18.09.2026 – Allah’a Tevekkül Konusunda Hz. Resulüllah’ın İman Artıran örneği Emir’ül Müminin

Emir’ül Müminin 5. Halifetü’l Mesih hazretleri, 18 Eylül  2026 (18 Tebük 1405 Hicri Şemsi) tarihinde İngiltere’nin Tilford şehrindeki İslamabad Mübarek Camii’nde Cuma Hutbesi irat etti. Hutbe, Müslüman Ahmediye Televizyonu (MTA) aracılığıyla tüm dünyaya yayınlandı.

Teşehhüd, Taavvuz ve Fatiha Suresi’nin tilavetinden sonra Huzur-i Enver (Allah desteklesin ve yardımcısı olsun)  şöyle buyurdu:

Hz. Resulullah’ın (sav) Allah Teala’ya olan tevekkülünden bahsederken, geçen hutbede onun Mekke’den hicretiyle ilgili olayları anlatmıştım. Bu yolculukta başka bazı ayrıntılar da mevcuttur. Tarihte bundan bahsedilmektedir ki, bu da onun tevekkülünün bir başka yüce şanını gözler önüne sermektedir. bu hicret sırasında Süraka bin Malik, ödül hırsıyla Nebi-i Kerim’in (sav) peşine düşmeye azmetti. Kendisi sonradan Müslüman olmuştur ve İslam’a girdikten sonra bu olayı bizzat kendisi aktarmıştır. Huzur-i Enver bu olayı ayrıntılı bir şekilde beyan buyurdu. Kureyş yüz deve ödül ilan etmişti. Süraka peşine düşerek Hz. Resulüllah’ın tam yakınına kadar ulaştı; hatta Peygamber Efendimizin Kur’an-ı Kerim okuma sesi duyulmaya başladı. Süraka diyor ki: Hz. Resulüllah (sav) arkasına dönüp bakmıyordu, ancak hz. Ebu Bekir (ra) sık sık arkasına dönüp bakıyordu. Bu sırada art arda öyle olaylar yaşandı ki Süraka ödül hırsından vazgeçti. İlk olarak Süraka ok çekip fal baktı ve fal yaptığı eylemin aleyhine çıktı; Süraka bunu dikkate almayıp takibe devam etti. Ardından Süraka’nın devesi tökezleyip düştü ve bacakları kuma battı. Süraka tekrar fal baktı, yine bu eyleminin aleyhine çıktı. Bunun üzerine Süraka eman dileyerek seslendi ve hz. Resulüllah’a: “İnanıyorum ki Siz bir gün hükümdar olacaksınız. Bu yüzden o gün için bana, kendime merhamet ve yumuşaklıkla muamele edileceğine dair bir yazı yazıp verin” ricasında bulundu. Peygamber Efendimizin talimatı üzerine bu yazı kendisine yazılıp verildi.

Süraka geri dönerken hz. Resulüllah (sav): “Ey Süraka! Kisra’nın bilezikleri senin ellerinde olacağı o gün halin nasıl olacak?” buyurdu. Süraka bunu duyunca hayretler içinde kaldı; bu gaybi haber hz. Ömer’in hilafeti döneminde gerçekleşti.

Hazret-i Muslih Mev’ud (ra) bu olaydan bahsederken şöyle buyurmaktadır:

“O anda Peygamber Efendimizin kalbini böyle pekiştiren şey neydi? Cesaretini böyle yükselten hangi kuvvetti? İçinde böyle olağanüstü bir hayat var eden hangi ruh idi? Bunlar Allah’a tevekkülün mucizeleri, O’na güvenmenin neticeleriydi.

Hazret-i Muslih Mev’ud (ra) şöyle buyurmaktadır:

“Allah Teala’nın varlığına yakin duyan ve aynı zamanda O’nun kendisini özel bir gaye için yarattığına inanan bir kimse çabayı nasıl terk edebilir? O aksine en çok amel eden kimsedir. Hzç Resulüllah’ın  amelleri imanından kaynaklanıyordu. Muhammed Resulullah (sav) bir yandan imanını izhar edip Sevr Mağarası’nda otururken hz. Ebu Bekir’e ‘Ebu Bekir! Korkma, Allah bizimledir, O bizim koruyucumuzdur’ derken, diğer yandan dinin diğer işleriyle gece gündüz öyle meşgul olmaktadır ki sanki bütün alemdeki işler ona yüklenmiştir.”

Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle buyurmaktadır: Hz. Resulüllah (sav), musibet zamanlarında tam bir doğru insanın göstermesi gereken ahlakı —yani Allah’a tevekkül etmek, sızlanıp feryat etmekten uzak durmak, işinde gevşeklik göstermemek ve kimsenin heybetinden korkmamak— öyle bir tarzda göstermiştir ki kafirler bu sebatı görerek imana gelmiş ve “Bir kimsenin Allah’a tam bir güveni olmadıkça bu sebatla ve bu tarzda acılara katlanması mümkün değildir” diye şehadet etmişlerdir.

Resulullah (sav) ve sahabeleri Medine’ye geldiklerinde ve Ensar onlara kucak açtığında, bütün Araplar onlara karşı birleşti. Müslümanların durumu öyleydi ki her zaman silahları yanlarındaydı. Allah Teala’ya tevekkülleri vardı ancak her an bir saldırı olabileceğini de biliyorlardı; bu yüzden tetikte durmaları ve kendi güvenlik tedbirlerini almaları gerekiyordu.

Bu durum şu rivayette daha da pekişmektedir.  Peygamber Efendimiz (sav) buyurdu ki “Keşke sahabelerimden biri nöbet tutsa da ben bir süre dinlenseydim.” Nitekim çok geçmeden hz. Sa’d bin Ebi Vakkas (ra) silahlanarak geldi ve bütün gece Peygamber Efendimizin nöbetini tuttu.

Resul-i Kerim (sav) çeşitli hükümdarlara tebliğ mektupları gönderdiğinde, İran Şahı Kisra büyük bir kibirle onun mektubunu parça parça etti. Peygamber Efendimiz bunu öğrendiğinde, tam bir tevekkül neticesinde “Allah da onların mülkünü parça parça edecek” buyurdu.

Kisra, Yemen valisi aracılığıyla Peygamber Efendimizi tutuklatmak için iki askere mektup verip önceden göndermişti. Elçiler Peygamber Efendimizin yanına geldiklerinde “Bu gece burada kalın, yarın size cevabımı veririm” buyurdu. Ertesi sabah bu temsilcilere şöyle dedi: “Geri dönün ve efendinize —yani Yemen Valisine— deyin ki ‘Rabbim bu gece senin rabbin olan Kisra’yı öldürdü.'” O kişiler geri döndüler. Sonradan öğrenildi ki tam o gece Hüsrev Perviz, oğlu Şirviye tarafından öldürülmüştü.

Nebi-yi Kerim (sav) gazveye çıkacağı zaman şöyle derdi:

“اللَّهُمَّ أَنْتَ عَضُدِي، وَأَنْتَ نَصِيرِي، وَبِكَ أُقَاتِلُ”

“Allahümme ente ‘azudi ve ente nasırı ve bike ukatilu” Allah’ım dayanağım Sensin, yardımcım Sensin Senin verdiğin güçle düşmanlarla savaşıyorum.

Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle buyurmaktadır: İnsanda zorluk anlarında bir sıkıntı ve kaygı oluşsa da tevekkülü asla elden bırakmamalıdır. Hz. Resulüllah (sav) de Bedir günü şiddetli bir kaygı duydu; nitekim şöyle yalvarıyordu: “Yarabbi! Eğer bu topluluğu helak edersen, artık yeryüzünde Sana asla ibadet edilmeyecektir.” Fakat Peygamber Efendimizin duyduğu kaygı sadece insani bir gereksinimdendi; çünkü diğer taraftan tevekkülü hiçbir şekilde elden bırakmamıştı. Gözü gökteydi ve Allah Teala’nın kendisini asla zayi etmeyeceğinden emindi.

Ahzab Savaşı sırasında bütün Araplar birleşip Medine’ye saldırdığında, imkansızlıklara rağmen Müslümanlar son derece cesurca kafirlere karşı koyma kararı aldılar; çünkü hz. Resulüllah’ın tevekkülü sayesinde Müslümanlarda da Allah’a tevekkül ve güven en üst seviyeye ulaşmıştı.

Müslümanların bu sebatı ve tevekkülü neticesinde Allah Teala da öyle bir düzen kurdu ki; çıkan fırtına ve kasırga kafirleri dehşete düşürdü ve kaçıp gittiler. Öyle bir halde kaçtılar ki, sonradan Müslümanların işine yarayan pek çok eşya ve silahı geride bıraktılar.

Medine’de Habib bin Yesaf adında çok güçlü ve cesur bir adam vardı. O sırada Müslümanların durumu çok zayıftı. Bu kişi Hazreç kabilesindendi ve Bedir Gazvesi’ne kadar Müslüman olmamıştı. Fakat o da kendi kavmi Hazreç ile birlikte savaşa katılmak üzere yola çıktı. Müslümanlar onun yanlarında savaşa katılmasına çok sevindiler. Ancak hz. Resulüllah (sav) ona “Bizimle ancak bizim dinimizde olan savaşa gider” buyurdu.  Habib bin Yesaf ikinci kez Resul-i Kerim’in (sav) yanına geldi fakat Peygamber Efendimiz (sav) onu ikinci kez de geri çevirdi. Nihayet üçüncü kez geldiğinde hz. Resulüllah (sav) ona “Allah’a ve Resulüne iman ediyor musun?” diye sordu. O “Evet” dedi ve bunun üzerine Müslüman olup büyük bir cesaretle savaştı.

Hz. Mesih-i Mev’ud (as) şöyle buyurmaktadır: Günümüz akıllılarına göre birini kendine düşman etmek bir hatadır; fakat doğrusunu isterseniz bu da hakkaniyetin bir delilidir. Hz. Resulüllah (sav) hiç kimseyi umursamadı, yani herkes ona düşman oldu. O kişilere göre —haşa— o bir hata yaptı; oysa sırf Allah için herkesle arayı bozmak, Peygamber Efendimizin doğruluğunun ve iman gücünün açık bir delilidir.

اَللّٰھُمَّ صَلِّ عَلٰی مُحَمَّدٍ وَّ عَلٰی اٰلِ مُحَمَّدٍ وَّ بَارِكْ وَسَلِّمْ اِنَّكَ حَمِيْدٌ مَّجِيْدٌ

Allâhumme salli ‘alâ Muhammedin ve ‘alâ âli Muhammedin ve bârik ve sellim, inneke hamîdüm mecîd.

Önceki

Haftalık Bülten – 15 Ağustos 2026