aynı istiridyede yetişmiş ikinci bir inci gibidir. Dostunun asılsız şeyler uydurmaya başladığını ve insanların “galiba aklına halel geldi” dediğini duyunca koşa koşa gider, kapıyı açtırıp “Duyduklarım doğru mu?” diye sorar. Peygamber Efendimiz ona durumu açıklamaya başladığında ise şöyle der: “Allah aşkına delil getirmeyin; sadece bu sözlerin doğru olup olmadığını söyleyin.” Peygamber Efendimizin onayı üzerine ise “Ey doğru sözlü dostum, senin risaletine iman ediyorum. Neredeyse deliller sunarak imanıma şüphe düşürecektiniz; ben sizin doğruluğunuzu o kadar yakından gördüm ki delile ihtiyacım bile yok” der. Ardından Hz. Ebubekir şöyle devam eder: “Ey dostum! Senin yüzünü gören biri, senin sözünden nasıl şüphe edebilir?”
Burada hz. Muslih Mevud (ra) ayeti tefsir ederken, Hz. Musa’nın yoldaşları ile Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yoldaşları arasında bir mukayese yapmaktadır. Bundan dolayı o, Hz. Musa’nın örneğini vererek onun dua ederek, yükünü paylaşması için bir yardımcı istediğini söyler. Ancak Allah Teâlâ, Muhammed Resulullah’a (s.a.v.) daha istemeden beş tane yardımcı nasip etti; öyle yardımcılar ki onun yükünü şaşırtıcı şekilde omuzladılar. Varaka kısa süre sonra vefat etti ama Peygamber Efendimizin doğruluğuna dair silinmez bir şahitlik bıraktı. Hz. Hatice sonraki 12 yıl boyunca bir kadın olarak öyle işler başardı ki, en cesur erkeklerin bile gözleri, onun önünde saygıyla eğilirdi. Zeyd, kendisinden sonra 20 yıl boyunca eşsiz bir fedakarlık örneği sergiledi ve sonunda kılıçların keskin uçları karşısında kanını akıtarak Muhammed Resulullah’ın (s.a.v.) yardımcılarının nasıl olması gerektiğini kanıtladı. Ebubekir ve Ali ise vefatından sonra da yanındaydılar ve halife olarak yardımcılığı yepyeni bir şekilde ortaya koydular.
Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle buyurmaktadır: Efendimiz ve Mevlamız Hz. Muhammed Resulullah’ın (s.a.v.) doğruluk ve vefasına bakınız; O, her türlü kışkırtmaya karşı durmuş, çeşit çeşit musibet ve sıkıntılara katlanmış ama asla aldırış etmemiştir. İşte bu doğruluk ve vefa sebebiyledir ki Allah Teâlâ ona lütufta bulunmuştur. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:
اِنَّ اللّٰہَ وَمَلٰٓئِکَتَہٗ یُصَلُّوۡنَ عَلَی النَّبِیِّ ؕ یٰۤاَیُّہَا الَّذِیۡنَ اٰمَنُوۡا صَلُّوۡا عَلَیۡہِ وَسَلِّمُوۡا تَسۡلِیۡمًا
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât gönderirler. Ey iman edenler! Siz de ona salât ve selam gönderin .” (Ahzab: 57)
Bu ayetten açıkça anlaşıldığına göre, Resul-i Ekrem’in (s.a.v.) amelleri öyle bir mertebedeydi ki Allah Teâlâ, onun vasıflarını tanımlamak veya övmek için herhangi bir kelimeyle sınır koymamıştır. Uygun kelimeler bulunabilirdi ancak Allah bunları kullanmamıştır; yani onun salih amellerinin övgüsü sınırların ötesindedir. Salih amelleri öyle bir seviyedeydi ki onları sınırlamamız mümkün değildir. Bu türden bir ayet, başka hiçbir peygamberin şanı için kullanılmamıştır. Onun ruhunda öyle bir doğruluk ve temizlik vardı ki, amelleri Allah katında öylesine makbul oldu ki Allah Teâlâ, gelecekteki insanların bir şükran nişanesi olarak ona salat ve selam göndermelerini ebedi bir emir kıldı. Onun azmi ve doğruluğu öyle bir seviyedeydi ki, geçmişe veya geleceğe baksak bir benzerini bulamayız.
Allah Teâlâ bizlere de onun örnek ahlakı üzere yürümeyi, Kur’an-ı Kerim’e ve onun emirlerine uyarak doğruluk standartlarımızı yükseltmeyi nasip eylesin.










